İKİ İNCE BELLİ BARDAKTA ÇAY

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Bazı sözler, onları duyan biri olmasa bile tutulur.

27 Temmuz 2026 - 13:16
27 Temmuz 2026 - 13:16 ⏱ 4 dk Okuma Süresi
 2  35
İKİ İNCE BELLİ BARDAKTA ÇAY

İKİ İNCE BELLİ BARDAKTA ÇAY 

Anadolu’nun küçük bir kasabasında eski bir kahvehane vardı. Duvarlarında yılların sararttığı fotoğraflar asılı, köşesinde sürekli demlenen çayın kokusu dolaşırdı. Her sabah aynı insanlar aynı masalara oturur, aynı sohbetleri yeniden anlatırdı. Çünkü bazı yerlerde değişen tek şey takvimlerdi; insanlar ise anılarıyla aynı yerde kalırdı.

​O kahvehaneye yıllardır gelen bir adam vardı. Adı Nihat’tı. Her sabah tam saat dokuzda kapıdan içeri girer, pencere kenarındaki masasına otururdu. O masa onun için sıradan bir masa değildi. Karşısındaki sandalye, altmış yıldır boş olmasına rağmen hiç yalnız kalmamıştı.

​Nihat oturur oturmaz garson iki ince belli bardakta çay getirirdi: Biri Nihat’ın önüne, diğeri karşısındaki boş sandalyenin önüne. Kahvehaneye yeni gelenler bu duruma şaşırır, kendi aralarında fısıldaşırlardı: “Birini mi bekliyor acaba?” Garson her defasında aynı cevabı verirdi: “Hayır. O sandalye yıllardır boş.” Ve bu, böylece yıllarca devam etti.

​Bir gün kasabaya röportaj yapmak için gelen genç bir gazeteci, Nihat Bey’in bu alışkanlığını fark etti. Merakına yenilip “Affedersiniz,” diyerek yanına oturdu. “Size bir şey sormak istiyorum. Her gün karşınızdaki boş sandalyeye neden çay söylüyorsunuz?”

​Nihat Bey önündeki çaya baktı. Bir süre sessiz kaldı. Çayın buharı yavaşça havaya karışırken gözleri yıllar öncesine gitti.

​“Altmış yıl önce,” dedi, “ben bu masada en yakın arkadaşımla otururdum.” Sesi sakindi ama kelimelerinin içinde uzun yıllar vardı. “Çocukluğumuz birlikte geçti. Aynı sokaklarda büyüdük. Aynı hayallerin peşinden koştuk. Çok paramız yoktu belki ama birbirimize yeterdik. Bir gün burada otururken birbirimize bir söz verdik. Kim önce giderse gitsin, geride kalana bir çay söyleyecekti.”

​Gazeteci dikkatle dinliyordu. “Peki, arkadaşınız şimdi nerede?” diye sordu.

​Nihat Bey gözlerini pencereden dışarı çevirdi. “O gün askere birlikte uğurlandık. Ben geri döndüm...” Sesi titriyordu. “O dönemedi.”

​Kahvehanenin içindeki sesler bir anda uzaklaşmış gibiydi. Sanki herkes, yıllar önce yarım kalan bir vedaya saygı duyuyordu.

​Nihat Bey devam etti: “Döndüğüm ilk gün buraya geldim. Garsona iki çay söyledim. Birini kendim içtim, diğerini ona ayırdım. O günden beri sözümü hiç bozmadım.”

​Genç gazeteci o gün duyduğu hikâyeyi yazdı. Bir insanın altmış yıl boyunca bir dosta duyduğu vefayı, kimsenin görmediği bir sadakati anlattı. Yazı kısa sürede ülkenin birçok yerinde paylaşıldı.

​Aradan birkaç hafta geçti. Bir sabah kahvehanenin kapısında genç bir adam göründü. Elinde eski, kenarları yıpranmış bir fotoğraf vardı. “Nihat Amca burada mı?” diye sordu.

​Nihat Bey geldiğinde genç adam fotoğrafı uzattı: “Bu sizsiniz. Bu da benim dedem.”

​Nihat Bey fotoğrafa uzun uzun baktı. Yıllar önce kaybettiği dostunun yüzü karşısındaydı.

​Genç adam cebinden küçük, sararmış bir kâğıt çıkardı: “Dedemin eşyaları yıllar sonra bize teslim edildi. İçinden bu not çıktı.”

​Nihat Bey titreyen elleriyle kâğıdı aldı. Notta, “Eğer ben dönemezsem Nihat verdiğimiz sözü mutlaka tutar.” yazıyordu.

​Nihat Bey uzun süre sustu. Sonra karşısındaki boş sandalyeye baktı. Altı yıl değil, altmış yıl boyunca taşıdığı bir emanet duruyordu orada. O gün ilk kez ikinci çayı içmedi.

​Çünkü bazı vedaların zamanı yıllar sonra gelir. Bazı sözler, onları duyan biri olmasa bile tutulur. Ve bazen insanı hayatta tutan şey yanında kalan insanlar değil, kalbinde taşıdığı sözlerdir.

             DİLEK SARIKAYA

Menajer :ilayda Can & Dilara sarıkaya

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow