İçimde Kalan Taş

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Aziz, sabahın sessizliğinde bulduğu cüzdanı sahibine vererek hem kendi içindeki taşları hafifletir hem de Hasan’ın kızının gülüşünde geçmişin ağırlığını siler; küçük bir iyilik, iki yabancının dünyasında sessiz ama derin bir fark yaratır.

11 Mart 2026 - 20:56
11 Mart 2026 - 20:56 ⏱ 7 dk Okuma Süresi
 3  90
İçimde Kalan Taş

     İÇİMDE KALAN TAŞ  

Sabah, şehrin boğazına oturmuş gri bir sis vardı. Binaların üst katları silikleşiyor, sokak lambalarının ışığı pusun içinde soluk halkalar çiziyordu. Hava, insanın yüzüne değdiğinde hafif bir ürperti bırakan, ceketini biraz daha sıkı kapattıran nemli bir serinlik taşıyordu. Uzakta bir vapurun boğuk düdüğü duyuluyor, ıslak kaldırımların üzerinde adımlar yankılanıyordu.

Aziz otobüsten indiğinde durak bir anlığına arkasında kaldı; motor sesi uzaklaştıkça sokak, kendi sessizliğini yeniden buldu. Yerdeki kaldırım taşları gece boyunca yağmur görmüş, küçük su birikintileri arasında parlıyordu. Aziz’in ayakkabısı ıslak zeminde hafifçe kayıyor, düşmemek için yere bakarak dikkatli yürüyordu. Omuzları biraz düşüktü; uykusunu tam alamamış, aklı hâlâ yarım kalan rüyalarla dolu gibiydi.

İşte o anda fark etti cüzdanı.

Kaldırımın kenarında, sanki aceleyle bırakılmış gibi duruyordu. Yağmurdan koyulaşmış siyah derisi, sabahın solgun ışığında mat bir parlaklık taşıyordu. Aziz eğilip aldığında derinin serinliği avucuna yayıldı; bu serinlik, sanki bir başkasının tenine dokunuyormuş hissi veriyordu. Cüzdanı açtığında banknotlar, kimlik… ve köşeleri hafifçe kıvrılmış bir çocuk fotoğrafı vardı. Fotoğraftaki çocuk, kameraya doğru hafif eğilmiş, dudaklarının kenarında yarım kalmış bir gülümsemeyle bakıyordu; birazdan kahkaha atacakmış gibi, sanki biri tam o anda fotoğrafı çekmişti. Aziz fotoğrafa dikkatle, uzun uzun baktı.

Bir an, sokağın daha da sessizleştiğini, sanki şehrin nefesini tuttuğunu hissetti. Arka plandaki sesler, uzaktan gelen korna, açılan bir kepengin metal gıcırtısı, bulanıklaştı.

İçinden geçen düşünceyi, o sessizlikte daha net duyuyordu:

“Kimse görmedi.”

Bu düşünce, ayakkabısının içine giren küçük bir taş gibi rahatsız ediciydi. İlk başta önemsenmeyecek kadar küçüktü; ama yürümeye başladığında, her adımda kendini hatırlatıyordu. Canını yakmıyordu belki. Fakat orada olduğu belliydi. Cüzdanı cebine koyduğunda,göğsünde hafif bir sıkışma oldu. Sanki nefesi biraz daralmış, ciğerleri tam dolamıyordu.

Sokaklar yavaş yavaş kalabalıklaştı. Bir simitçinin tezgâhından sıcak susam kokusu yükseliyor, yanından geçenlerin elleri ceplerinde daha hızlı adımlarla yürüyordu. Bir dükkânın kapısı gıcırdayarak açılıyor, içeriden loş bir ışık sokağa taşıyordu. Hayat, alıştığı ritimde akıyordu. Sadece Aziz’in içi, bu ritme ayak uyduramıyordu; içindeki taş her adımda biraz daha ağırlaşıyor gibiydi.

Aynı saatlerde Hasan, iş yerinin önünde durup cebine elini attı. Parmakları boşluğa değdi. Önce bir an dondu; insanın bir şeyi kaybettiğini kabullenmeden önce yaşadığı o kısa boşlukta kaldı. Sonra diğer cebine, sonra çantasına baktı. Yoktu. Kalbi, göğsünün içinde hızlanarak çarpmaya başladı. Geriye doğru birkaç adım atıp az önce geçtiği yolu gözleriyle süpürdü; kaldırımın üzerindeki her karanlık lekeye umutla baktı, her köşede cüzdanını görmeyi bekledi. 

Aslında paranın gidişi onu korkutan şey değildi. Cüzdanın içindeki fotoğraf, kızının hastanede çekilmiş eski bir fotoğrafıydı. Hasan o fotoğrafa her baktığında, o günlerin ağırlığı biraz hafiflerdi; makinelere bağlı geçen saatler, bekleme salonlarının soğuk sandalyeleri, geceleri uykusuz kalmak… Hepsi o fotoğrafın gülüşünde yumuşardı. Şimdi o ağırlık, sanki yeniden omuzlarına binmişti. Boğazının kuruduğunu hissederek yutkundu. Kalabalığın ortasında, kalabalığa rağmen yalnız hissetti.

Aynı kaldırımdan üç kez geçmişti. Her seferinde eğilip yere baktı, bazen farkında olmadan dizlerini kırıp çömeldi. İnsan bazen kaybettiği şeyi değil, kaybettiği hissi arar. Hasan da öyleydi; fotoğrafı değil, o fotoğrafın verdiği güven duygusunu arıyordu.

Aziz iş yerine vardığında ayakkabısının içindeki taş hâlâ oradaydı. Bilgisayarın ekranı açıldı, mailler gelmeye başladı, klavyelerin sesi ofisin içinde ince bir yağmur gibi tıkırdıyordu. İnsanlar konuşuyor, kahkahalar kısa kısa havaya karışıyordu. Ama her şey Aziz’e sanki bir camın arkasından geliyormuş gibi boğuk görünüyordu. Kahvesinden aldığı yudumun bile tadı yoktu. Yaptığı her iş yarım kalmış gibiydi. Cüzdan cebinde durdukça, Aziz’in omuzları biraz daha öne düşüyor, sırtı farkında olmadan kamburlaşıyordu.

Bir ara cebindeki cüzdanı çıkartıp. Kimlikteki isme baktı: Hasan Yıldırım.

Adresi okuyunca çok uzakta olmadığını fark etti. Yürünecek kadar yakındı. Bu yakınlık, bir bahane gibi değil; bir çağrı gibi duruyordu.

Pencerenin kenarına geçip dışarı baktı. İnsanlar telaşla yürüyordu; kimisinin omzunda çanta, kimisinin kulağında kulaklık vardı. Herkes bir yere yetişmeye çalışıyordu. Aziz, ilk kez gerçekten içindeki taşı çıkarıp çıkaramayacağını tarttı. Ceketini giyerken elleri biraz ağırlaştı. Kapıyı kapatırken, ayakkabısının içindeki taşın yer değiştirdiğini hissetti; sanki hâlâ oradaydı ama artık daha az batıyordu.

Hasan eve doğru yürürken adımlarını sayıyordu. Bu, onu sakinleştiren eski bir alışkanlıktı. Bir, iki, üç… Nefesini adımlarına uydurmaya çalışıyor, kalbinin hızını bu sayılarla bastırıyordu. Kapının önünde durup, içeri girmeden önce cebine son kez baktı; boşluk hâlâ oradaydı.

Hasan anahtarı kilide soktuğu anda arkasından bir ses duydu.

“Pardon… Hasan Bey, siz misiniz?”

Bir an duraksadı; sonra başını yavaşça çevirdi.

Karşısında Aziz duruyordu. Yüzünde kararsızlıkla karışık bir yorgunluk vardı. Eli, cüzdanı uzatırken hafifçe titriyordu; sanki cüzdan değil de kendi içindeki yükü uzatıyordu.

Hasan cüzdanı aldığı an, içindeki boşluğun dolduğunu, göğsünün gevşediğini hissetti. Nefesi, biraz önceki kadar dar değildi artık. Bir şey söylemek istedi; teşekkür, minnet, belki daha fazlası… Ama kelimeler boğazında düğümlendi. Sadece “Teşekkür ederim,” diyebildi. Sesi, beklediğinden daha kısıktı. Aziz ise sadece başını sallayabildi. İki yabancı, kısa bir anlığına birbirlerinin hayatına değmişti. Ne daha fazlası, ne daha azı.

Aziz merdivenlerden inerken ayakkabısının içindeki taş yoktu. Yere düşmemişti, sanki içinden alınmıştı. Sokak aynı sokaktı ama renkleri daha canlıydı. Islak kaldırımlar artık daha az kaygan geliyordu. Hava, ciğerlerine daha rahat doluyordu. Vicdan bazen insanı mutlu etmez; sadece rahatlatır. O rahatlama, insanın omuzlarını biraz olsun doğrultur.

Hasan kapıyı kapattıktan sonra cüzdanı açtı. Fotoğraf yerindeydi. Kızının gülüşüne baktı. İçinden geçen düşünce, yüksek sesle söylenmeyecek kadar sakindi:

“İyi insanlar var. Sadece sesleri çıkmıyor.”

          DİLEK SARIKAYA 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow