HAKİKATİN ETRAFINDA DÖNENLER

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Gözümüz yok şu dünyanın varında..

13 Mayıs 2026 - 19:20
13 Mayıs 2026 - 19:20 ⏱ 8 dk Okuma Süresi
 11  61
HAKİKATİN ETRAFINDA DÖNENLER

        HAKİKATİN ETRAFINDA DÖNENLER 

Anadolu’nun dağları o gün başka bir sessizliğe bürünmüştü. Gökyüzü derin bir sükûnet taşıyordu, sanki rüzgâr bile adabını kuşanmış, ağır ağır esiyordu. Uzaktaki  bir köyden, kerpiç evlerin arasından ince bir duman yükseliyor, tandır kokusu toprağa karışıyordu. O gün köyde başka bir hazırlık vardı. Cem olacaktı.

Köyün gençlerinden Ekber, sabahın erken saatlerinde uyanmıştı. İçinde tarif edemediği bir çağrıyla, sanki biri onu adıyla değil, kalbiyle çağırıyordu. Ellerini yüzünü yıkarken aynada kendine baktığında içinde bir yol, bir arayış kıpırdandığını hissediyordu.

Annesi “Ekber, bugün dikkatli ol oğlum. Her cem, bir sırdır. Her dönen, kendine döner” diyerek seslendi.

Ekber başını salladı. Fakat annesinin ne demek istediğini tam anlamamıştı.

Akşam çöktüğünde köyün cemevi dolmaya başladı. Kadınlar, erkekler, yaşlılar, gençler… herkes sessiz bir saygıyla yerini aldı. Ortada bir boşluk vardı, semahın dönüleceği yer. Deliller yakıldı. Loş ışık, yüzleri aydınlatırken gözlerin derinliğini daha da belirgin kılıyordu.

Köyün dedesi, herkesin “Hasan Dede” diye andığı bilge kişi ağır adımlarla içeri girdi. Yüzünde yılların hikmeti vardı. Herkes ayağa kalktı.

Hasan Dede posta oturduktan sonra gözlerini kapadı. Bir süre hiç konuşmadı. O sessizlik bile bir öğüttü.

Sonra yavaşça “Yol, sözle değil hâl ile yürünür." diyerek konuşmaya başladı. "Bugün dönecek olan, beden değil, gönüldür.” Ardından derin bir nefes aldı ve sanki içinden gelen bir çağrıyı dillendirir gibi devam etti:

“Ben sizin içinizde, sizin aranızda, karanlıklardaki ışık gibiyim. Karanlıklara dalan o ışıkla aydınlanır, yol bulur. Ey canlar duyun, dinleyin; can kulaklarınızı açın, anlayın.”

Ekber’in kalbi hızlanmıştı.

 Ozan sazını eline aldı. Teller titredi, ses dalga dalga yayılırken ilk deyiş oturanların “Allah Allah” demesiyle yükseldi. 

“Döndükçe âlem döner,

Gönül Hakk’a yönelir,

Bir adım aşk ile atan,

Bin kapıyı aralar…”

Semah dönecek canlar yerini almıştı. Ekber'de, aralarındaydı, ilk kez dönecekti. Ayakları titriyor içinden bir ses “korkma” diyordu.

Semah'ı ağır ağır dönmeye başladılar. Sanki bir kuş gibi hafifliyordu Ekber, döndükçe dünya da onunla dönüyor gibiydi.

Ekber’in içinden, Hasan… Hüseyin ismi geçerken daha derin bir acının ama daha güçlü bir direnişin izini taşıyordu. 

Ekber dizlerinin üzerine çöktü. 

“Ben kimim ki buradayım?” diye içinden geçirdi.

Kalpten gelen bir ses:

“Sen aradığın için buradasın.”

Ekber’in gözlerinden yaş süzülürken “Ben neyi arıyorum?” dedi içinden.

Cevabı ise “Adaleti.. sevgiyi.. hakikati… Ve en çok da kendini” olarak geldi. 

Semah devam ederken Hasan Dede’nin sesi duyuldu:

“Aşk ile yürüyen yorulmaz imiş,

Hakk’ın kapısını çalan kalmaz imiş,

Canını yola koyan ölmez imiş,

Yol birdir, bilenler bilir… Hûû Allah Allah diyelim canlar." 

Hakikat, sadece huzur değil; bazen direnişti. Bazen susmamak, bazen de doğruyu söylemekti.

Semah bittiğinde herkes yerine geçti. Ama Ekber aynı yerde değildi artık.

Hasan Dede bu kez cem ehline dönerek konuştu, sesi hem uyarı hem şefkat taşıyordu:

“Allah’ın kulları, canlar yaptıklarınız tartılmadan siz tartın kendinizi; hesabınız görülmeden siz görün hesabınızı. Boğazınız sıkılmadan önce soluk alın. Zorla sökülüp götürülmeden önce hazır olun ve bilin ki kim kendisine yardım etmez, öğüt vermezse, kim kendisini korkutmazsa, korkmazsa, başka bir korkutucu ona fayda vermez. Başka bir öğütçünün öğüdü ona tesir etmez.”

Sonra Ekber’e bakarak ekledi:

“Emin insan; eline, diline, beline sahip olandır.”

Cem derinleşirken Hasan Dede dizlerini hafifçe doğrulttu ve nefes söylemeye başladı. Sözler artık onun dilinden dökülüyordu:

“Dediler kerâmet kâni Haydar

Dayanılmaz derdin dermânı Haydar

Hakk’ın kudreti sende ayandır

Velâyet mülkünün sultanı Haydar

İmamü’l –müttekinsin bellü bayık

Erenler merdinin merdanı Haydar

Yemin’i derdime derman eyle inayet

Delâlette zora koyma Haydar”

Sonra sanki bir yakarış gibi devam etti; sözler geçmişten bugüne uzanıyordu. 

“Bizler için mi yalvardın yüce yaratıcıya, bizleri de dahil eyledin o yalvarının içeriğine, 

‘Allah’ım, manevi gölgende geniş mi geniş yer ver, ihsanından olasıya hayırlar üstüne hayırlar ihsan et. Kurduğun yapıya bizleri de dahil eyle. Derecelerimizi yücelt. Işığımızı ışıttıkça ışıt. Onu elçi olarak gönderdiğine karşılık tanıklığını kabul ve makbul eyle Rabbim.’”

Cem ehli hep bir ağızdan karşılık verdi:

“Allah Allah …”

Hasan Dede başını eğdi:

“Allah! Allah! Derim, Pirim. Bizleri de dualarının içine al. Himmet eyle velayet nurunla.”

Sonra tekrar konuştu:

“Nefeslerimiz de hep gerçeği aradık, ‘Gerçeğe HÛÛ!’ dedik.”

Bir an sustu, ardından 

“Gerçeği yaşamanın da bir bedeli vardı… senin ödediğin gibi halen ödemeye devam ediyoruz. Hep sana sığındık, yar ve yardım senden bekledik. Dayandık Hakk aşkına.” diyerek ağır bir gerçeği dile getirdi. 

Ve sözlerine devam etti. 

“Baktım, gördüm ki Ehl-i Beyt’imden başka ne bir yardımcı var bana… Ağzımın yarini canımın parçasını dertle yuttum… acılara dayandım…”

Cemevinde derin bir sessizlik oluştu.

Sonra yeniden “Allah’a mazlum olarak varmaya çalışın; zalim olarak ulaşmaya kalkışmayın. Düşmanlık yerlerinden kaçının. Karınlarınıza haram lokma sokmayın” diyerek öğütle devam etti. “Dağlar yerinden oynasa sarsılsa bile ; sık dişini… Bas yere ayağını, direndikçe diren… Bil ki yardım, Allah’tan olacaktır.”

 Bu kez bir niyaz gibi döküldü sözler: “Niyazımız vardır gerçek erlere,

Medet Abdal Musa pirim gel yetiş.

Yüzümüzü sürelim her dem pirlere,

Medet Abdal Musa pirim gel yetiş.

Derde düştüğümde halimi gören,

Umulmaz dertlere dermanı veren,

Varıp dergahına yüzümü sürem,

Medet Abdal Musa pirim gel yetiş.

Muhammet Mustafa Ali aşkına,

Hasan’la Hüseyin Zeynel aşkına,

Muhammet Bakır’ın yüzü suyuna,

Medet Abdal Musa pirim gel yetiş.

Caferi Sadık’tan sürelim yolu,

Musayı Kazım’dan içmişiz dolu,

İmam Ali Rıza gönlümüzün gülü,

Medet Abdal Musa pirim gel yetiş.

İmamı Taki Naki’den himmet,

Hasanu’l Askeri ermeye zahmet,

Şefaat eyleye Mehdi Muhammet,

Medet Abdal Musa pirim gel yetiş.

Gönlümüze doldu bu aşkın seli,

İmdat isteyene uzatan eli,

Himmeti ola Bektaş-ı Veli,

Medet Abdal Musa pirim gel yetiş.”

Ekber bu sözleri dinlerken artık başka bir hâlin içindeydi.

Hasan Dede şu dizelerle devam etti. 

“Gözümüz yok şu dünyanın varında,

Yandık Kerbela’nın kızgın narında,

El pençe olup da pirin darında,

Dura geldik Abdal Musa’m eyvallah.

Hürmet ettik insanların yaşına,

Akıl ermez erenlerin işine,

Pir aşkıyla sazımızın döşüne,

Vura geldik Abdal Musa’m eyvallah.

Bektaş-i Veli’den almıştır şiar,

Kök salmıştır kurumaz ki bu çınar,

Birlik olup etten kemikten duvar,

Öre geldik Abdal Musa’m eyvallah. Allah Allah..." 

“İşte Hak ile Hak olmuşların sırrı budur. Bunu anlamak lazımdır” diyerek son öğüdünü verdi. 

“Kapıdan çıkınca köşe gözetme

İçin karartıp da dışın düzeltme

Şah Hatayi ötesini uzatma

Mümin isen bir ikrarda durasın”

Gece ilerleyip Cem dağılırken Ekber Cemevinin kapısında durup gökyüzüne baktı.

Yıldızlar… sanki biraz daha yakındı. İçinden:“Allah’ım beni bu yoldan ayırma…” diye dua etti. Yol dışarıda değildi. Semah'ın sadece dönmek olmadığını anladı.

Semah, insanın kendi etrafında değil, hakikatin etrafında dönmesiydi.

Ve en zor semah, kalbin yaptığıydı.

                                    DİLEK SARIKAYA 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow