KISA YÜRÜYÜŞ

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Varlıklı ama ruhsuz bir evliliğin kıskacında sıkışan Markel, monoton hayatının kaçışını orman yürüyüşlerinde ve doğa hayallerinde arar. Bir sabah ormanın derinliklerinde, kasaba kurallarına aykırı şekilde tek başına dolaşan, gizemli ve büyüleyici bir kadınla karşılaşır. Kadının olağandışı varlığı ve mesafeli tavırları, Markel'de önüne geçilemez bir merak ve tutku uyandırır. Evliliğindeki soğukluktan kaçarken kendini bu esrarengiz kadının peşinde bulan Markel, gün batımında göl kenarında buluştuğunda, gerçekliğin ötesinde ve geri dönüşü olmayan karanlık bir sırrın içine çekilecektir.

21 Ağustos 2026 - 16:34
21 Ağustos 2026 - 16:34 ⏱ 14 dk Okuma Süresi
 0  28
KISA YÜRÜYÜŞ

Markel gözlerini açtığında içeri gün ışığı doluyordu. Başını çevirdiğinde güzel karısını hâlâ mışıl mışıl uyurken buldu. Uyurken bir melek kadar güzeldi. O her zaman melek gibiydi. Uzun ve dalgalı sarı saçları, bebek gibi taze ve kusursuz bir yüzü, incecik beli ve kadife gibi bir sesi vardı. Ama ona aşık olmak için tüm özellikleri bunlar değildi. Markel karısının alnına bir öpücük kondurdu ve yataktan çıktı. Önce ayılmak için yüzünü yıkadı, sonra uşağının hazırladığı sabah kahvesini içmek için üzerinde sabahlığıyla salona indi. Kahvesini yudumlarken bir yandan da gazeteye göz gezdirdi. Sonra kahvesini yarıda bırakıp tekrar yatak odasına çıktı ve üzerini değiştirdi. Her zamanki gibi sabah yürüyüşüne çıkacaktı. Bahçeden çıktı ve yürümeye başladı. Kasabanın yolundan çıkıp toprak yola girdi ve ormana doğru ilerledi. Orman yolunda yürümeyi daha çok seviyordu. İnsanlardan, gürültüden, her şeyden uzak, doğayla iç içe... Sonuçta insan da doğanın bir parçasıydı ve ormanda yürürken kendisini ait olduğu yerde hissediyordu.

​Doğanın bir parçası olduğunu hatırlıyor, hatta tamamen ona ait olmak için yaban hayatı yaşamayı bile düşünüyordu. Ama elbette bunu yaparsa hayatta kalamazdı. O burada yaşayamazdı, en fazla birkaç gün dayanabilirdi. Çünkü hayatta her şeye sahip olarak, hiçbir iş yapmadan, yalnızca emirler vererek yaşamıştı. Burada kime emir verecek, işlerini kime yaptıracaktı ki? Bunu gerçek hayatta yapamayacağını biliyordu. Bu yüzden bunu sadece düşlerinde yaşıyordu. Geceleri uyumadan önce kendisini bu ormanda yaşarken hayal ediyordu. Hayallerinde ormandaki gölün yanında küçük bir kulübesi ve kulübenin içinde birkaç eşyası oluyordu. Beslenmek için ise bir sürü bitki ve meyve... Yalnızca bunlarla beslenmiyordu. Hayvanlarla konuşuyor, onlarla arkadaşlık yapıyordu. Doğanın ta kendisi oluyordu. Bir süre sonra uykuya dalıyor, uyanınca da bütün hayalleri yok oluyordu.

​Biraz sonra hayallerini başka bir şey bozdu. Durdu. Karşıda, ağaçların arasında biri vardı. Ağır adımlarla yürüyordu. Markel kaşlarını kaldırdı. Bu bir kadındı ve tek başına bu ormanda yürüyüş yapmaya gelmişti. Buna şaşırdı çünkü kasabanın kuralları gereği kadınlar asla tek başlarına dışarı çıkmazlardı. Markel kadının olduğu yere doğru ilerledi. Kadın hâlâ ağaçların arasında yürüyordu. Markel ise yoldaydı. Kadın ilk bakışta bir hayaleti andırıyordu. Üzerinde uzun, siyah tül bir elbise vardı ve yere kadar uzanan siyah saçları vardı. Markel kadının yüzünü çok merak ediyordu. Ona seslendi:

​— Affedersiniz, bakar mısınız?

​Kadın durdu, ağır ağır başını çevirip ona baktı. Markel şaşkınlıkla donup kaldı. Kadının saçları ve elbisesi ne kadar siyahsa yüzü o kadar aydınlıktı. Resmen parıl parıl parlıyordu. Bakışları kalbini delip geçiyordu. Markel'in midesi yanmaya başladı. Kadın ona cevap vermedi. Markel yoldan çıkıp ağaçların arasına daldı ve kadına biraz daha yaklaştı.

​— Sakıncası yoksa size eşlik edebilir miyim? Yalnız yakalanırsanız ceza alabilirsiniz. Bunun olmasını istemem.

​Kadın gülümsedi ve başını "evet" anlamında salladı. Sonra önüne döndü ve yürümeye devam etti. Markel de onun yanında yürüyordu.

​— Buraya her gün geliyorum ama sizi ilk kez görüyorum. Siz düzenli olarak mı geliyorsunuz?

​— Bazen, dedi kadın. Ses tonu Markel'in kalbine ok gibi saplandı.

​— Öyle mi? Ben aslında her gün geliyorum, yalnız...

​— Öyle mi?

​— Eğer isterseniz bundan sonra yürüyüşe beraber çıkabiliriz.

​— Eşiniz sizinle gelmiyor mu?

​Markel durakaldı. Kadına evli olduğunu söylemeyecekti. Bunu yapsaydı kadın zaten bir süre sonra öğrenecekti çünkü burası küçük bir kasabaydı ve hiçbir şey gizli kalmıyordu. En azından ortaya çıkana kadar bu melek gibi kadınla beraber olabilirdi. Ama belli ki kasaba onun sandığından daha küçüktü. Kadın onun evli olduğunu zaten biliyordu.

​— O biraz şey... Böyle şeyleri sevmez, daha çok uyumayı sever.

​— Siz uyumayı sevmez misiniz?

​— Severim tabii. Aslında bu biraz saçma bir cümle oldu. Uyumadan yaşayamayız sonuçta.

​— Ben yaşayabilirim, dedi kadın ona bakıp gülümseyerek.

​Markel kadına baktı, bilinçsizce sırıttı ama bir yandan da kadının ne demek istediğini anlamaya çalışıyordu. Kadın gayet dinç ve sağlıklı görünüyordu. Uyumayan bir insan böyle görünemezdi.

​— Nasıl yani? Siz uyumadan kaç gün dayanabiliyorsunuz?

​— Ben hiç uyumam, dedi kadın ve tekrar önüne döndü.

​Markel kahkaha attı.

​— Evet, bu çok komikti, diye geveledi ama kadın bunu umursamadı.

​Biraz sonra gölün kenarına geldiler. Kadın ona döndü.

​— Artık eve gitmem gerek.

​— Sizi evinize bırakayım.

​— Hayır, evimi öğrenmeyi istemezsiniz.

​— Neden?

​— Buradan uzaklaşın, dedi kadın ve gölün kenarında yürümeye başladı.

​Markel ise kadının arkasından bakmakla yetindi. Şu an deli gibi merak ettiği şey, kadının son söyledikleriydi. Neden onun evini öğrenmeyi istemeyeceğini söylemişti? Ne saklıyordu? Gizli sırrı neydi? Aile... Markel'in aklına direkt bu geldi. Belli ki kadının korkunç bir ailesi vardı ve Markel'i görürlerse iyi şeyler olmayacaktı. Ya da belki de daha farklı bir sebep... Belki de bu melek gibi kadın bir harabede yaşıyordu ve Markel'in bunu görmesini istememişti. Bundan utanmıştı.

​Markel onun bu isteğine saygı duydu ve onun peşinden gitmedi. Ama onu nasıl unutacağını bilmiyordu. Bir daha ne zaman ve nerede görecekti? Bir daha ne zaman konuşacaklardı? Hiçbir şey bilmiyordu. Bu bilinmezlik ve merak duygusu onu yiyip bitiriyordu. Sadece birkaç dakika önce tanıdığı bu kadını neden bu kadar çok merak ettiğini bilmiyordu. Ne oluyordu böyle? Yoksa hayatının aşkı olduğunu sandığı karısını aldatmak üzere miydi? Yoksa başka birine, hem de hiç tanımadığı bir kadına mı âşık olmak üzereydi?

​Markel derin derin nefes aldı ve kendisini sakinleştirmeye çalışarak oradan uzaklaştı. Eve vardığında karısı yataktan henüz yeni kalkmıştı. Üzerini değiştirmiş, saçlarını yapmış, şimdi de makyajıyla ilgileniyordu. Markel onun makyajsız, doğal hâlini daha çok beğeniyordu ama karısını doğallığa asla ikna edemiyordu. Makyajdan asla vazgeçmiyordu. Markel de üzerini değiştirdikten sonra beraber kahvaltı sofrasına geçtiler. Karısı sofrada bir yandan kahvaltısını ediyor, bir yandan da magazin dergilerine göz gezdiriyordu. Markel'in yüzüne bile bakmıyordu.

​Markel sabah yürüyüşündeki kadını hatırladı. Hâlâ onu düşünüyordu. Onu bir türlü aklından çıkaramıyordu. Onu bir daha nasıl bulacak, bir daha nerede görecekti bilmiyordu. Kadın ona bazı sabahlar yürüyüşe çıktığını söylemişti ama Markel oraya her sabah gitmesine rağmen onu ilk kez görmüştü. Ayrıca kadın, evini öğrenmemesi için onun gitmesini beklemişti. Markel bundan sonraü rotasını değiştirecekti. Artık göl kenarına gidecekti. Kadın muhtemelen oralarda bir yerlerde yaşıyordu.

​Tüm dikkatini karısının sesi bozdu:

​— Bugün alışverişe çıkacağım, uşağa biraz para ver.

​Markel göz ucuyla ona baktı.

​— İyi de daha üç gün önce çıktın alışverişe.

​Karısı başını dergiden kaldırıp ona baktı. Meydan okuyan bir bakıştı bu. Karısı ne kadar güzelse, ne kadar saf ve masum görünse de karakteri bunun tam tersiydi. Ama Markel güzelliğinden ve zarafetinden dolayı, yanına yakıştığından ve kendisine uygun bir eş olduğundan dolayı onunla evliliğini sürdürüyordu. Aksi hâlde beraber bir hayat yaşanacak bir insan kesinlikle değildi. Ama Markel buna katlanmak zorundaydı. Sonuçta bu onun için bir itibar meselesiydi. Onu sırf güzelliğinden ve zarafetinden dolayı seviyordu. O kadar uyurken daha saf ve masum oluyordu. Markel onun her zaman uyumasını, hiç uyanmamasını diliyordu ama bunun için onun ölmesi gerekirdi.

​— Ne zaman ne yapacağımı sana soracak değilim, dedi karısı diklenerek.

​Markel derin bir iç çekti. Buna verecek tek bir cevabı vardı:

​— Nasıl istersen.

​Karısı onun yüzüne bile bakmadan kahvaltısını bitirdi. Sonra hazırlanıp evden ayrıldı. Markel ise kalan tüm günü şöminenin başında şarap içerek geçirmişti. Havanın kararmaya başladığını ise hizmetçiler akşam yemeğini hazırlayınca fark etmişti. Ama karısı hâlâ eve gelmemişti. Markel karısının nerede olduğunu sorunca hizmetçilerden biri onun şehirde kadın arkadaşlarıyla akşam yemeği yediğini, bu yüzden Markel'in bu akşam yemekte yalnız olacağını söylemişti.

​Markel bilinçsizce sırıttı. Onu her zaman sofrada görmek isteyen ama bu akşam ondan habersiz bir şekilde arkadaşlarıyla randevuya çıkan bu kadına artık katlanmak zorunda olmadığını anlamaya başladı. Ondan daha anlayışlı, daha kibar, daha nazik kadınlar vardı. Markel artık bu evliliğe tahammül edemiyordu. Ne diye başkalarına gösteriş yapmak için onu para kasasından başka bir eşya olarak görmeyen bir kadına katlanmak zorundaydı ki? Buna katlanmayacaktı. Bu işi bitirmeye karar vermişti.

​Gece olduğunda yatağına girdi. Karısı da yatak odasına girdi ve elindeki alışveriş poşetlerini bir kenara bırakıp üzerini değiştirdi. Markel ile hiç ilgilenmedi. Banyoya girdi, duş aldı ve sonra odaya, yatağa girdi. Markel bütün gece uyumadı. Sabah olması için sabırsızlanıyordu. O göle gidecek ve o kadını bulmaya çalışacaktı.

​Gün ağarmaya başladığında Markel yataktan çıktı. Karısı hâlâ uyuyordu. Sabah kahvesini bile içmeden, sadece yüzünü yıkayıp yürüyüş kıyafetlerini giydi ve evden ayrıldı. Orman yoluna girdiğinde gölü görelim diye etrafına çok dikkatli bakıyordu. Kadını gördüğünü hatırladığı bir yere gelmişti. Patika yoldan çıkıp ağaçların arasına daldı ve yürümeye devam etti. Kadın ile buradan ağaçların arasında dümdüz yürüdüğünü hatırlıyordu. Yürümeye devam etti ve sonunda gölü buldu. Etrafına bakındı ama kadın ortalıkta görünmüyordu.

​Biraz sonra omzuna dokunan bir elle irkildi. Arkasına döndüğünde onu gördü. Kadın orada durmuş, gülümseyerek Markel'e bakıyordu. Markel de ona gülümsedi.

​— Ah, merhaba. Ben şey...

​— Beni arıyordun, diyerek onun sözünü kesti kadın.

​Markel kaşlarını kaldırdı.

​— Aslında evet, sizi arıyordum.

​— İşte buradayım, dedi kadın ve suya doğru yürümeye başladı. Ayak bileklerine kadar suyun içine girdiğinde durup Markel'e döndü ve gülümseyerek devam etti:

​— Evimi arıyordun, öyle değil mi?

​Markel yutkundu. Verecek bir cevap bulamadı. Kadının onu bir sapık gibi görmesini istemiyordu.

​— Ben sadece...

​Kadın ona döndü:

​— Gün batımına kadar burada kalırsan seni evime davet ederim. Bunun için kısa bir yürüyüş gerekecek.

​Markel gözlerini kocaman açtı.

​— Gerçekten mi? diye sordu heyecanla.

​— Tabii.

​— Tamam, tamam. Ben burada bekleyeceğim, dedi Markel sabırsızlıkla.

​Kadın oradan uzaklaştığında Markel arkasından bakakaldı. Neden gün batımını beklemesi gerektiğini anlamamıştı. Gün batımına daha çok zaman vardı ama burada bekleyecekti. Kadın ona evine gitmek için kısa bir yürüyüş gerektiğini söylemişti. Evi buraya çok yakın bir yerde olmalıydı ama Markel etrafında hiçbir ev görmüyordu. Burada göl ve ağaçlardan başka hiçbir şey yoktu.

​Markel bir kenara geçip oturdu ve gün batımını beklemeye başladı. Bu sırada uyuyakalmıştı. Gözlerini açtığında tuhaf bir şey fark etti. Gökyüzü pembemsi bir renkteydi. Bu da etrafın pembe bir görüntüye sahip olmasına neden oluyordu. Markel şaşırdı ama bu muhteşem doğa olayının tadını çıkarmak istedi. Bir süre sonra göl yüzeyi bu kez kırmızıya dönmeye başladı ve kırmızı renk biraz daha koyulaştığında Markel bir şeyler fark etti. Bu sıradan bir doğa olayı değildi. Bu başka bir şeydi.

​Oturduğu yerden kalkıp etrafa bakındı. Her yer kırmızıydı. Göl bile... Bir süre sonra durgun gölde bir hareketlilik oldu. Markel suya biraz daha yaklaşıp göle dikkat kesildi. O sırada suyun üzerine çıkan siyah bir şey dikkatini çekti. Biraz sonra bu şeyin aslında onu evine davet eden kadının ta kendisi olduğunu fark etti. Markel şaşkınlıktan donup kalmıştı.

​— Neler oluyor? diye sordu Markel. Kadının yalnızca başı görünüyordu.

​— Buraya gel. Sadece kısa bir yürüyüş, dedi kadın büyüleyici bir sesle.

​Markel'in aklından bir anda binlerce düşünce geçti. Karısı da bu düşüncelerin içindeydi ama hepsini kafasından silip attı. O kadını istiyordu. Sonunun ne olacağı umurunda bile değildi.

​Markel kan kırmızısı göle girdi. Beline kadar suya girdiğinde başını kaldırıp son bir kez etrafına bakındı. Demek kadının evi burasıydı. Bu göldü ve evine girebilmesi için gün batımı gerekiyordu. Gökyüzü ve göl kırmızıya dönmeliydi. Kadın ancak bu şekilde evine gidebiliyordu.

​Kadının başı suyun altında gözden kaybolduğunda Markel de kendisini suya bıraktı ve o da gözden kayboldu. Artık kırmızı gölde kadının olmuştu. Biraz sonra hava tamamen karardı ve göl de diğer her yer gibi karanlığa gömüldü.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Semina Coşkun Hikâyelerim duygularla oynamayı seviyor...