Kış Uykusuna Yatan Kalpler

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

“Kış Uykusuna Yatan Kalpler”, karla kaplı bir gecede geçmişin izlerini, yarım bırakılmış sevgiyi ve kendine dönüş yolculuğunu anlatan bir içsel hikâye. Ayrılığın bıraktığı sessiz acıyı, yasak bir sevginin gölgesini ve sonunda kendine kavuşan bir kalbin uyanışını konu alıyor.

12 Aralık 2025 - 04:26
12 Aralık 2025 - 04:26 ⏱ 7 dk Okuma Süresi
 0  49
Kış Uykusuna Yatan Kalpler

Kış Uykusuna Yatan Kalpler

Koltuğuna oturmuş elinde kahvesi, pencereden karın yağışını izliyordu. Her bir kar tanesi nasıl da birbirinden farklı tek tek düşüyordu. Kendisi gibi tek başlarına düşen kar taneleri… Düşen taneler, onu aylar öncesinin hatıralarına götürüyordu.  Dışarıda dünya beyaza bürünürken, içindeki karanlık aynı yerinde duruyordu. Kışın sessizliği, içinde aylardır taşıdığı boşlukla aynı tondaydı; soğuk, derin ve hiç konuşmayan bir sessizlik…

Bir zamanlar bu manzarayı izlerken yanında oturan biri vardı. Sessiz bir tebessümle omzuna yaslanan, kahvesinden bir yudum alıp “Ne garip… Kar yağınca dünya daha temizmiş gibi geliyor” diyen o ses. Şimdi o ses yoktu. Yerine yalnızlığın içten içe kemiren tıkırtısı vardı.

Eli, kahve fincanının sıcaklığına daha çok sarıldı. İnsanın içi soğuyunca dışardaki hiçbir sıcaklık tam olarak yetmiyordu. Pencere camına düşen bir kar tanesi süzüldü, iz bırakarak aşağı doğru kaydı. O an, farkında olmadan kendi yanağından süzülen yaşa dokundu.
Onu silmedi. Bu sefer acının akmasına izin verdi. 

“Bazı kalpler,” diye düşündü, “kış uykusuna yatar gibi kendini unutturur. Ama bahar geldiğinde bile uyanamazlar. Ayrılıktır bu…” Son ayrılık, kalbini o kış uykusuna yatırmıştı. Bir türlü uyanamıyordu. Kış bitti, yaz geçti, yeni umutlar geldi, yeni şarkılar dinlendi. Ama onun içindeki mevsim hep donuktu. Mevsimlerin adı yoktu artık.

Bir anda dışarıda rüzgâr esti, kar taneleri savruldu. Tıpkı onun içindeki duygular gibi dağılan, toplanamayan, nereye gittiği belli olmayan. Kahvesinden son bir yudum aldı. Derin bir nefes verdi. Kitaplığından bir kitap çekti ve pencere önündeki koltuğa geri oturdu.
Neden onunla birlikte okudukları ilk kitabı almıştı ki şimdi? Elinin titrediğini o an fark etti.
Çünkü o kitap, yine böyle lapa lapa kar yağarken, sahafa koşarak girdikleri günün hatırasını taşıyordu. Serenad… İkisinin de aynı anda dokunduğu, kahkahalarla “tamam bunu alıyoruz!” dedikleri o kitap. Kitabı açar açmaz, arasından bir fotoğraf sessizce yere süzüldü.
Hafifçe eğildi, aldı.  İki gülüş… İki sıcak bakış…

“Biz nerede üşüdük?” diye fısıldadı kendi kendine.
“Ben seni ne zaman kaybettim, yoksa sen beni çoktan bırakmış mıydın?”

Parmakları fotoğrafın üzerinde gezinirken içinden bir sızı yükseldi. Sevdiği adam gerçekten onu sevmiş miydi? Yoksa tüm o yakınlık, onun tek başına koştuğu bir yolun yanılsaması mıydı? Ne çok istemişti onu ondan daha çok sevecek birini… Varlığıyla karanlıklarını aydınlatacak, en soğuk gecelerinde bile üşütmeyecek, bir bakışıyla dünyayı sakinleştirecek birini… Belki o yıllarda, sevgiyi en saf hâliyle taşıyordu içinde. Belki gerçekten sevmeyi biliyordu… Ya da acı olan şu ki, belki de sadece sevilmeyi seviyordu. Bir an durdu. Kitabı kapattı. Sanki yıllardır kapanmamış bir kapıyı kapatıyordu artık.

Kendine fısıldadı:
“Ben bu sevgiyi birine vermek için değil… Kendimi sevmek için yaşamışım. Onun vermediği esirgediği şeyi en önce ben kendimden esirgemişim. Sevgiyi… İnsan kendinden kendisini sevmeyi nasıl esirger ki… Ama ben onu çok sevdim kendimden bile…”

Pencereden dışarı baktı… O hep beklediği köşeye. Bir anlığına kar taneleri arasından onu görür gibi oldu; arabasının kapısını kapatışı, soğuğa aldırmadan bir sigara yakışı… O sigaranın dumanı bile yakışıyordu adama.  Ne büyük bir sevinçti onun tarafından izlenmek…
Aranmak, sorulmak, önemsenmek, merak edilmek… Kendine itiraf edemediği bir gerçek vardı: Hayatında kimse onu böyle görmemişti. Hiç kimse onun varlığını böyle iştahla sahiplenmemişti. İlk zamanlar o sevgiden, o duygudan çok kaçtı.
Aklına yatmayan, doğru gelmeyen ne çok şey vardı.
Kafası sürekli “git” derken, kalbi her defasında “bir kez daha…” diye fısıldıyordu. Kaç kere teslim etti kendini ona? Bedenini, ruhunu, düşüncelerini… Belki yanlış, belki yasaktı…
Ama o sıcaklığı, o sarılışı, o bakışı… İnsan bazen doğruyu değil, yaşadığını hissettiren şeyi seçiyordu. Masasının çekmecesindeki eski mektupları hatırladı. Kalkıp mektupları aldı. Ona yazdığı, ama çoğunu asla göndermediği mektuplar…

Birinde şöyle yazmıştı:

“Seni seviyorum demem yasak biliyorum ama içimdeki bu ateş hiç sönmüyor. Bana sadece bir kez ‘geldim’ de, dünyayı yakacak gücü bulurum.”

Başka bir gün şöyle:

“Kaçmak istiyorum bazen… Ama senden değil. Kendimden, korkularımdan, yanlış zamanda karşına çıkmış olmaktan. İçimdeki karanlığa el uzatan tek kişi sensin.”

Ve son yazdığı o mektupta:

“Biz olmayız biliyorum. Olursak yanarız, olmazsak içimiz yanar. Ama ne garip, yine de seni isteyişim hiç azalmıyor.”

Mektupları düşünürken yutkundu. Hazine gibi sakladığı fotoğrafları, mektupları ve kitabıda çöpe attı. Yasak olduğunu çok geç fark etmişti. Ayrılık bu fark edişte gelmişti. Kar hâlâ yağıyordu. Belki de o kar, içinde aylardır biriken külü sessizce örtüyordu.  Kar yavaşlamıştı artık. Tıpkı kalbinin içinde süren fırtınanın da yavaşlaması gibi. Onu nasıl bıraktığını düşündü.
Sessizliğini, ortadan kayboluşlarını, hep yarım gelmesini… Sonunda kendisinin de yarım kalmasını. Kendisine ait olan sevgiyi başkasına verirken nasıl tükendiğini, kimin onu tamamlamadığını, kimin onu eksilttiğini ve kimin asla gelemeyeceğini hatırlatan bir gölgeydi.

Pencereyi araladı. Soğuk hava yüzüne vurdu, ama bu kez üşütmedi.
Kar taneleri avucuna düştü; hepsi birbirinden farklıydı, ama hepsi aynı sessizlikle eriyordu.

Kendi kendine mırıldandı:

“Belki de kış uykusuna yatan kalpler, baharı beklemek için uyur.
Ben artık senin baharını beklemeyeceğim. Sevilmeyi beklemeyeceğim.
Kendi baharımı kendim getireceğim.”

Bu cümle dudaklarından dökülürken, içinde bir yer hafifledi.
Sanki yıllardır taşıdığı görünmez yük omzundan kaydı gitti.

Onun varlığı değil, yokluğu iyileştirmişti onu.
Gitmesi değil, hiç gelememesi öğretmişti.

Son kez sokağa baktı.
O köşe artık bir “bekleyiş” değil, bir “hatıra”ydı.
Soğuk gecelerde üşütmeyecek kadar uzakta, kalbini acıtmayacak kadar geride bir hatıra…

Kar yağmaya devam etti. Ama bu kez o kar, içindeki acıyı örtmek için değil;
yeni bir sayfanın üstüne sessizce beyaz bir başlangıç çizmek için yağıyordu.

Kendine döndü, ışığı kapattı, derin bir nefes aldı. Fakat içinin kuytusunda hâlâ yanıyordu. Aklına geldikçe kalbi sızlıyordu. O soru hiç gitmiyordu: Bu kadar saf sevmeyi kaybettiği an ne zamandı?

 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Zeliha Karakuş Merhaba, ben Zeliha. Kelimelerde kendini arayan, yollarda nefes alan, denizin kıyısında kendine biraz daha yaklaşan bir kadın… Öğretmenim; hayatımın büyük kısmı öğrenmek, öğretmek ve insan hikâyelerini anlamakla geçiyor. Okumayı, düşünmeyi ve içimdeki sessiz odaları keşfetmeyi seviyorum. Son yıllarda içsel bir yolculuğun tam ortasına düştüm. Bazen yara alan, bazen yeniden doğan, bazen de sadece “durup” kendini dinleyen biri oldum. Fotoğraf çekerim; ışığın, gölgenin ve anların içindeki duyguları yakalamayı severim. Yazmak benim için hem iyileşme hem de kendimi bulma alanı. Duygularımı, düşüncelerimi, bazen de içimdeki fırtınaları saklamadan dökerim satırlara. Kendimi keşfetme, dönüşme ve yeniden kurma sürecindeyim. Hayatın bana öğrettiklerini biriktiriyor; kimi zaman küçük bir not, kimi zaman uzun bir iç döküş, kimi zaman da bir hikâyeye dönüştürüyorum. Bu sayfada; iç sesimi, arayışlarımı, kırılmalarımı, iyileşmelerimi ve büyümelerimi bulacaksınız. Belki kendinizden bir şeyler de görürsünüz… Çünkü hepimizin yolculuğu birbirine bir yerlerden dokunuyor.