KUTSAL DOĞUM

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Altmış yaşında, mesleğinin son günlerini yaşayan deneyimli medyum Marcus, ormanın derinliklerindeki kasvetli bir şatodan gelen çağrı üzerine son bir işi kabul eder. Ancak lüksün ve gizemin hüküm sürdüğü bu yerde onu bekleyen şey paranormal bir vaka değil; yüz yıl önce yakılarak öldürülen bir kadının intikam yeminidir. ​Kasaba halkı ve şato sahipleri, geçmişin lanetinden kurtulmak için karanlık bir ritüele hazırlanırken Marcus, kendisini adım adım örülen ölümcül bir tuzağın merkezinde bulur. Geçmişin küllerinden doğan bir ruh ve kaçışı olmayan bir kurban... Mistik atmosferi, yüksek gerilimi ve sürpriz sonuyla okuyucuyu karanlık bir ritüelin içine çeken gotik bir gerilim hikâyesi.

28 Eylül 2026 - 11:11
28 Eylül 2026 - 11:11 ⏱ 18 dk Okuma Süresi
 0  0
KUTSAL DOĞUM

Marcus yürümekten bitap düşmüştü. Çalışması gereken ev ormanın derinliklerindeydi. Şehir merkezinden buraya aracıyla gelmişti ancak ormanın içine aracıyla giremeyeceği için aracını bırakmak ve eve kadar yürümek zorunda kalmıştı. Onu tutan kişi, yaşadıkları evi kolayca bulabilmesi için ona bir harita vermişti. Marcus bir süre daha yürüdükten sonra soluklanmak için durdu ve bir kayanın üzerine oturdu. Sonra aniden yerinden kalkıp herhangi bir böcek veya sürüngen olmaması için kayanın üzerini kontrol etti. Kaya temizdi. Tekrar oturdu ve haritaya baktı. Bu harita çok karmaşıktı ve Marcus harita okumayı bilmiyordu. Gözlüklerini takıp haritayı kendinden biraz uzaklaştırdı ve inceledi. Hâlâ anlayamamıştı.

Evi bulamaması bir yana, burada kaybolabilirdi. Altmış yaşında bir adamın kalkışacağından fazla büyük işlere kalkışıyordu. Artık emekli olmasının zamanı gelmişti. Gerçi emekli olsa bile medyumluğu bırakamazdı. Nasıl bırakacaktı ki? Onun hayatı buydu. Hayatı boyunca bu işi yapmış, bu işten para kazanmış, önemli çalışmalara imza atmıştı. Bu iş onun için artık bir para kazanma aracı değildi; bir yaşam felsefesi, bir alışkanlık, yaşaması için bir amaçtı. En azından evinden çok uzak olan yerlere gitmeyi bırakabilir, daha yakın yerlere gidebilirdi. Dinlendikten ve kendisini hazır hissettikten sonra oturduğu yerden kalktı ve kendisine yürümek için bir yön seçti. Haritayı katlayıp cebine koydu ve yürümeye devam etti. Haritaya ihtiyacı yoktu; hisleriyle hareket edecekti.

Uzun bir yürüyüşün ardından evi nihayet bulmuştu. Durup derin bir iç çekti, gülümsedi. Karşısındaki bir ev değildi, bir şatoydu. Dış cephesi kararmaya yüz tutmuş ve yer yer kırılıp dökülmüş beyaz taşlarla kaplıydı. Pencerelerinde ise paslı demir parmaklıklar vardı; hem de tüm pencerelerde... Resmen yıkıldı yıkılacak durumda olan eski bir şatoydu. Marcus'un dikkatini çeken tek detay, şatonun giriş kapısı olmuştu. Kapı koyu kırmızı renkteydi. Bu kirli ve eski görüntüye biraz olsun renk katmıştı.

Marcus şatoya doğru birkaç adım attığı sırada durakladı. Ayakları çamura bulanmıştı. Zemin resmen ayaklarının altından kayıyor gibiydi. Kaşlarını çattı. Hava kuru ve soğuktu ama hiç yağmur yağmamıştı. Ormanda herhangi bir yerde su veya çamur birikintisi görmemişti ancak şatonun bahçesine adım attığı anda ayakları çamura bulanmıştı. "Belki de birileri bahçedeki otları sulamak istemiştir." diye düşündü çünkü orman ne kadar yeşil ve canlıysa burası o kadar kuru ve ölüydü. Üstelik aynı ormanın içinde bulunmasına rağmen sanki başka bir bölgeye girmiş gibi hissediyordu. Şaşkınlıkla şatoya doğru yürümeye devam etti. Kapının önüne geldiğinde durdu. Duruşunu düzeltti, yüz ifadesini ciddileştirdi. Kapıya vurmak için elini kaldırdığında kapı açıldı. Sadece bozuk menteşelerin gıcırtısı duyuldu. Marcus başını uzatıp içeri bakındı.

— Merhaba, kimse var mı?

Hiç ses yoktu. Kapının arkasında da kimseyi görememişti. Kapı kendiliğinden açılmıştı. Belki de onun buraya geldiğini gören ev sahipleri kapıyı otomatik bir sistemle açmıştı. Marcus içeri girip ellerini ovuşturdu. Burası dışarıdan da soğuktu. Görüntüsü bile insanın içinin titremesine sebep oluyordu. Giriş bomboştu. Hiçbir eşya yoktu. Duvarlar çıplak, beton zemin ise topraktı. Tavan, şatonun kulelerinden birini oluşturuyor olmalıydı çünkü olabildiğince yükseğe uzanıyordu ve ucunu buradaki loş ışıktan dolayı görmek imkânsızdı. Marcus meraklı gözlerle etrafa bakınırken ileride kuru yapraklarla, dallarla ve toprakla kaplı olan geniş merdivenlere doğru ilerledi. Buraya ilk kez geliyordu ama bulunduğu yerde hiçbir şey olmadığından üst kata çıkması gerektiğini biliordu.

Merdivenleri tırmandıkça içerideki hava giderek ısınmaya başlıyordu. Marcus kaslarının gevşediğini hissetmeye başladı. O sıcağı seviyordu ama kendisini mayıştıracak ve uykusunu getirip işinden alıkoyacak kadar değil. Bunu sevmiyordu. Merdivenleri bitirip birinci kata geldiğinde şaşkınlıktan dilini yutacaktı. Karşısına kocaman bir salon çıkmıştı. Şatonun girişinden buraya geldiğinde sanki farklı bir kata değil de farklı bir binaya geçmiş gibi hissetmişti. Tıpkı kuru ormanın içinde şatonun bahçesinin çamur içinde olması gibi, salon baştan aşağı pahalı, otantik ve klasik eşyalarla doluydu. Her yere altın ve bordo renkler hâkimdi. Duvar kâğıtları, zemindeki halıfleks, altın biblolar, şamdanlar, aksesuarlar, avizeler, kadife koltuklar... Burası resmen bir saraydı. Bir köşede yanan şömine buradaki varlıklı görüntüyü tamamlıyordu. Marcus meraklı gözlerle etrafı seyrederken bir kadın sesi duydu:

— Hoş geldiniz.

Marcus hızla arkasını döndü. Karşısındaki kadın, içinde bulundukları salonla oldukça uyumluydu: zengin ve gösterişli. Üzerinde uzun, bordo renkte kadife bir elbise vardı. Gösterişli altın bir gerdanlık ve yaldızlı bir kemer takmıştı. Uzun sarı saçları ve küçük, yuvarlak yüzüyle insanı âdeta büyülüyordu.

— Merhaba, sanırım siz...

— Ben Katrina, bu evin sahibiyim. Bir de kocam var, Mark. Birazdan burada olur. Buyurun oturun, size kırmızı şarap ikram edeyim.

Marcus kadının gösterdiği koltuğa oturdu. Kadın ona bir kadeh kırmızı şarap getirdi. Marcus şarabından bir yudum aldığında mest oldu. Böyle bir şeyi içtiğini hiç hatırlamıyordu. Muhtemelen bir daha da içemeyecekti. Oldukça pahalı ve eski bir şarap olmalıydı. Kadın da başka bir koltuğa oturup konuşmaya başladı:

— Sizi neden çağırdığımızı biliyor musunuz? diye sordu görüntüsüyle uyumlu ses tonuyla.

Marcus kadehini sehpanın üzerine bırakıp ellerini iki yana açtı ve dudaklarını büktü:

— Ben medyumum. Beni genelde anlamlandırılamayan paranormal olayları çözmem için çağırırlar. Sanırım siz de böyle bir nedenle çağırdınız.

— Neden hemen böyle bir şey düşündünüz? diye sordu kadın ona sinsice bakarak.

Marcus etrafa bakınarak karşılık verdi:

— Burası bir şato ve ben genelde ya şatolara ya uzun süredir kullanılmayan evlere ya da akıl hastanelerine giderim.

— Burası da gittiğiniz mekânlara benzediği için sizi anlamlandıramadığımız paranormal bir olay için çağırdığımızı sanıyorsunuz, öyle mi?

Marcus kadına baktı:

— Öyle sanıyorum.

— Ama biz sizi bunun için çağırmadık. Biz başımıza gelenin ne olduğunu zaten biliyoruz.

Marcus meraklı gözlerle ona bakarak sordu:

— Madem biliyorsunuz, beni neden çağırdınız?

— O öyle istedi, dedi kadın net bir şekilde.

Marcus kaşlarını çattı:

— Kim?

O sırada salona biri girdi. Kadın ayağa kalktı:

— Bu Mark, benim kocam. (Sonra adama döndü.) Hayatım, Bay Marcus bir medyum. Şehirde ondan iyisi yokmuş.

Adam Marcus'a baktı ve gülümseyerek ona yaklaştı. Marcus ayağa kalktı. Tokalaştılar ve tekrar koltuklara oturdular.

— Eşiniz bana başınıza gelen şeyin ne olduğunu zaten bildiğinizi söyledi. Beni tam olarak ne için çağırdığınızı anlayamadım. Ne yapmamı istiyorsunuz?

Adam derin bir iç çekti ve konuşmaya başladı:

— Bir doğum olacak. Bu doğum için sizin yardımınıza ihtiyacımız var.

Marcus sırıttı:

— Anlamadım, doğum mu?

— Evet, bir doğum.

Marcus bir kadına, bir adama baktı:

— Ben bir medyumum. Bunun için size bir doktor gerekli. İzninizle...

Marcus ayağa kalktığı sırada adam onu durdurdu:

— Oturun, Bay Marcus.

Marcus adama baktı, sonra dönüp sehpanın üzerindeki kadehine baktı. Bu karı kocanın saçmalıklarını dinlerken en azından bu leziz şarabı bitirebilirdi. Sonra kalkıp gidecekti.

— Bu kutsal bir doğum, Bay Marcus. Bu doğum için de sizin yardımınıza ihtiyacımız var, diye devam etti adam.

Marcus adamı dinlemiyordu bile. Şarabını keyifle yudumlarken bir yandan da başını sallıyordu:

— Evet, anlıyorum, demekle yetindi.

— Anlamıyorsunuz, Bay Marcus. Bu doğuma ancak siz yardım edebilirsiniz.

Marcus şaşkınlıkla adama baktı:

— Siz ciddisiniz.

— Elbette ciddiyiz. Yoksa neden sizi buralara kadar yoralım?

Marcus bu kez ciddiyete büründü. Kadehini başına dikti ve tek yudumda şarabını bitirdi. Sonra tekrar karı kocaya döndü:

— Bana ayrıntıları anlatın. Bahsettiğiniz şey tam olarak nedir?

Karı koca, Marcus'un onlara yardım etmeyi kabul ettiğini anlayınca rahatladılar ve anlatmaya başladılar:

— Bu doğumu kutsal yapan şey, doğacak şeyin aslında bir ölü olması.

Marcus kaşlarını çattı. Bu, hayatında duyduğu en saçma şeydi:

— Ölü bir insanı ancak Tanrı canlandırabilir. Siz veya ben böyle bir şey yapamayız, dedi net bir şekilde ve oturduğu yerden kalkmaya yeltendi ama adam onu durdurdu:

— Bu düşündüğünüz gibi bir şey değil. Tanrı'ya biz de inanıyoruz ve onun neler yapabileceğini biz de biliyoruz ama bu, sizin düşündüğünüz gibi bir şey değil.

Marcus rahatsız olmuştu. Sıkıntıyla iç çekti. Buradan bir an önce çıkıp gitmek istiyordu:

— Nedir derdiniz? Çabuk anlatın, ben de gidip işime bakayım.

— Bu da bir iş, hem de çok önemli bir iş. Kutsal bir iş.

Kadın araya girdi ve onu ikna etmek için olabildiğince nazik ve kibar olmaya çalıştı:

— Bakın, Bay Marcus, bu kişi herhangi bir insandan doğmayacak. Bu topraklardan doğacak ve onun doğumu hem sizin hem bizim hem de bu kasabanın selameti için çok ama çok önemli.

Marcus öfkelenmeye başladı:

— Siz ne saçmalıyorsunuz böyle? Sizin derdiniz ne? Hasta mısınız siz?

Karı koca birbirlerine baktılar, sonra tekrar Marcus'a döndüler:

— Biz hasta değiliz, Bay Marcus, dedi kadın net bir şekilde. Sadece gerçekleri söylüyoruz. O, bu kasabanın ilk medyumuydu. Bu kasabada doğdu, bu kasabada büyüdü. Herkesin derdine derman oldu, herkese yardım etti. İyilik yapmadığı, hayatına dokunmadığı kimse kalmadı. Ama sonra biri geldi.

Kadın konuştukça bu konu Marcus'un ilgisini çekmeye başlamıştı. Kadına dikkat kesildi. Kadın devam etti:

— Biri geldi. Bir din adamı, bir peder... Buradaki halkın beynini yıkadı. Onun bir cadı olduğunu; lanetli, insan kılığına girmiş bir şeytan olduğunu ve yok edilmesi gerektiğini söyledi. Tüm kasaba o din adamına inandı ve onun istediğini yaptı.

— Ne yaptılar? diye sordu Marcus.

— Onu yakarak öldürdüler, dedi adam. Ama yanarken, can çekişirken bir yemin etti. Tam yüz yıl sonra geri geleceğini söyledi. Eğer onun geri gelişine yardım etmezsek bu kasabaya gerçekten lanet yağdıracağını söyledi.

Kadın devam etti:

— Eğer onun geri gelişine, doğumuna yardım etmezsek bu kasabaya lanet yağdıracak. İşte o zaman bizi kimse kurtaramayacak.

Marcus başını öne eğdi ve düşünmeye başladı. Eğer doğru söylüyorlarsa onlara yardım etmeliydi ama neden kendisinden yardım istediklerini anlayamamıştı:

— Bu doğuma benim dışımda başka kimler katılacak? diye sordu.

— Tüm kasaba, herkes sizinle beraber olacak, size katılacak, dedi adam.

— Peki o zaman benim burada olmamın anlamı ne? Benim ne önemim var ki?

— Çünkü siz bir medyumsunuz, tıpkı o kadın gibi.

Marcus kısa bir süre düşünceli bir hâlde bekledi. Sonra karı kocaya baktı. Bu kez yalvaran ve çaresiz gözlerle bakıyorlardı. Marcus onların, hatta tüm kasabanın yardıma ihtiyacı olduğunu anlayınca bunu kabul etti:

— Tamam, ne zaman olacak bu doğum? diye sordu.

Karı koca gülümseyerek birbirlerine baktılar. İkisi de heyecanlanmış ve mutlu olmuştu.

— Bu gece, dedi ikisi de aynı anda.

Marcus başını salladı:

— O halde hazırlıklara başlayalım.

Marcus gecenin o saati gelene kadar çiftin ailelerinden kalma kütüphanede vakit geçirdi. Medyumlukla ilgili tüm kitaplara göz atmış, ihtiyacı olan tüm metinleri okumaya çalışmış, hazırlık yapmıştı. Saat gecenin on ikisi olduğunda bir hizmetçi gelip ona vaktin yaklaştığını, herkesin hazır vaziyette onu beklediğini söylemişti. Marcus elindeki altın yaldızlı, ciltli kitabı masanın üzerine bırakıp hizmetçinin peşinden gitmişti. Hizmetçi onu şatonun bahçesine çıkardı. Marcus şaşkınlıktan donup kaldı. Yüzlerce insan şatonun önünde toplanmıştı. Hepsinin elinde meşaleler, üzerlerinde siyah cübbeler vardı ve hepsi sessiz ve hareketsiz bir hâlde Marcus'u bekliyordu. Karı koca da şatonun kapısından çıkıp Marcus'un yanına yaklaştı:

— Bakın, Bay Marcus, herkes sizi bekliyor, dedi kadın.

Marcus gözlerini kalabalıktan ayırmadan sordu:

— Tam olarak ne zaman başlamamız gerek ve nerede olacak?

— Burada, dedi kadın.

Marcus dönüp kadına baktı:

— Nerede?

— Bu bahçede, Bay Marcus. O burada yakıldı ve kalıntıları bu bahçenin altına hapsoldu.

Marcus şaşkınlıkla bahçenin zeminine baktı. Demek bu yüzden bahçenin zemini ormanın geri kalanından farklıydı; medyumun kalıntıları yüzünden...

— Peki şatonun girişi neden toprakla kaplı? diye sordu Marcus.

— Çünkü beton dökülmesini kabul etmiyor. Bu bölgede herhangi bir yere beton dökmeye çalıştıysak toprak betonu emdi.

Marcus bir şaşkınlık daha yaşadı:

— Anlıyorum.

— Tam on dakika sonra başlamanız gerek, Bay Marcus.

— Tamam, ben hazırım.

Herkes sessiz bir şekilde beklemeye devam ediyordu. Ortamı yalnızca kasabalıların ellerindeki meşaleler aydınlatıyordu. Bu ışık gayet yeterliydi. Zamanı geldiğinde kadın ona başlaması için işaret verdi. Marcus gökyüzüne bakarak doğuma başladı:

— Alevlerin kutsadığı küllerini verimli topraklarla buluşturan ruhun ete ve kemiğe bürünmüş bir insan olarak bu dünyaya gelmesi ve azaptan kurtulması için doğumunu gerçekleştiriyorum. Artık ölümlü olan bu dünyaya geri gelme zamanı. Tüm kalıntılarının bir araya gelmesi ve ruhunu içine alması için sana destek oluyoruz.

Herkes nefesini tutmuş, şatonun bahçesinin zeminine bakıyordu. Marcus da heyecanlı bir hâlde bekliyordu. Hiçbir şey olmadı. Marcus devam etti:

— Kutsal doğumu başlatıyorum. Sana yardım ediyoruz, sana destek oluyoruz. Ruhunu azaptan kurtarıyor, seni kanlı canlı bir yaratığa dönüştürüyoruz.

Kısa bir süre sonra sert bir rüzgâr esmeye başladı. Kasabalıların ellerinde tuttukları meşaleler birer birer sönmeye başladı. Herkes şaşkın ve korkmuş bir hâlde birbirine bakıyordu. Biraz sonra gök gürlemeye, gökyüzü aydınlanmaya başladı. Gri bulutlar, koyu kahverengi ile turuncu arasında bir renge bürünen gökyüzünü sarmalamaya başladı. Ortalık yeteri kadar aydınlanmıştı ama saat gecenin biriydi. Herkes korkmaya başlıyordu. Biraz sonra zemin sarsılmaya başladı. Hafif bir sarsıntıydı ama kasabalıların yeterince korkmasına neden olmuştu. Herkes ağır adımlarla geri geri gitmeye başlamıştı.

Marcus ise arkasında duran çiftle birlikte meraklı gözlerle çamurlu zemine bakıyordu. Biraz sonra zemindeki çamur kurumaya ve ormanın diğer yerlerindeki gibi kuru toprağa dönüşmeye başladı. Hâlâ şiddetli bir rüzgâr vardı ama sarsıntı azalmıştı. Toprağın bir kısmında hareketlenme oldu. Önce bir el göründü, sonra başka bir el, siyah saçlar ve ardından kadının başı göründü. Herkes dehşet içinde toprağın altından çıkan kadına bakıyordu. Kutsal doğum gerçekleşmişti. Kadın beline kadar dışarı çıkmıştı. Gözleri bembeyazdı ve yüzünde donuk bir ifade vardı. Sanki nereye geldiğini anlamaya çalışır gibi bir hâli vardı. Etrafa bakınarak belinden aşağısını da toprağın içinden çıkarmaya çalışıyordu ama epey zorlanıyordu. Marcus ona yardım etmek için yaklaşmak istedi. Bir hamle yaptığında arkasında duran ev sahibi kadın onun kolunu yakaladı:

— Hayır, Bay Marcus. Siz yeteri kadar yardım ettiniz. Gerisini o halletsin.

Marcus önce ona, sonra topraktan doğan kadına baktı. Hayatında böyle bir şeyi ilk defa görüyordu. Bu anın her ayrıntısını hafızasına kazımaya çalışıyordu; her detayını, her bir saniyesini... Hayatında bir daha asla böyle bir şey görmeyecekti. Kutsal doğum gerçekleştikten sonra rüzgâr kesildi, bulutlar dağıldı, hava karardı ve etraf zifiri karanlığa gömüldü. Kasabalılar ellerindeki meşaleleri aceleci bir hâlde tekrar yaktılar. Marcus merdivenlerden inip yerde yatan kadının yanına yaklaştı ve onunla konuşmaya çalıştı:

— İyi misin? İyi misin? Konuşabilir misin?

Kadın boş gözlerle yıldızlarla dolu berrak gökyüzüne bakıyordu. Sabit ve donuk bir sesle konuşmaya başladı:

— Yerime biri gitmeli. Yerime biri gitmeli.

Marcus anlamamış gözlerle kadına bakıyordu. Sonra aceleyle ev sahiplerine döndü:

— Doktor gerek! Doktor gerek! Onun kontrol edilmesi gerek!

Ev sahipleri onlara yaklaştı. Kasabalılar da bahçeye giriyor, onların etrafını sarıyordu.

— Hayır, kontrol edilmesine gerek yok, dedi adam.

Marcus önce onlara, sonra kasabalılara, sonra yerde yatan kadına baktı. Her şey ona anlamsız geliyordu. Burada garip bir şeyler vardı; yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Yerdeki kadın hâlâ sayıklıyordu:

— Yerime birinin gitmesi gerek.

Marcus bunun ne anlama geldiğini fark edince hızla ayağa kalktı. Korku dolu gözlerle etrafındaki insanlara baktı. Herkes meşalelerle onun etrafını sarmıştı. Ev sahibi çift ise ona gülümseyerek bakıyordu. Kadın ona yaklaştı:

— Teşekkür ederiz, Bay Marcus, her şey için.

— Ne? Ne yaptım ki? diye sordu Marcus.

— Henüz hiçbir şey ama birazdan yapacaksınız.

— Ne yapacağım? Ne yapacağım ki?

Kocası da onlara yaklaştı ve gülümseyerek söylendi:

— Onun yerine siz gideceksiniz.

— Efendim, anlamadım? Siz ne saçmalıyorsunuz?

Adam önce kasabalılara, sonra Marcus'a baktı:

— Eğer onu geri getirmeseydik kendisi gelecek ve bize lanet yağdıracaktı. Ama yerine birini göndermezsek de lanet yağdıracak. Bu yüzden yerine birinin gitmesi gerek.

— Siz... Siz bana bundan bahsetmediniz! diye bağırdı Marcus.

— Evet, dedi kadın. Eğer bunu söyleseydik bunu asla yapmazdınız. Bu yüzden bunu sizden sakladık, Bay Marcus. Onun yerine siz gideceksiniz. Çünkü sizin bizi lanetleme gibi bir gücünüz yok ama onun var. Bu yüzden sizi onun için kurban etmek zorundayız.

— Neden ben? Neden ben?

— Çünkü siz medyumsunuz, tıpkı onun gibi.

Karı koca yerdeki kadını alıp şatoya geri dönerken kasabalılar da ellerindeki meşalelerle ona iyice yaklaştı ve etrafını sardı. Marcus dehşet içinde bağırıyordu. Çığlıkları, ormanın derinliklerinde yankılanmaktan başka bir işe yaramıyordu. Şimdi alevlerle kutsanarak küllerini verimli topraklarla buluşturacak, ruhu ete ve kemiğe bürünmüş bu bedenden çıkıp azap görecek olan kendisiydi; hem de sonsuza kadar.

Yüreğimde. 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Semina Coşkun Hikâyelerim duygularla oynamayı seviyor...