BÖLÜM 3: METRUK TAŞ EV VE GÜMÜŞ MADALYONUN SESİ

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Melis'in metruk taş evin önünde bulduğu "H" harfli gümüş madalyon, Rafael ile ilk temasını sağlarken otuz yıllık karanlık bir sırrın ve yaklaşan fırtınanın habercisi olacaktı.

17 Ağustos 2026 - 08:30
17 Ağustos 2026 - 08:30 ⏱ 5 dk Okuma Süresi
 0  25
BÖLÜM 3: METRUK TAŞ EV VE GÜMÜŞ MADALYONUN SESİ

Bahsedilen gün mahallede her kapı, sanki görünmez bir cenaze merasiminin ardından yas tutar gibi, tören birliği sessizliğiyle erkenden kapandı. Sokaklarda ne neşeli bir çocuk sesi vardı ne de her zaman köşe başlarında fısıldaşan kadınların gölgeleri...

Öğleden sonra, teyzemin mutfaktaki derin ve dalgın sükûtundan faydalanıp bir gölge gibi sokağa süzüldüm. Adımlarım benden tamamen bağımsız hareket ediyordu; ayaklarım beni, ister istemez, mahallenin adını anmaktan bile korktuğu, Rovinda'nın hayaletinin dolaştığı söylenen metruk taş evin önüne götürdü.

Evin bahçesi, Rafael'in daha önce fısıldadığı gibi, mahallenin geri kalanına tamamen yabancı olan hüzünlü mor kadife çiçekleriyle doluydu. Bahsi geçen çiçekler, bu çorak toprağın, bu sert iklimin çocukları değildi kesinlikle. Sanki başka bir zamandan, uzak bir coğrafyanın derin acısından kopup buraya sürgün edilmişlerdi. Eğilip kadife yapraklarına dokunmak istedim; kokuları genzimi yakarken içimde tarifi imkânsız, ürpertici bir his peydah oldu. Zamanın unuttuğu bu bahçe, sanki yaşayanları değil, sadece hatıraları ağırlıyordu.

Tam o esnada, evin paslı ferforje kapısının hemen dibinde, kuru yaprakların arasında parlayan bir nesne gözümü aldı. Kalbimin güm güm atışını göğsümde, tam boğazımda hissederek eğildim ve nemli toprağın arasından çekip aldım. Üzerinde ince, dâhiyane bir işçilikle "H" harfi işlenmiş, kenarları maziyle kararmış gümüş bir madalyon avucumda duruyordu. Metalin soğukluğu, parmak uçlarımdan sızıp saniyeler içinde kalbime kadar ulaştı. Sanki mazi, avucumda duran soğuk kütlenin içinden bana fısıldıyordu.

"Onu hemen bırakmalısın, Melis."

Aniden yükselen bu boğuk sesle sıçrayarak arkamı döndüğümde Rafael'i gördüm. Antika dükkânının o tanıdık vitrini önünde değil; hemen yanımda, metruk evin koyu gölgelerinin içindeydi. Zümrüt gözleri bu kez bir yangın yerini, küllerin altında söndürülemeyen eski bir koru andırıyordu.

"Bu madalyon" dedim, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak, "kapının hemen önündeydi, toprakta..."

Rafael, elimdeki gümüşe bakmadı bile. Bakışlarını taş evin üst katındaki camları kırık, perdeleri çürümüş pencerelerine dikti.

"Bazı kapılar, içindekiler dışarı çıkmasın diye değil, dışarıdakiler o karanlıkta kaybolmasın diye kilitlenir" dedi, sesindeki kadife buzla. "Elimde tuttuğun madalyon, yıllar önce bu kapıdan çıkan son şeydi. Halam Rovinda, giderken onu demir parmaklığa asmıştı; bir gün mutlaka geri döneceğine dair edilen dilsiz bir yemin gibi... Şimdi durup dururken toprağa düşmüşse yemin bozulmuş, hesap günü gelmiş demektir."

O saniyede Rafael'in elini, madalyonu sımsıkı tutan elimin üzerine koyduğunu hissettim. Bu, bizim ilk ten temasımızdı. Teninin soğukluğu parmaklarımı sararken ruhuma bıraktığı elektrik akımı, damarlarımdaki tüm kanı çılgınca hızlandırdı. Kalbim göğüs kafesimi yırtacak gibi çarparken dünyanın tüm sesleri kısıldı, mor çiçeklerin kokusu ağırlaştı.

"Melis, bu mahallenin altına gömülmüş gizli bir nehir var," diye fısıldadı kulağıma doğru. Nefesi tenimi yakıyordu. "Suyu kanla, ahla ve yasakla beslenen bir nehir... Rovinda, o nehrin kapaklarını otuz yıl sonra yeniden açmaya geldi. Şimdi sakince git, teyzenin yanına dön ve bu madalyonu kimseye gösterme. Özellikle de Hüseyin eniştene..."

Elimi yavaşça bıraktığında geride bıraktığı boşluk, fiziksel bir acı gibi canımı yaktı. Eve nasıl döndüğümü, koridordan nasıl süzüldüğümü ve gümüş madalyonu odamdaki yastığımın altına nasıl sakladığımı hayal meyal hatırlıyorum.

Akşam yemeğinde eniştemin masanın üzerine çöken ağır sessizliği, artık sadece sıradan bir otorite gösterisi değil, büyük bir fırtına öncesindeki sıra dışı sakinlikti. Çorba kaşığının porselen tabağa her çarpışında, madalyonun yastığımın altındaki varlığı zihnimde yeniden canlanıyordu. Eniştemin gözleri yemeğinde değildi; sürekli dışarıdaki taş evin karanlık pencerelerinde, gecenin içinde tekinsiz bir şeyleri arıyor gibiydi. Yüzündeki gergin çizgiler, sakladığı o otuz yıllık sırrın ağırlığıyla iyice derinleşmişti.

Gece yarısı su içmek için kalktığımda koridorda göreceğim o manzara, aslında bu gümüş madalyonun ilk çığlığı olacaktı.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

İlkim MK Mısralarda huzur, hikâyelerde hakikat arayan; kalemini vicdanın ve özlemin emrine vermiş bir yazar. Geçmişin izlerini geleceğin satırlarına taşıma gayretinde bir edebiyatsever.