SESSİZ SARI

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Sarı, yalnızca yazın coşkusunu değil; ayrılıkların en kırılgan tonunu ve kabullenişin dinginliğini saklar. Kurumuş bir ıhlamur yaprağının izinde; eylülün getirdiği o huzurlu ara zamana, hüzün ile umudun kesiştiği sessizliğe bir yolculuk.

1 Ekim 2026 - 07:25
1 Ekim 2026 - 07:25 ⏱ 4 dk Okuma Süresi
 0  3
SESSİZ SARI

Sessiz Sarı

​Eylül, pencerenin ardına ince bir tül gibi serilmişti. Havada yazın son nefesinden kalan ılık bir buğu ile sonbaharın ilk serinliği birbirine dolanıyor, görünmez bir vals ediyordu. İrem, eski ahşap masasının başında boş defter sayfasına bakarken aslında içine bakıyordu. İç dünyası gökyüzü gibi dingin fakat hüznün solgun çizgileriyle boyanmıştı.

​İkindi güneşi, odasına yatay çizgiler halinde süzülüyor, kitaplığın tozlu raflarında bir noktada duraklıyordu. Adımlarını o ışığa çevirdi. Uzanıp dokunduğunda yalnızca ince bir toz tabakasına değil, belleğinin gizli odalarına da temas etmişti. Avucuna düşen şey sararmış bir yaprak oldu: damarları belirgin, ortasından nazikçe çatlamış, çoktan kurumuş bir ıhlamur yaprağı.

​Geçen yıl, yine böylesi bir eylül gününde, o parkta, o bankta verilmişti eline.

"Bak" demişti o, "sessizliğin rengi."

​O gün öğrenmişti İrem: Sarı, yalnızca yazın coşkusunu değil, ayrılıkların en ince, en kırılgan tonunu da saklıyordu. Avucunu kapadı. Soğuktu. Fakat bu soğuk, kayıp duygusundan çok olan biteni kabullenmenin dinginliğini taşıyordu. Tıpkı eylül gibi... Yazın coşkusuyla kışın sertliği arasında uzanan ince bir köprü. Her şeyin yavaşladığı, renklerin derinleştiği, gürültünün yerini sessizliğe bıraktığı bir mevsim aralığı.

​Pencereden dışarı baktı. Karşıdaki ağaçların yaprakları, kimseye haber vermeden birer birer sarıya dönüyordu. Bu dönüşüm çığlık atmıyor, fısıldıyordu. Rüzgâr da artık yazın neşeli türküsünü söylemiyor; dalların arasından geçerken hüzünlü bir ilahi gibi yumuşak, uzun bir uğultuya dönüşüyordu.

​Akşam yaklaştığında gökyüzü lavantanın solgunu ile pasın yanık rengini giydi. İrem, yaprağı cebine koydu ve sokağa çıktı. Kuru yaprakların çıtırtısı, her adımda eylülün bestesine yeni bir nota ekliyordu. Sokaklar tenhalaşmıştı; insanlar sıcak yuvalarına çekilmişti. Bu sessizlik yalnızlık hissi değil, kalbine tarifsiz bir huzur getiriyordu.

​Parktaki banka oturdu. Her tonuyla sarı, etrafını kuşatmıştı: solgun sarı, altın sarısı, toprak sarısı... Hepsi, bir bitişin içinde saklı duran başlangıcı müjdeliyordu. Çünkü her düşen yaprak, toprağa yeni bir filizin rüyasını bırakıyordu. Eylül, işte böyleydi: hem hüzün hem umut. Bir şeylerin son bulduğunu, yenilerinin yavaş yavaş yaklaşmakta olduğunu fısıldayan bir ara zaman. Ve o fısıltının en çok yakıştığı renk: sessiz sarı.

​İrem, cebinden kurumuş yaprağı çıkardı, yeniden baktı. O eski anı artık içini sızlatmıyordu. Yalnızca kabullenişin derinliğinden doğan tarifsiz bir huzur bırakıyordu geriye. Sessiz sarı, iyileştiriyordu aynı zamanda.

​Başını kaldırdı. Alacakaranlığın son ışığı göğe karışıyordu. O an anladı: Eylülün getirdiği his bir veda değil, sadece nefeslenme ihtiyacıydı. Tıpkı doğanın yeniden doğmak için kısacık bir ara verişi gibi.

​Ve o anda sessiz sarı, dünyanın en huzurlu rengine dönüştü.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Dilek Paltun Bazı hikâyelerde suç, görünen yerde başlamaz. Ben de hikâyelerimi çoğu zaman bir cinayetten, kaybolan bir izden ya da cevabı olmayan bir sorudan yola çıkarak kuruyorum. Polisiye ve gerilim yazıyorum; karakterlerin sakladıklarını, geçmişin bugüne bıraktığı izleri ve gerçeğin ortaya çıkmadan önce geçtiği yolları anlatmayı seviyorum. Bazen bir ayrıntı bütün hikâyeyi değiştirir. Bazen en sessiz karakter, en çok şeyi bilir. Arada gündelik hayata ve gündeme dair yazılar da yazıyorum. Ama burada çoğunlukla suçun gölgesinde dolaşan hikâyeler var. Kapıyı araladım. İçeride ne olduğunu öğrenmek için ilk sayfayı çevirmeniz yeterli.