Solan Gülseren Baharı

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Gülseren kasabasında, çiçeklerin arasından süzülen "remz"ler, yani kulaktan kulağa fısıldanan asılsız zanlar, bir sevdayı yok etmeye yetti. Bahçıvan kızı Feyza; kütüphaneci Sefa hakkında duyduğu o zehirli fısıltılara inanıp sevdasını, gördüğünü sandığı gölgelere kurban etti. Sefa sustu, Feyza uzaklaştı. Aylar sonra döndüğünde bahçeler solmuş, Sefa gitmişti. Feyza; sevdanın sessizlikte değil, şahit olunmayan sözlerin ağırlığında boğulduğunu geç de olsa anladı. Sefa, ardında tek bir cümle bırakmıştı: "Bilmeden fısıldamak, ruhun kendine attığı en büyük düğümdür. "Feyza artık biliyordu; insan, kalbine ektiği yanlış tohumların bahçesinde ömrü boyunca pişmanlık biçerdi.

2 Temmuz 2026 - 18:02
2 Temmuz 2026 - 18:02 ⏱ 8 dk Okuma Süresi
 1  22
Solan Gülseren Baharı
Gülseren kasabasında yayılan asılsız fısıltıların, kütüphaneci Sefa ile bahçıvan kızı Feyza’nın saf sevdasını nasıl bir

Solan Gülseren Baharı

Gülseren; zamanın kendi akışına razı geldiği, dağların serin gölgesinin çiçekli bahçelere bir şal gibi serildiği bir kasabaydı. Burası; her sabah çiğ damlalarıyla yıkanan ıtır kokulu karanfillerin, toprağın huzurla nefes aldığı bir vadiydi. Feyza, bu kasabanın en huzurlu köşesinde, toprakla ve hatmi çiçekleriyle konuşan bir bahçıvanın kızı olarak büyümüştü. Onun dünyası, toprağı havalandırırken duyduğu o kadim hışırtı ve bir çiçeğin açışındaki sessiz gayretle sınırlıydı. Ancak Gülseren’in dar sokaklarında görünmez bir hastalık kol geziyordu: Bilinmeyeni bilmek, görülmeyeni görmek gibi bir kibirle, dudak ucuyla birbirinin kulağına fısıldanan "remz"ler.

​İnsanlar ellerindeki kısıtlı bilgiyle büyük hükümler veriyor, en yakınlarının kalbini bile bir dedikodu rüzgârıyla savurabiliyorlardı. Oysa hakikatin sessizliği, fısıltıların gürültüsünden daha ağırdı. İnsan, kendi görmediğine şahitlik etmemeli; kalbinin derinliklerine dokunmadığı bir meselede hüküm vermemeliydi. Zira kişi, hakkında bilgisi olmayan bir şeyin ardına düşmemeliydi; kulak, göz ve kalp, bunların hepsi işlediklerinden dolayı hesaba çekilecekti. Hakikat ancak tecrübe ile pişer, sabırla demlenirdi.

​Sefa, kasabanın uzak yamacındaki o kadim kütüphanede çalışan, sessizliği bir mabet gibi koruyan bir gençti. Feyza ile Sefa’nın aşkı; kasabanın gürültüsünden uzak, ormanın derinliklerindeki suyun taşlara vuruşu kadar duru, bir çınar ağacının kök salışı kadar sağlamdı. Ancak kasabanın sinsi fısıltıları, suyun bulanması gibi aralarına girmeye başladı. Bir gün bir kadın bir diğeriyle karşılaşmış; görmediği, bilmediği, sadece kendi zannıyla kurduğu bir olayı, sanki gözleriyle görmüş gibi fısıldamıştı. O fısıltı rüzgârla yayıldı; Sefa’nın kütüphane rafları arasında yaptığı sıradan bir hareketi, karanlık bir ihanet kılıfına soktu.

​Feyza, bu fısıltıların odağında kaldı. İnsanlar, onun duyması için seslerini yükseltmeden, "Sana söylemişlerdi, görmedin mi?" diyerek şüphe tohumlarını ektiler. Feyza, sevdiğinin gözlerine bakıp hakikati sormak yerine, o kulaktan kulağa yayılan ve aslı astarı olmayan zehirli "remz"e inandı. Feyza’nın içinde, doğanın saflığına aykırı bir fırtına koptu. Sefa’nın sessizliğini, o fısıltıların bir teyidi gibi okudu. Oysa insan, bir başkasının kalbindeki niyetten habersizken dilini bir kılıç gibi kullanmamalıydı. Kendi görmediği bir şeye, duyduğunu sanıp da şahitlik etmemeliydi; zira bilmeden hüküm vermek, haksızlığın en büyüğüydü.

​Bir akşamüzeri, gökyüzünün kızıla boyandığı, kuşların yuvalarına çekildiği o vakitte Feyza, Sefa’nın karşısına çıktı. Gülseren’in o huzurlu meydanında, mor sümbüllerin arasında, sevdasını o sinsi fısıltıların uğultusuna kurban etti. "Görüyorum," dedi Feyza, aslında hiçbir şey görmediği hâlde, "fısıltıların ardındaki o gölgeyi görüyorum." Sefa şaşkındı; çünkü Feyza'nın konuştuğu şey; kütüphane raflarının tozundan, eski parşömen kâğıtlarının kokusundan başka bir şey içermeyen kendi hayatıydı. Sefa sadece sustu. Çünkü bazen en büyük hakikat sessizliğin içinde gizlenir; bazen de bir kalp, bir başkasının yanılgısını düzeltemeyecek kadar ağırlaşır.

​Feyza, Sefa'yı ardında bıraktı. Kasabanın o yeşil vadisinden, çiçekli bahçelerinden, ormanın o serin gölgesinden uzaklaştı. İçinde bir pişmanlık ateşi, zihninde ise o yanlış duyduklarının acısı vardı. Uzaklara gittiğinde, rüzgârın artık fısıltı gibi değil, bir çığlık gibi estiğini gördü. İnsanlar hep bilmedikleri şeyleri konuşuyor, görmedikleri şeyler için yorum yapıyorlardı. "Bilmediğin şeyin ardına düşme," diyen o kadim öğüt, artık kalbinde bir yara gibi sızlıyordu. Başkasının hayatı hakkında yargı vermek, kişinin kendi hayatındaki nuru söndürmesiydi.

​Aylar sonra Feyza, Gülseren’e döndüğünde o bahçelerdeki çiçeklerin solduğunu gördü. Sefa gitmişti. Kütüphane, sadece bir toz yığınına dönmüştü. Feyza, o gün fısıltıyla kopardığı hatmi çiçeğinin, kendi kalbiyle beraber solduğunu anladı. İnsan duyduklarının değil, gördüklerinin ve kalbiyle hissettiklerinin sorumlusuydu. O fısıltıları yayanlar şimdi başka bir fısıltının peşindeydi; birinin hayatı yıkılmış, bir sevda gömülmüştü ama kimse bunun hesabını vermiyordu. Çünkü bilinmeden fısıldanan her söz, aslında söyleyenin kendi karakterinden bir parçayı eksiltiyordu.

​Feyza; bir gün ormanın derinliklerinde, kurumuş bir su yatağının kenarında otururken rüzgârın ağaçların arasından geçişini izledi. O ses, insanların fısıltısı gibi yıkıcı değil, evrenin kendi dilinden gelen bir teselli gibiydi. "Duyduğun her şeye inanma, şahit olmadığın hiçbir şeyi yargılama," dedi kendi kendine. İnsan, kendi içindeki sessizliğe dönmeden dışarıdaki gürültüden hakikati duyamazdı. Kalbini korumalıydı, zihnini fısıltıların zehrinden arındırmalıydı. Bir başkası hakkında, elinde nurdan bir delil yoksa dilini mühürlemeliydi.

​Gülseren artık sadece bir hatıraydı. Feyza, o günden sonra bir daha kimse hakkında "duydum" diyerek bir hüküm vermedi. Sevdiğinin yokluğunda sadece sessizliği dinledi. Çünkü bazen bir insanın yokluğu, varlığından daha çok öğretir. O pişmanlık ona şunu öğretmişti: İnsan, kendi hayatının bahçıvanıdır. Kendi bahçesine, başkasının yanlış fısıltılarından getirdiği dikenli tohumları ekmemelidir. Eğer ekilirse o bahçe sadece pişmanlıkla dolar.

​Şimdi Feyza; doğanın içinde bir başına, her şeyi olduğu gibi kabul etmenin huzuruyla yaşıyor. Çiçekler yine açıyor, orman yine nefes alıyor ama o artık rüzgârın getirdiği fısıltılara kulak vermiyor. Hakikat; sadece kendi kalbinin en derin, en sessiz yerinde, hiç kimsenin ulaşamayacağı o kadim nurda saklı. İnsanlar fısıldaşmaya devam edecek, bilmedikleri şeyleri konuşacak, yanlış yorumlarla hayatları karartacaklar. Ama o artık biliyor: Bir çiçeğin açışı kadar hakiki olmayan hiçbir sözün insanın kalbinde yeri yoktur. Sadece görmek, sadece yaşamak ve sadece sevmek; hakikatin tek yolu budur. Ve o yol, fısıltıların uğultusundan değil ancak sessizliğin huzurundan geçer.

​Feyza, o gölgeden kurtulup güneşe çıktığı vakit Sefa’nın bıraktığı o sessiz mektubu buldu; mektupta sadece bir cümle vardı: "Bilmeden fısıldamak, ruhun kendi kendine attığı en büyük düğümdür." Ve o düğüm, ancak o fısıltıların yalan olduğunu kabul etmekle çözülebilirdi. Feyza düğümü çözdü ama geri dönen bir sevda artık yoktu. Sadece, yaşanmışlığın derin bir bilgeliği vardı. İnsanlık bu fısıltı hastalığından kurtulmadıkça, çiçekler açsa da baharlar hep biraz eksik kalacaktı.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Umran Tezcan Ümran Tezcan:Yazar ve öğretmen .2015 yılında Uşak Üniversitesi-Fen Edebiyat Fakültesi-Matematik bölümünü bitirdi.Şuan öğretmenlik yapıyor. Çocukluğundan beri yazmayı seviyor.Cocuk kitapları öyküler romanlar her yaş grubundan yazmaya çalışıyor.Çocuk romani ,roman ,öykü ,hikaye yazmaya devam ediyor.