ESKİ BAYRAMLAR MI? ESKİ BİZLER Mİ?

Mart 21, 2026 - 01:19
 0  38
ESKİ BAYRAMLAR MI? ESKİ BİZLER Mİ?

"Bugün bayram  

Erken kalkın çocuklar 

Giyelim en güzel giysileri

Elimizde taze kır çiçekleri

Üzmeyelim bugün annemizi…” 

Ne de güzel özetlemiş Barış Manço bizim yerimize bayramı. Neydi sahiden bayram? Koca kazanlarda yemekler pişirip, ev sahipliği yapmak mıydı?  Yoksa kilometreleri engel bilmeyip, memlekete; akraba ziyaretlerine gitmek miydi? Bunlardı, evet. Ama eski bayramlar böyleydi…                                                                                                 

Peki şimdi neden eski bayramların tadı, damağımıza bu denli yabancı? Çünkü biz, kendimize eskimeyi yakıştıramayıp; hala bayramlara suç atıyoruz. ‘Eski bayramlar’ değildi güzel olan, ‘eski bizlerdik’…  

Dişleri bayramda daha çok çürüyen, cepleri harçlıktan ağırlaşan, el öpmeyi görev edinen ve yanakları öpülmekten kızaran çocuklardık biz. Poşetlerimizi alır, kapı kapı dolaşırdık. Alınımınızdan boncuk boncuk terler akardı misafirlere kolonya uzatma telaşından. Akan her ter damlasıydı bayramı güzel yapan...      

Kadın/erkek, yaşlı/genç, zengin/fakir ayırmadan; herkesin eli öpülür, bayramı tebrik edilirdi. Dünyanın tüm ayrımcılığını yok etmek, bir el öpmek kadar uzaktı belki de bize. Irk, cinsiyet, para; hiçbiri engel değildi eskiden bayramlaşabilmek için. Belki de adaletti bayramı güzel yapan… 

Öptüğümüz her elin sonunda, bir armağan bahşedilirdi bizlere. Bazen cebimizdeki bozuk paranın, bazen açtığımız şeker paketinin, bazen de içten bir tebessümün sesiydi bu armağanlar. Eskilerimizin yüreği rahat etmez mutlaka karşılığında bir şey verirlerdi. Fakat hiçbir çocuk, hiçbir büyüğünün elini; karşılık bekleyerek öpüp alnına koymazdı. Belki de karşılıksız yapılan her şeydi bayramı güzel yapan…

Bayram tek başına gelmez, yanında mutlaka meleklerini getirirdi. Her ‘meleğinin’ de ayrı görevleri vardı: Biri kanatlarında, herkese yetecek kadar adalet, biri huzur, biri bereket ve öteki de gönül yapmak için malzeme taşırdı. Bayramda ayrımcılık, huzursuzluk, kıtlık ve küskünlük olmazdı. Eğer olursa, bayram oraya uğramamış; onlar bayramı kovmuş demekti. Belki de inşa edilen onca gönüldü bayramı güzel yapan…

Her baba çocuğunu; cebine sıkıştırdığı paralarla kartpostal almaya gönderirdi. Herkesi ziyaret edemezdik çünkü. Yetmezdi bu üç gün bayramı yaşamaya ve yaşatmaya. Bu yüzden öpemediğimiz ellere, bayram tebriklerini ve güzel dileklerimizi taşıyan kartpostalları ulaştırırdık. Bazen bir demet çiçek, bazen de bir kutu çikolata yol arkadaşlığı yapardı gönderdiğimiz kartpostallara. Belki de, günümüzde telefondan gönderilen toplu mesajların asla yerini tutamadığı; o değerli kartpostallardı bayramı güzel yapan…

Bu güzel bayramları görmeyeli seneler oldu. Harçlık almak yerine, harçlık verecek yaşa geldim şimdi. Benimle beraber dünyada büyüdü. Büyüdükçe kirlendi. Çürük dişlerden, kızaran yanaklardan ve öpülen ellerden eser kalmadı. Artık bayram uğramıyor buralara, göndermiyor meleklerini ve gülmüyor çocuklar. Demek ki eskilermiş bayramı güzel yapan…                                                                   

Her şeye rağmen içimde bir umut kırıntısıyla, bu sabah da erkenden kalktım. En güzel giysilerimi yakıştırdım kendime. Bu kirli dünyaya inat açan çiçeklerimi suladım, yaprakları kızardı. Öptüm dallarından. Tazeliğini korusun diye dün akşam çıkıp paramın yettiği kadarıyla aldığım şeker ve çikolataları, büyük bir özenle hazırladım. Ve kapının hemen yanındaki tezgaha koydum.                                                                                      

Beklemeye başladım. Saniyeler dakikalara, dakikalar da saatlere karıştı...  Uzun ve katlanması zor bir bekleyişin ardından kapı zilim çaldı. Solmaya alışmış yüzümde güller açtı bir anda. Barış Manço’nun taze kır çiçeklerinden farksızdı tebessümüm. Heyecandan titreyen elimle açtım kapıyı. Ve gördüğüm kişi, heyecanımı oldukça azalttı. Zili çalan kapıcıydı. Bayramını kutladım, teşekkür etti. Fakat o benimkini kutlamadı. Hiçbir iyi dilekte bulunmadı bana. Sanki hiçbir dilek ve dua hakkını benim için harcayıp tüketmek istemiyordu. Ve sonra ağzını araladı, heyecanım biraz artmıştı. Biliyordum işte, pişman olmuştu ve o da kutlayacaktı. Belki sonra da içeri geçer, ona ikram edeceğim çayı ve çikolataları tadardı. 

Hiç biri olmadı...                                                                                               

Araladığı ağzından çıkan kelimeler bir ok gibi saplandı kalbime. Çöpüm olup olmadığını sordu bana. Yok dedim, çöpüm yok. Kapıcım hiçbir şey demeden arkasına dönüp gitti. Ve o an; içimdeki son umut kırıntılarını karıncalar bastı, benden alıp yuvalarına götürdüler. 

Ama yine de… Her şeye rağmen… İnsan içinde küçük bir yer bırakıyor. İnatla. Israrla.

Belki diyor…
Bir gün yeniden çocuklar koşar sokaklarda. Bir gün kapılar yeniden çalınır. Bir gün birinin elini öperken gerçekten gözlerinin içine bakarız.

Belki bir gün… Bayram yine gelir. Ama bu kez biz de hazır oluruz. Çünkü belki de mesele bayramın gelmesi değildir. Bizim de yeniden “bayram olacak” gibi yaşayabilmemizdir.

Ve ben… Hâlâ içimde küçücük bir umutla inanıyorum: Bir gün, yine erken kalkacağız. Yine en güzel giysilerimizi giyeceğiz. Ve bu kez… kapıyı gerçekten bayram çalacak.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Fatma Betül Öztürk Editör / Köşe Yazarı