Yolculuk 3. Bölüm

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Her yolculuk bir imtihandır.

2 Mayıs 2026 - 22:30
2 Mayıs 2026 - 22:30 ⏱ 14 dk Okuma Süresi
 5  43
Yolculuk 3. Bölüm
Her yolculuk bir kavram arayışı ve kendini bulma çabasıdır.

Bugün biraz daha kırgın uyandım sabaha. Zaten her gün biraz daha çöktüğünü hissedebiliyordum bedenimin. Her yer rengârenk ve cıvıl cıvıldı. Kuşlar ötüyor, kuzular meleşiyor, çicekler açıyordu ama ben tüm güzelliklere rağmen bir türlü mutlu olamıyordum, hep bir tarafım eksik kalıyordu...

Ailece yaptığımız kahvaltıdan sonra balkona çıkıp hava almak ve kendime gelmek istiyordum. Karşımda tüm heybetiyle bana bakan Erek Dağı'nın fısıldayacakları vardı anlaşılan. Adeta "Bana bak adam, ben senden daha yaşlıyım, nice depremler, savaşlar, yağışlar, seller gördüm, tüm bunlara rağmen hâlâ dimdik ayaktayım" diyordu; yaşama sevincini ve geleceğe dair umutlarını bir bir yitirmek üzere olan bana "Düştüğün yerden kalk ve yoluna daha inançlı ve kararlı bir şekilde devam et!"diye serin esen rüzgârla birlikte kulağıma fısıldıyordu.

Bir müddet Said Nursî gibi âlimleri,  Allah dostlarını misafir etmiş Erek Dağı bugünkü yolculuğumun ilk durağıydı.

Aramızda birkaç kilometre mesafe vardı, buna rağmen tüm heybetiyle karşımda duruyordu. Bahar gelmiş, havalar ısınmış, ancak üzerindeki kar kütlesi hâlâ yerinde duruyordu. Bu dağ o kadar soğuğa, toprağını ezip geçen insana, üzerindeki kara, sağdan soldan üstten atılan çöp yığınlarına rağmen şikâyet etmiyor, heybetini kaybetmiyordu. Üstelik kar kütleleri havalar iyice ısınınca eriyip hayvanlar, insanlar ve bitkiler için âb-ı hayat sunan bir çeşmeye dönecekti. Dağ, taş, ağaçlar, çiçekler, böcekler, kuşlar...Her birinin bir vazifesi ve mürebbibi vardı. Dağlar sadece yere çivilenmiş, depremlerin etkisini en aza indirmek için görevlendirilmemişti, onun bir vazifesi de insanlara yaşam sunan suyun kaynağını üzerinde taşımak ve vakti gelince o suları derelere, ırmaklara, barajlara, yer altı kaynaklarına akıtmaktı. Yükü ağır olmasına rağmen, şikâyet etmiyor, aksine Rahmet-i İlahi'ye vesile oluyordu. Benim de yüküm ağırdı, dağlar kadar olmasa da.

ALLAH (cc) Hâşr suresi'nde, 21. ayette dağların bile altına girmekten korkttuğu yükün ağırlığını şöyle buyurmuştur: "Eğer biz bu Kur’an’ı bir dağın tepesine indirseydik, sen onu Allah korkusundan başını eğip paramparça olduğunu görürdün. Biz bu misâlleri insanlara veriyoruz ki, etraflıca düşünüp gerekli dersi alsınlar."

Evet, şu anda sabrederek yoluma devam etmemi Kur-an ayetlerinin bir parçası olan dağlar söylüyordu. Dağların bile altına girmekten korkttuğu bu sorumluluğu insan olarak ben de almıştım. Ok yaydan çıkar gibi, söz ağızdan çıkmıştı Elest bezminde, yaratılan tüm ruhlar Kalû belâ, yani; "Evet, Sen bizim rabbimizsin." demişlerdi. Bizler verdiğimiz bu sözün imtihanını vermek için bir müddet dünyada kalacaktık. Sözünün gereği gibi yaşayanlar mükâfât görecek; gereği gibi yaşamayanlar ise imtihan sonucunda cezaya çarpıtılacaktı. Bu ağırlık hem bedenimi hem de ruhumu yorarken; "Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır." (İnşirâh suresi). Allah hiç kimseye taşıyamayacağı yük yüklemez. (Amennerresulü). Bu ayetler ezberlemek için kafa patlattığım ve nihayetinde dilime pelesenk olmuş, her sıkıntıda, her çıkmazda, her yorgunlukta okumayı âdet hâline getirdiğim, bana maddî ve manevî güç kazandırdığına iman ettiğim ve şahit olduğum güzel duâlardı.

Yine ruhum ferâhlamıştı biraz da olsa, hem ders almıştım hem de bugün beni ayakta tutacak dozu...

Bu kısa tefekkürden sonra yine attım kendimi dışarıya. Bu sefer eski okulumun yolunu değil, başka bir yerden gitmeyi tercih ettim Elimde tespih, dilimde zikir vardı. Lâ ilahe illallahu'l-Fettah. Lâ ilahe illallah'ul-Tevvab.

Lâ ilahe illallah'ul-Vehhab.

Lâ ilahe illallah'ul-Rezzak...

Sırayla dönüyordu tespih elimde peşi sıra gelen bu zikirlerle. Rahman ve Rahim, Hay ve Kayyum olan Rabbİm yaşattığı onca zorlukla birlikte beni duâlar vesilesiyle kendine çekmişti. Duâsız yapamıyordum artık. Özellikle çarşı pazara çıkınca mutlaka duâlarla çıkardım. Zira ortalık hem gözün hem gönlün kolaylıkla kayabileceği manzaralarla doluydu... Elimdeki tespih zikrime vesile olduğu gibi, dilimden düşmeyen dualarda Rabbime yönelmeme, Onu (cc) hatırımda tutmaya vesileydi. Zira Onu her daim anan kolay kolay günaha, hataya düşmezdi. Aslında sohbet edecek kimsem yoktu; zira yıllarca şehir dışında yaşamıştım, eski dost ve ahbaplar ya dünyalarını değiştirmişti ya da memleketlerini...

Merkeze doğru giderken kendimi yorgun ve sanki aniden düşecekmiş gibi hissettim, o an anladım ki düşük olan kan değerlerim tansiyonumu yine düşürüyordu. Daha önce uğradığım çiğköftecide yemeğimi yedikten sonra eve dönüş yoluna girdim. Uzun yıllarıma şahit olan bu caddede iki dostum, sırdaşım vardı. Hem dinlenmek hem de sohbet edip dualarını almak için dükkânlarına uğradım. Saim abi ve kardeş gibi sevdiği ortağı bu dükkânda çok güzel ağırladılar beni. Saim ve Rüstem abiler karşılıklı olarak aynı ismi taşıyan dükkânlar açmışlardı. Her ikisinde de Beyda market tabelasını görünce içimden acaba demeden duramadım. Ancak işler düşündüğüm gibi değilmiş, abiler siparişlere yetişkeyince bir şube daha açmışlar ve böylelikle iki koldan hizmet sunuyormuşlar.

Önce beni Saim abi davet etti, görüşmeyeli 13 yıl olmuştu, yine de hem dükkânından hem de simasından tanımıştım onu. Çay teklif etti, elimde su olduğu için kabul etmedim. Sohbet, muhabbet...Eskiler ve yeniler...Aile, çoluk-çocuk deyince ister istemez eski sayfalar açıldı. Olanları öğrenince;

"Vay dostum, vah kardeşim, demek ki o kadar zor geçen çocukluk ve gençlik yetmiyormuş gibi şimdi de evliliğinde de rahat yüzü görmedin, öylemi?" derken, bir yandan da nemli gözlerle perişan hâlime, dağınık saç ve sakalıma bakıyordu.

"Allah sabır versin kardeş. Herkesin bir imtihanı var, senin de buymuş demek ki. Sen okumuş adamsın, okul, medrese görmüş adamsın, biliyorsun ki; Allah dilemezse hiç kimse insana fayda vermez ve yine Allah dilemezse hiç kimse insana zarar veremez. Her şey Allahın emriyle ve izniyle olur. Sabret, bak geçmişte peygâmberler bile türlü türlü zorluklarla imtihan edilmişler. Ama bu imtihana sabredenler kazanmış, isyân edenler de kaybetmişlerdir. Sen sabret ki, kurtuluşa eresin!"

Ahiret dostlarım, ihvân kardeşlerim hiçbir zaman bana doğru yoldan ve doğruluktan başka bir şey tavsiye etmediler. Bugün hâlâ onlara selâm verebiliyorsam, bu güzelliklere vesile oldukları içindir.

Saim abi çok üzülmüştü ancak neredeyse ağlayacak gibi olduğumdan kendini tutuyordu.

Sarılıp duasını aldıktan sonra caddenin karşı tarafındaki Rüstem abi'ye de uğramasam ayıp olurdu. Her ikisinin de üzerimde emekleri çoktur. Rüstem abi diğer ortağına göre biraz daha çökmüştü. Selamlaşıp içeri girdiğimde o da tanımıştı beni. Oturduğu yüksek tabureye beni yönlendirirken, "Estağfirullah abi, orası tezgâh ve senin yeriné deyince; "Biz hem dünyada hem ahirette kardeşiz. Bu dükkanın da sahibi değil, emanetçisiyiz" deyince Rüstem abinin o eski mütevâzı hayatından taviz vermediğini bir kez daha gördüm. Hayatıma giren her insan ve yasadığım her bir olay yolculuğumun bir parçası olmuştu: Kimi Allah'ın gönderdiği imtihan vesilesiydi kimi hayata yeniden bağlanmamı sağlayan güzel yürekli insanlardı. İşte bu gönül adamları bugün yine sabretmemi, doğru yoldan ayrılmamamı, dünyanın geçici lezzetleri uğruna ebed yurdu ahiretimi mahvetmememi öğütlüyor ve art arda güzel duâlar ediyordu.

Allah'a binlerce kez şükürler olsun ki, hayatım boyunca kötü ve kötülüğe sevk eden insanlarla arkadaşlık kurmadım!

Sevgili okuyucu, buraya özellikle her namazından sonra okumayı alışkanlık haline getirdiğim bir duayı bırakıyorum, belki bir gün bu duâ ile duâ etmek istersin:

"Ya Rabbi!

Dünyada da ahirette de beni sevdiklerinle; Salih ,sâdık, zâkir ve şâkir kullarınla birlikte hâşreyle."

Sohbet ve havada uçuşan dûalarla birlikte üzerinde dumanı tüten çayımızı içerken; selâmsız sabahsız bana doğru gelen birini gördüm. Hareketleri çok tuhaftı. Müşteri olmadığını Rüstem abi "oğlum" deyince anladım.

Tanışmak istedim ürkek bir şekilde elimi uzattığım bu gençle. Daha selâm vermeden bir tuhaflık sezmiştim onda. Konuşmanın ilerlediği sırada yanılmadığımı anladım.

Adı Yusuf. Yaşı 25. Ortaokul sıralarında türlü türlü yaramazlıklar ve akabinde sigarayla başlayan, uyuşturucu ile devam eden alışkanlık ve girdiği bataklık yüzünden aklını yitiren, önce babasının sevgi, sabır ve mücadelesiyle sonra da antidepresanlarla ayakta durmaya çalışan genç bir adam... Hastalığı yüzünden ortaokulu bırakmış, askerliğini aldığı çürük raporu ile yapamamış ve evlenip yuva kuramamış Yusuf!

Aslında çok zekiymiş, ancak uyuşturucu onun da ailesinin de hayatını karartmıştı. Rüstem abi, her ne kadar abini zorlama, dese de her defasında bana "Abi sen ne iş yapıyorsun, öğretmen misin?" diye sorup biraz dinlendikten sonra bu seferde "Abi ne okudun?" diye sorup tekrar bir müddet bekliyor ve yine "Abi sen kimsin?"  diye sorularını arttırıyordu.Ben huyuna, suyuna göre gidip cevap versem de, zavallı Yusuf aynı soruları bir daha bir daha soruyordu. Rüstem abi, onu zorla benden uzaklaştarırken, gözlerimin nemlendiğini, boynumun çaresizce eğildiğini görüp "Bu da bize hem Allahın emaneti hem de imtihanı. Çok şükür!." deyince kısa bir süre önce kaleme aldığım, "Erenlerin Sofrasında Yeşeren Ümitler" adlı romanımda konu edindiğim ve Yusuf gibi kötü arkadaş ve yanlış kararlar sonucu hayatı kararan Selim geldi aklıma. Evet sırf çocuk ve gençlerimizin hayat yolculuğunda doğru arkadaşlar bulmalarına ve doğru kararlar alarak hareket etmelerine bir nebzede olsa katkım olsun diye yazmıştım, ancak bu adı güzel yüzü güzel ama bahtı kara delikânlıyı görünce daha çok çalışmam, daha çok kalbe dokunmam gerektiğini bir kez daha anlamış oldum. Bu iş bir tane kitap çıkarmakla olmayacak kadar büyümüştü artık. Her ne olursa olsun daha çok Yusuf'a ulaşmam gerekirdi.

O anki hüznümü bir anda dağıtmıştı Rüstem abi'nin metanetli duruşu!

Tekrarladı yine sadece dişleri görünecek kadar tebessüm ederek; "O benim hem emanetim hem de imtihanım."

Son zamanlarda yaptığım işleri anlatıp kitapların adreslerini de gösterdikten sonra helalleşerek ve karşılıklı dûalarla ayrıldım ordan.

"Bugünkü kısa süren yolculuğumda ne öğrendin," diye sorarsanız "Sabrı, şükrü, tüm zorluklara rağmen hayatın bir nefes alıp verme süresi kadar da olsa yaşamaya değer olduğunu öğrendim" derdim.

Ben de Yusuf'u yoldan çıkararak bu hâle getiren vicdansız çetelerle karşı karşıya geldim, onlardan biri olmayı kabûl etmediğim için çok dayak yedim, dayak attım. Yusuf'un hayallerini, gençliğini, umutlarını çalan bu zihniyet hâlâ okullarımızda, mahalle ve sokak kenarlarında zehir saçmaya devam ediyor! Ben iki grup arasında tercihimi mütedeyyin insanlardan yana kullanmasaydım, şimdi Yusuf'tan daha beter bir hayatın kurbanı olarak hem kendime hem de aileme çok büyük zararlar vermiştim. Bugün her ilde, her mahallede iyilerle tanışıp kısa zamanda anlaşıp kaynaşıyorsam, o gün tüm zorluklara ve zorbalıklara rağmen tercihimi iyilerden ve iyliklerden yana kullandığım içindi.

Tanıştığım o güzel insanlar bana her zaman şöyle derdi: "Âlimle oturup kalkarsan âlim olursun. Zalimle oturup kalkarsan zalim olursun!"

Ve yine Peygâmber Efendimiz'den öğrendiğim şu hadis-i şerifleri ömrüme ışık oldu: "Kiminle arkadaşlık ettiğinize dikkat edin. Bülbül güle, karga çöplüğe götürür. Bu dünyada kimi severseniz, ahirette de onlarla birlikte hâşrolunursunuz."

Evet, tabii ki gözlerimi dünyaya açtığım günden beri gün yüzü görmemiştim, bu doğru. Ancak ömrüm boyunca yanlış insanlarla oturup kalkmamıştım. Eşkiyayı Evliya yapan yollarla yolcularla hâşir- neşir olmuştum. Bu güzel insanlar sayesinde ne beni uçurumun kenarına getiren sebeplerden dolayı bir kez olsun intihar etmeyi düşündüm ne de olağanüstü zorluklarla mücâdele azmimi kaybettim. Beni birçok insandan ayıran en önemli özellikler bunlardı.

Defalarca kırılmış ve kırıldığım yerden filizlenerek yeniden çıkmayı başarmiştım imtihan sahasına, başka bir deyişle er meydanına!

Yaşadığım zorlukların ne tarifi mümkün ne de sabrı...

Eyyüb değildim, nerede biter sabrım bilemem.

Yusuf değilim, kör kuyularda ne kadar hayatta kalabilirim bilmiyorum.

Peygâmber Efendimiz gibi ne kadar hicret edebilirim küfür, günâh ve imansızlık bataklığından ve bu imanını şeytanın eline bırakanlardan, onu da bilemiyorum, doğrusu.

Bildiğim tek şey varsa, o da her insan gibi ben de bir garip yolcuydum ve bir yolculuğun içindeydim.

Bu yolculukta iyiyi ve iyi insanları da gördüm kötüyü ve kötü insanları da.

Ve bu öğrenme süreci yolculuk sona erinceye kadar devam edecek...

Bu yeni yaşım bana çok şey öğretti. Hareketlerim kısıtlandı. Başımla birlikte dizlerinin de ağrımaya başladı...Dünyaya olan sevgimin nefrete dönüştüğünü meselâ; her insana kolay kolay güvenmiyorum artık. Adımlarımı daha temkinli atmaya başladım...Sen iyileşmek istemedikçe hiçbir doktor ve ilaç seni iyileştiremez!

Verdiğin her kararın hem bu dünyada hem ahirette mutlaka bir karşılığı olduğunu...

Bu fâni ve fenâ dünyanın iyilere fazla geldiğini...

Allah'ın sevdiği kullarına sıkıntı verdiğini...

İnsanın gerçek dostu ve yardımcısının yalnızca Allah olduğunu...

Hiçbir kulun Allah kadar cömert ve merhametli olamayacağını...

Her zorlukla birlikte mutlaka bir kolaylığın da olduğunu...

Her zerresiyle kulun yalnızca Allah'ı sevmesi ve yalnızca Onu razı etmesi gerektiğini...

Gerçek dostluk ve aşkın yalnızca Allah'a yaklaştıran bir dostluk ve aşk olabileceğini...

Hastalık ve zorlukların Allah'a yönelmek ve çokça zikreden kul olmak için bizlere verildiğini...

Zulüm ile abad olanların sonunun berbat olduğunu...

Sadece Musa'dan yana olmanın savaşı kazandıramayacağını...

Savaşmanın da gerektiğini...

Zorluk ve mücâdele olmadan hiçbir şeyin elde edilemeyeceğini...

İman etmedikçe cennete giremeyeceğimiz, birbirimizi sevmedikçe de gerçek anlamda iman etmiş olamayacağımızı...

Kalbin tasdik etmediğini dilin söylemesinin hiçbir anlamı olmadığını...

Sevgisini iddia edenin ispatla yükümlü olduğunu...

Hiçbir amelin birlik ve beraberlik içinde yaşamaktan daha güçlü olmadığını...

Bu geçici dünyaya sadece bir ahiret tarlası olarak bakmadıkça gerçek manada huzura eremeyeceğimizi...

Kendi nefsimize sahip çıkmadan başka insanların hayatlarına iyillikerle, güzelliklerle dokunamayacağımızı...

Ve daha neler neler öğretmişti bu yol...

Yolculuk 3. Bölümden...

Not: Bu hikâye'nin devamı gelecektir...

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Abdulaziz ADAKAN Uzun Bir Hikâye, Hayalleri'nin Peşi'nden Koş ve Erenlerin Sofrasında Yeşeren Ümitler adlı eserlerin müellifi. Abdulaziz Adakan, 1985 yılında Van’ın Gevaş ilçesinde, sert bir Şubat soğuğunda dünyaya geldi. Eğitim hayatına Gevaş’ta başlayan Adakan, lise öğrenimini Van Mehmet Akif Ersoy Lisesi Yabancı Dil (İngilizce) bölümünden mezun olarak tamamladı. İlk ÖSS sınavında iki yıllık İlahiyat Fakültesini kazanmasına rağmen, maddi ve manevi imkânsızlıklar nedeniyle bu hayalini gerçekleştiremedi. Çocukluğundan beri yakasını bırakmayan sağlık sorunları nedeniyle eğitimine uzun bir ara vermek zorunda kalan Adakan, içinde ukde kalan üniversite hayalini yıllar sonra Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Turizm Rehberlik bölümünü okuyarak gerçekleştirdi. Birden fazla ajanstan farklı diziler için oyunculuk teklifi almasına rağmen manevî sebeplerden ve bu sektörün ahlâkî değerlerden gün be gün uzaklaşması nedeniyle bu teklifleri reddedip sektörden uzak durmayı tercih etti. Şu anda memleketinden uzakta, inşaat sektöründe çalışmakta olan Adakan, zorlu çocukluk, gençlik ve evlilik dönemlerine rağmen sevgi, umut ve mücadeleyle dolu yaşamından ilham alarak kalemini edebiyat dünyasına adadı. Hem yaşadığı feci bir kaza nedeniyle ulaşamadığı çocukluk ve gençlik hayallerini hem de gerçek yaşam öyküsünü eserlerine yansıtan Adakan, yazın dünyasına güçlü bir giriş yaptı. 2025 yılında yayımladığı ilk romanı Uzun Bir Hikâye ve ilk hikâye kitabı Hayallerinin Peşinden Koş ile edebiyat dünyasına adım atan yazar, kalemiyle ilham vermeye devam etmektedir. Ayrıca, yazmakta olduğu yeni eserleriyle de edebiyat yolculuğunu sürdürmektedir. Yazdığı eserler'le gönül'den gönüle köprüler kurmayı hedefleyen Adakan,Uzun Bir Hikâye, Hayalleri'nin Peşi'nden Koş ve Erenlerin Sofrası'nda Yeşeren Ümitler adlı kitaplarla Manevî Edebiyat'a Katkı ödülüne layık görülmüştür. Hâlâ yazmaya devam ettiği eserlerle edebiyat yolculuğuna kararlılıkla devam etmektedir. Abdulaziz Adakan, 2025 yılı itibarıyla Fikirizleri.com platformunda köşe yazarı olarak yer almakta ve yazılarıyla okurlarına dokunmaktadır. Son olarak Adakan, hayatını özetlerken şu sözleri dile getirmektedir: "Hâlâ nefes alıp verebiliyorsam, bunu sevgiye ve inanca borçluyum."