Gözyaşıyla Sulanan Çayır

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Sevgisiz büyüyen Kenan ile Zeliha'nın şifa arayışıyla kesişen yolları, ihanetler ve acımasız töreler arasında sarsılan, dağların ve gözyaşlarının gölgesinde son bulan imkansız aşkının hikayesi.

7 Ağustos 2026 - 19:50
7 Ağustos 2026 - 19:50 ⏱ 8 dk Okuma Süresi
 1  25
Gözyaşıyla Sulanan Çayır
Dağların gölgesindeki şelale kenarında, mor sümbüller arasında el ele duran bir çiftin hüzünlü silüetleri. Arka planda sisli Karadağ ve Akpınar köyünün taş evleri görülüyor. Destansı ve atmosferik bir görsel.

Gözyaşıyla Sulanan Çayır

​İğdelik’in o sert ayazı, insanın tenini geçer de doğrudan kemiğini kırardı. Karadağ’ın eteklerine yaslanmış taştan evlerin arasında ne bir ocağın sıcaklığı ne de şefkatli bir el gördü Kenan. Baba bildiği, usta bellediği Aksakal’ın gölgesinde sadece susmayı, boyun eğmeyi ve yalnızlığı öğrendi. Hani derler ya, “İnsan insana merhamet etmezse toprak da gökten inecek rahmeti unutur.” işte o evin içinde ne bir damla sevgi ne de yeşermeye yüz tutmuş bir umut vardı.

​Aksakal’ın yıllardır omzunda taşıdığı ağır yükü hafifleten, içindeki sızıyı ve geçmişin tozlu sırlarını en iyi bilen sadık bir sırdaşı vardı: İlyas. Kenan, çocukluğundan beri unutulmaya yüz tutmuş ne kadar hakikat varsa İlyas’ın o sakin ve dağ rüzgârını andıran sesinden öğrenmişti. Çünkü İlyas, “Söz gümüşse sükût altındır.” diyerek her yaraya sabırla bir yama bulmaya çalışırdı.

​Günlerden bir gün, dağların ardındaki köylere adını anmaktan bile korkulan o illet hastalık musallat oldu. Gedikli’yi ve Yaylacık’ı kasıp kavuran bu salgın, anaları evlatlarına hasret bırakıyordu. Aksakal, şifa aramak için Kenan’ı da yanına katıp yola düştü. Vardıkları yer; gürül gürül akan şelalelerin, mor sümbüllerin ve yabani nergislerin arasından süzülerek can bulan Akpınar köyüydü.

​O dar ve taşlı sokaklarda, kaderin gizli ipi ilk kez başka birine düğümlendi. Çiçeklerin arasında, bakışlarında ne yapacağını bilemez derin bir hüzün taşıyan Zeliha ile karşılaştılar. Zeliha’nın ocağının omuzlarındaki yükünü çeken, adı dağlarda mertliği ve duruşuyla bilinen ağabeyi Ömer’di. Evin içinde ise henüz hayatın baharında ama ölümün pençesindeki küçük kardeşi Mustafa yatakta kıvranıyordu. Mustafa’nın iniltileri odayı doldururken Aksakal hiç vakit kaybetmeden otları çıkardı, yaralılara koştu. Başucunda dualar mırıldanarak “Sabreden derviş muradına ermiş.” atalar sözünü fısıldadı; şifa bulana kadar o odadan dışarı adım atmadı. Hastalar yavaş yavaş gözlerini açarken Kenan ile Zeliha o daracık odanın loşluğunda göz göze geldiler. Zaman, akan o coşkulu su gibi birden durdu. Suların şırıltısı, sanki yeniden canlanan hayatın türküsünü söylüyordu.

​Fakat bu dünyada huzur, dağların ardındaki geçici rüzgârlar kadar kısa sürerdi. Bir gece, Akpınar köyüne gözü dönmüş bozguncular ani bir baskın düzenledi. Ortalık kana bulanırken Zeliha’nın ocağının direği olan, her daim onları koruyup kollayan büyük ablası Fatma bu saldırıda can verdi. Toprağa düşen her damla kan, Zeliha’nın kalbine sönmez bir kor düşürdü. “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” derdi ya büyükler; Zeliha da o haksızlığa karşı susmadı, intikam ateşiyle kavruldu. Bu haklı ve çetin yolda ona sadece Kenan değil, köyün delikanlılarından, yüreği kara sevdalara ve korkuya kapalı olan genç dostu Murat da omuz verdi. Murat, Akpınar’ın tozlu patikalarında Zeliha’nın adımlarına yoldaş olmuş, bu davada kılıcını onların önüne siper etmişti.

​Hastalığın şifası da tam o karanlık günlerin ardında bulundu. Dağın zirvesinde yetişen, sadece şafak sökmeden hemen önce toplanan o efsanevi "Birlik Otu" kaynatılıp hastalara içirildi. Şifa yavaş yavaş yayıldıkça Kenan’ın içindeki o kurak ve buz tutmuş topraklar da Zeliha’nın adıyla yeşermeye başladı. Gittiği her yerde, dar yollarda, sarp kayalıkların ardında hep onunla omuz omuza yürüdü. İçindeki o kimsesiz çocuk, ilk kez birinin bakışında ısınmıştı.

​Ancak kader, yazgısının en acımasız sayfasını açmak üzereydi.

​Bozguncuların başında, adını duyanların yüreğinin ağzına geldiği acımasız bir kadın vardı: Şahika. Kenan, Aksakal’ın en yakın sırdaşı İlyas’tan öğrendiği o sarsıcı gerçekle yıkıldı. Yıllar önce onu bir kuytu köşede savunmasız bırakıp giden, canını taşıdığı o kadındı. Dünya başına yıkılmıştı; o anın tarifi kelimelere sığmazdı.

​Aynı gece, karanlığın koynunda Şahika ve adamları Aksakal’ın sığındığı ocağı bastı. Usta bildiği, her ne kadar sevgi görmese de eteğinde büyüdüğü o ihtiyar adam, kendi doğurduğu kadının eliyle can verdi. Son nefesini vermeden önce Kenan’ın titreyen elini tuttu, gözlerindeki o son ferle fısıldadı: “Hakkını helal et oğul... İnsan sevmediğini koruyamazmış, biz sevmeyi de korumayı da çok geç öğrendik...”

​Kenan, kollarında can veren ustasının acısıyla kavrulurken Zeliha onun yaralı yüreğine elleriyle merhem oldu. “Şüphesiz ki her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” der gibi, Zeliha kederini içine gömerek “Yalnız değilsin, bu dağın dağıttığını biz birlikte toplayacağız.” dedi.

​Artık intikam vakti gelmişti. Fatma’nın kanı yerde kalamazdı. Kenan, bir yanda baba bildiği ustanın katili, diğer yanda kendisini dünyaya getiren ama zehir saçan o kadınla yüzleşmek zorundaydı. Dağın tepesindeki sarp kayalıklarda bozguncularla amansız bir çatışma başladı. Şahika elinde hançerle üzerine yürürken Kenan başka bir çaresinin kalmadığını gördü. Atalarımız boşuna “Zalim kendi kılıcında boğulur.” dememişti; annesini öldürmek istememişti ama bu dünyanın daha fazla yanmaması için elleri o ağır gerçeğe mühürlendi. Şahika dağın eteklerindeki kayalıklara düşerken Kenan’ın içindeki son çocukluk bağı da o derin uçuruma gömüldü.

​Zirvede kalan ağır sessizlik, rüzgârın uğultusuyla bölündü. Kenan, Zeliha’yı mutlu etmek, onu bu acı coğrafyadan uzak, sakin ve yeşil bir hayata taşımak istiyordu. Ancak İğdelik köyünün töresi katıydı, taştandı; oranın insanı dışarıdan birini gelin olarak istemezdi. “Herkes kendi tarlasının mahsulünü yer.” diyerek bu sevdaya karşı çıktılar.

​Kenan, doğup büyüdüğü, sevgisizliğin sarardığı o köyü arkasında bıraktı. Zeliha’ya doğru yola çıktı; birlikte yeni bir dünya kuracaklardı. Şelalelerin coşkuyla dalgalandığı, papatyaların açtığı uzak bir vadiye yerleşeceklerdi.

​Fakat İğdelik’in karanlık zihniyeti peşlerini bırakmamıştı. Köyün ileri gelenleri bu ayrılığı ve kendi gururlarını hiçe sayan bu saf aşkı bir türlü sindiremedi. Ormanın o ıssız patika yoluna, kimsenin bulamayacağı hain bir tuzak kurdular. Kenan, Zeliha’ya kavuşmak için adımlarını hızlandırdığı o an, dar bir vadide çınarların altında pusuya düşürüldü.

​Atılan o zehirli ok, sadece bir bedeni değil, iki yaralı kalbin kurduğu bütün hayalleri yere serdi. Kenan, toprakla kucaklaşırken son kez gökyüzüne baktı; bulutlar sanki onun içindeki yangına ağlıyordu.

​Haber Akpınar köyüne ulaştığında Zeliha’nın dünyası bir anda karardı. Gözyaşları, evinin önündeki pınarın suyuna karıştı; aktı, aktı ve köyün ortasındaki o çayırı suladı. Sevdiği adamın cansız bedeninin arkasından günlerce konuşmadı, dağlara çıktı, onun yürüdüğü yolları ezberledi. Bedeni bu ağır yüke, bu derin yalnızlığa daha fazla dayanamadı. Hastalıktan değil, yüreğindeki sönmeyen yangından, gözyaşlarıyla sulanan o çayırın ortasında hayata gözlerini yumdu.

​Güneş batarken İğdelik ve Akpınar köylerinin tam ortasındaki o dağda iki yeni mezar kazıldı. Biri sevgi görmeden büyüyen bir adamın, diğeri ise o adamı bütün kalbiyle seven bir kadınınkiydi. Şimdi ne şelaleler o eski coşkuyla akıyor ne de dağlar o günkü kadar dik duruyor; rüzgâr o çayırın üzerinde hep aynı sessiz türküyü mırıldanıyor: “Kimi bu dünyada muradına erer, kimi ise sadece severek göçer.”

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Umran Tezcan Ümran Tezcan:Yazar ve öğretmen .2015 yılında Uşak Üniversitesi-Fen Edebiyat Fakültesi-Matematik bölümünü bitirdi.Şuan öğretmenlik yapıyor. Çocukluğundan beri yazmayı seviyor.Cocuk kitapları öyküler romanlar her yaş grubundan yazmaya çalışıyor.Çocuk romani ,roman ,öykü ,hikaye yazmaya devam ediyor.