BÖLÜM 2: PENCERELERDEKİ DİLSİZ SEVDA VE İLK GÖLGE

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Pencerelerin ardında başlayan dilsiz bir sevdanın, mahalle baskısı ve yaşlı bir komşunun ihbarıyla ilk engellerle ve yasaklarla karşılaşmasının öyküsü.

12 Ağustos 2026 - 08:04
12 Ağustos 2026 - 08:04 ⏱ 6 dk Okuma Süresi
 0  21
BÖLÜM 2: PENCERELERDEKİ DİLSİZ SEVDA VE İLK GÖLGE

Bahsedilen birkaç saniyelik kader anından sonra, ikimizi de uyku tutmaz olmuştu. Geceler artık dinlenmek, rüya görmek için değil; pencerelerin ardında dilsiz, gizli bir alfabe kurmak içindi. Sabahlara kadar ahşap pervazlara tutunarak, karanlığın sessizliğine sığınarak uzaktan uzağa, sadece gözlerimizin içiyle birbirimize ilan-ı aşk ediyorduk. Yaşanan o büyülü demlerde sadece gökteki yıldızların bize şahitlik ettiğini, gecenin siyah örtüsünün bizi dünyadan sakladığını sanıyorduk; mahallenin o uykusuz, her perdenin arkasında pusuda bekleyen meraklı, acımasız gözlerinden tamamen habersizdik.

​ İstanbul’un tarihi sokaklarını adımlamayı, Kız Kulesi’nin karşısında rüzgârı dinlemeyi, Galata’nın gölgesinde kaybolmayı hayal eden ben, artık evden, sokağa bakan pencerenin başından bir milim bile ayrılmak istemiyordum. Dışarıdaki koca dünya, Rafael’in dükkânının önündeki birkaç metrekarelik kaldırıma sığmıştı sanki. Teyzem ya da eniştem yakalamasın diye odadaki ışığı bile açmıyor, sadece karşı binan sızan loş sokak lambasının aydınlığında gencin siluetini seçmeye çalışıyordum. Evin içinde gölgeler hareket ettiğinde bir suçlu gibi panikle perdenin arkasına sinmek kalbimi yoruyordu ama bu ürkek yorgunluk bile ruhuma tarifsiz bir tat veriyordu.

​Pencerelerin ardına gizlenmiş bu dilsiz sevda, günler geçtikçe beni daha cesur, daha cüretkâr adımlar atmaya itiyordu. Evdeki otoriter havayı ve Hüseyin Eniştemin her şeyi sorgulayan o sert, delici bakışlarını atlattığım nadir anlar, hayatımın en kritik kaçışlarıydı. Artık fırına gitmek benim için sadece iki sıcak ekmek alıp dönmekten ibaret değildi; yürüdüğüm yol, her saniyesi titizlikle planlanmış, provası zihnimde defalarca yapılmış gizli bir randevuydu. Aşk, pencerelerin ardına gizlenmiş dilsiz bir duadır; sadece gökyüzünün işittiği, insanların ise günah saydığı...

​Her sabah, içimde kanat çırpan koca bir kelebek ordusuyla kendimi sokağın kollarına fırlatıyordum. Rafael’in antika halı dükkânının önünden geçerken kalp atışlarım öyle bir hızlanıyordu ki, çıkan güm güm sesi ayakkabılarımın parke taşlarındaki tıkırtısını bastırıyor, teyzemin üst kattaki pencereden bu gürültüyü duymasından korkuyordum. Dükkânın kapısına doğru ürkekçe bakarken, "Lütfen," diye fısıldıyordum içimden, "lütfen tam şu an dışarı çıksın, bir halının tozunu silkelemek için dışarı asıp sadece bir saniye dursun..."

​Ama demir kapı bir türlü açılmadı. Rafael, dükkânın loş derinliğinde gizemli bir gölge gibi duruyor, zümrüt gözleriyle adımlarımı izliyor ama dükkânın eşiğini bir türlü geçmiyordu. Gencin bu suskunluğu, dükkânındaki eski halıların karmaşık düğümleri gibi içimi düğüm düğüm ediyordu. Eve her dönüşümde, avucumdaki ekmeklerin sıcaklığı değil, kalbimdeki serin, buruk hüzün kalıyordu yanıma. Gece karanlığında kurduğumuz o masumiyet köprüsü, sabahın sert, gerçekçi ışığında paramparça oluyordu.

​Ancak bu sessiz köprü, mahallenin yıllanmış, her duvar çatlağını bilen eski gözlerinden kaçmayacaktı. Tehlike, Rafael’in hemen yan binasında, dördüncü katta adeta zamana direnen bir anıt gibi duran 98 yaşındaki Ermeni asıllı teyzeden geldi. Yaşlı kadın, mahallenin dilsiz tarihçisiydi; kimin kime baktığını, kimin nefesini nerede, kimin için tuttuğunu ruhuyla sezerdi.

​Bir öğleden sonra, yaşlı kadının titrek eli kapımızı çaldı. Mutfaktan gelen boğuk fısıltılar, evin içindeki o huzurlu sessizliği bir bıçak gibi ikiye kesti. Teyzemle mutfakta fıs fıs konuşurlarken, ben salonda bir heykel gibi donmuş, nefesimi tutarak onları dinliyordum. Kalbim göğüs kafesimi zorlayacak kadar şiddetle vururken, sırtımdan aşağı soğuk bir ter damlasının süzüldüğünü hissettim. Yakalanma korkusu, daha yolun başında suçluluk duygusuyla birleşip ruhumu hırpalıyordu. Çocukluğumda ne zaman gizli bir şey yapsam kalbim böyle sıkışır, saklanacak bir köşe arardım; ama şimdi saklanacak hiçbir yerim yoktu. Yaşlı komşunun o titrek ama zehir gibi keskin sesini tam olarak duyamamış olsam da, teyzemin "Yapma ya..." diyen o telâşlı, endişeli nidası yaklaşan fırtınayı özetliyordu.

​Misafir gittikten sonra teyzem yanıma geldi. Yüzündeki o her zamanki neşeli şefkat, yerini koyu bir bulut tabakasına bırakmıştı. "Gel seninle biraz konuşalım kızım," dedi. Sesi bir anne şefkatiyle sarmalanmış ama bir yargıç kesinliğiyle bilenmişti.

​"Bak canım kızım," dedi ellerimi kendi sıcak avuçlarına alıp sıkıca bastırarak. "Burası küçük yer, dedikodu bir kıvılcım gibi parlar ve tüm mahalleyi küle çevirir. Buraya misafir gelmiş bir genç kızın sürekli camda oturması, hele ki karşı binaları böyle dikkatle izlemesi... Yakışık almaz. Elâlem ne der, bilirsin. Hem enişten bir duyarsa, o fırtınayı bu evde kimse dindiremez. Zapt edilemez, sert bir adamdır, biliyorsun."

​Boynumu büyük bir mahcubiyetle bükerek, "Peki teyzeciğim, dikkat ederim. Ama ne yapayım, evde çok sıkılıyorum," diye kekeledim. Kalbimde tam o saniyede bir şeylerin çatırdayarak kırıldığını hissettim.

​Teyzem kollarını açıp bana sarıldı. "Sen eskiden gezmeyi severdin, sana ne oldu anlamıyorum. İste, seni İstanbul’un en güzel yerlerine götürelim. " dedi. O an anladım ki, teyzemin bu yumuşak, sevecen uyarısı aslında hayallerimin etrafına örülen ilk taş duvardı. Yaşlı kadının fısıltısı, bizim masumiyetimizi "yasak" bir günaha çevirmişti bile.

​Teyzem mutfağa döndüğünde adımlarım beni yeniden odama, o yarım kalmış sığınağıma sürükledi.    

 Pencere pervazının ahşap dokusuna parmak uçlarımla dokundum; tozların arasında sanki az önceki hayallerimin enkazı yatıyordu. Karşı dükkanın kapalı kapısına bakarken içimi ilk defa bu kadar ağır, bu kadar erken gelen bir hayal kırıklığı kapladı. Rafael’e karşı duyduğum özlem, henüz adı bile konmamışken yasakların gölgesinde büyüyordu. Yine de ümit, o pencerenin tozlu pervazında bir ekmek kırıntısı gibi durmaya, her şeye rağmen içimi ısıtmaya devam ediyordu.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

İlkim MK Mısralarda huzur, hikâyelerde hakikat arayan; kalemini vicdanın ve özlemin emrine vermiş bir yazar. Geçmişin izlerini geleceğin satırlarına taşıma gayretinde bir edebiyatsever.