EKRAN VE İNSAN

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Dijital dünyada "deneyim" kavramının yerini bir sergileme ve onaylanma çabası olan "performans" almıştır. İnsanlar anı yaşamak yerine onu sosyal medyada pazarlamaya odaklanırken kendi hayatına ve duygularına yabancılaşmaktadır. Yüzümüzdeki bu performans maskesini çıkarıp alkışlardan ve ekranlardan uzak, gerçek ve samimi anlara geri dönmeliyiz.

21 Eylül 2026 - 09:45
21 Eylül 2026 - 09:45 ⏱ 5 dk Okuma Süresi
 0  2
EKRAN VE İNSAN

Kapkara ekranların etrafımızı kuşattığı bu çağda, belki de en etkileyici ve bana göre en üzücü şey; hayatımızın artık metal yığınları arasında yaşanması ve anlarımızın donuklaşması oldu. Eskiden hayat, yaşandığı anın içinde eriyen, hatırlandıkça tatlılaşan ya da acılaşan bir meyve gibiydi. Bugün ise durum bambaşka bir hâle döndü. O meyve bozuldu ve tadı kötüleşti. Artık yaşadığımız hayatı değil, gösterdiğimiz hayatı mı yaşıyoruz? Soru, asırlık bir klişeye dönüşmüş gibi görünebilir; ancak mesele Instagram ve TikTok’un veya birçok sosyal medya platformunun ne kadar zaman çaldığı ya da bizi ne kadar mutsuz ettiği değil. Mesele, çok daha farklı bir dönüşümde yatıyor: Deneyimin yerini performans aldı; yani siz ne kadar aktifseniz o kadar yaşıyorsunuz. Eskiden yapılan bir şey, kendi özü için gerçekleştirilirdi. Bir kahve içmek damaktaki tatla, bir kitap okumak zihni güçlendirmeyle, bir seyahat ise yorgunluk ve keşif hissiyle ölçülürdü. Bugün ise bu eylemlerin hepsi görünmez bir jürinin önünde sergilenen birer provaya dönüştü. Ve bu jüri bazen onlarca, bazen binlerce kişiden oluşabiliyordu.

​Daha iyi anlaşılması için şu cümleler yeterli olur diye düşünüyorum: Tatile gitmek ile tatilde olduğunu göstermek arasındaki fark, tam da bu noktada ortaya çıkar. Tatilin; insan zihninin ve bedeninin dinlenmesi, kabuğuna çekilmesi, özüne dönmesi, özünü dinlemesi veya dünyayı kendi gözleriyle anlamlandırması gereken bir süreç olduğunu düşünüyorum. Ne var ki performans çağı bunu ortadan kaldırdı. Artık tatil, bir mekân değiştirme veya dinlenme niyetinden ziyade, başkalarına "Ben buradayım, yaşıyorum, tüketiyorum ve de mutluyum." mesajını ileten görsel bir kanıta dönüştü.

​Deneyim, kişinin kendisine aittir; yaşanır, biter ve tortusu kalır. Performans ise doğası gereği bir izleyiciye ihtiyaç duyar. İzleyicinin olmadığı bir performans düşünülemez. Dolayısıyla günümüz insanı, günün büyük bir kısmını kendi hayatının hem yönetmeni hem de başrol oyuncusu olarak geçiriyor. Senaryosu seyirci tarafından yazılan bu oyunda; kahvesini yudumlayan biri değil, kahve içtiği anı ölümsüz hâle getiren bir kameraman var artık karşımızda.

​Bu durum, kaçınılmaz olarak bir gerçeklik krizini doğuruyor. Her anın kaydedilebilir, filtrelenebilir, gösterilebilir ve pazarlanabilir olması, insanı kendi hayatının bile yabancısı hâle getiriyor. Gün batımını izlerken içinden gelen o hayranlık hissi, yerini "Bunu nasıl kayıt altına alabilirim?" sorusuna bıraktığı an, o anın güzelliği bozuluyor. Çünkü deneyim kaydedilmeye başlandığı anda yaşantı olmaktan çıkar ve bir maddeye dönüşür.

​Sosyal medya, bize sınırsız bir ifade özgürlüğü sunarken aslında bizi birbirine en çok benzeyen kopyalar hâle getiriyor. Hepimiz milyonlarca ikiz hâline geldik. Herkesin aynı müzikler eşliğinde aynı açılardan gün batımını paylaştığı, aynı filtrelerle “özgün” olmaya çalıştığı bir dünyada kayboluyoruz. Gösterdiğimiz hayat bir süre sonra o kadar baskın hâle geliyor ki kişi gerçekte ne hissettiğini, neyi gerçekten sevdiğini, neyin ise sadece iyi göründüğünü ayırt edemez noktaya geliyor. Maske, yüzle birleşiyor ve yapışkan bir kimliğe dönüşüyor. Maskeyi çıkaramıyoruz ya da çıkarmak istemiyoruz.

​Peki, bu performans belasından çıkmak mümkün mü? Bence mesele ekranları tamamen hayatımızdan çıkarmak ya da dijital dünyaya tamamen sırt çevirmek değil; mesele, bakış açımızı değiştirmekte yatıyor.

​Gerçek hayat; kameraların kapandığı, kimsenin alkışlamadığı, "beğen" tuşuna basmadığı anlarda başlar ve yaşanır. Bir çayın soğumasını önemsemeden bir insanla yapılan koyu bir sohbet, hiçbir yere yüklenmeyecek o samimi yürüyüşler, başarısızlıkla sonuçlanan ama tamamen bize ait olan deneyimler... Bunlar, performansın sahte parıltısına karşı hayatın en sağlam zamanlarıdır.

​Yazımızın son cümlelerini kâğıda dökerken belki de yeniden sormamız gereken soru şudur: Hayatımızı bir film setine çevirmekten vazgeçip seyircisiz ama gerçekçi bir tiyatro sahnesine ne zaman dönüştüreceğiz? Çünkü unutmayalım ki ömrün sonunda elimizde kalacak olanlar başkalarının alkışladığı paylaşımlar değil; kimsenin görmediği ama ruhumuzda iz bırakan gerçek anlar olacaktır.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Erdal Burak Okur dinler yazar... 1989 Ağrı'da doğdum, eğitim hayatını Ağrı ve Kayseri illerinde tamamladım. Erciyes Üniversitesi lisans mezuniyetinin ardından, şu an Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi’nde lisansüstü eğitimine devam etmekteyim. 2012-2019 yılları arasında öğretmenlik mesleğini icra ettim, halihazırda kamu görevini sürdürmekteyim. Edebiyata olan tutkumu dijital mecralara da taşıyarak farklı platformlar da blog yazarlığı yapmaktayım, dijital ve basılı dergilerde yazılarım sıklıkla yayımlanmaktadır. Gölge, On İki Sırrın Muhafızı ve Liman isimli üç kitabım bulunmaktadır.