Avrupa'nın Çıplak Ayaklı Çocukları

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...
18 Mayıs 2026 - 12:38
18 Mayıs 2026 - 12:38 ⏱ 4 dk Okuma Süresi
 9  89
Avrupa'nın Çıplak Ayaklı Çocukları

Tarih, genellikle kazananların, sarayların ve ihtişamlı devrimlerin dilinden yazılır. Muktedirlerin unutturmak istediği, üzerine kalın bir sessizlik perdesi örttüğü karanlık sayfalar ise çoğunlukla dipnotlarda kalır.

Bugün sizi, modern ve refah dolu Avrupa’nın en uzun süre saklanan, en organize trajedilerinden birine; yüz binlerce çocuğun çalınan çocukluklarına götürmek istiyorum.

Geçtiğimiz yüzyılda dünya, iki büyük küresel savaşın alevleri arasında kavrulurken geride milyonlarca yetim, öksüz ve parçalanmış aile bıraktı. Savaşın faturası her zaman olduğu gibi en savunmasız olanlara kesildi. Ancak bu sefer sahne, sömürgeler ya da uzak coğrafyalar değildi; sahne bizzat Avrupa’nın göbeği, dağları ve "kusursuz" demokrasisiyle övünen İsviçre başta olmak üzere Almanya ve Avusturya kırsalıydı.

Sistem adına "Sözleşmeli Çocuk İşçiliği" (Verdingkinder) diyordu. Kulağa ne kadar yasal, ne kadar bürokratik geliyor değil mi? Oysa bu süslü kavramın arkasında, devlet ve kilise eliyle yürütülen resmi bir çocuk köleliği pazarı gizliydi. 19. yüzyılda başlayan bu uygulama, I. ve II. Dünya Savaşı’nın yarattığı devasa yetim dalgasıyla adeta zirveye ulaştı ve inanması güç ama 1970’li, hatta 80’li yıllara kadar devam etti.

Peki, sistem nasıl işliyordu? Savaşta anne-babasını kaybetmiş ya da yoksulluk nedeniyle devletin "korumaya muhtaç" gördüğü kimsesiz çocuklar, kasaba meydanlarında veya kilise avlularında kurulan panayırlarda adeta birer büyükbaş hayvan gibi açık artırmaya çıkarılıyordu. Mantık, devletten çocuk başına en az bakım parası talep eden çiftçi, o çocuğun "sahibi" oluyordu. Çiftçiler için bu çocuklar, boğaz tokluğuna çalıştırılacak en ucuz iş gücüydü.

Ahırlarda hayvanlarla uyumaya zorlanan, günde 15 saati bulan ağır tarım işlerinde kırbaç zoruyla çalıştırılan, fiziksel ve cinsel istismarın her türlüsüne maruz kalan yüz binlerce çocuktan bahsediyoruz. Eğitim hakları ellerinden alınmıştı ve itiraz edebilecekleri hiçbir merci yoktu; çünkü onları o çiftliklere bizzat devlet ve kilise teslim etmişti.

Bu çocukların en sarsıcı, en belirgin ortak özelliği neydi biliyor musunuz? ÇIPLAK AYAKLARI !

Çiftlik sahipleri, bu yetim çocukları kendi öz çocuklarından ayırmak, topluma "onların kim olduğunu" ilan etmek için onlara ayakkabı vermezlerdi. Çocuklar dondurucu Alpler soğuğunda, karlı tarlalarda çıplak ayakla çalıştırılırdı. Ola ki bir gün okula gitmelerine izin verilse, sınıftaki diğer çocuklar çıplak ayaklarından onların birer Verdingkinder (köle çocuk) olduğunu anlar, onlardan veba görmüş gibi kaçardı. Çıplak ayak, o topraklarda bir özgürlük simgesi değil; mülksüzlüğün, kimsesizliğin ve alt sınıfa ait olmanın et damgasıydı.

Avrupa bu büyük utançla ancak 2013 yılında, yani hayatta kalan mağdurlar artık birer ihtiyar olduğunda resmi olarak özür dileyerek yüzleşebildi. Yıllar boyunca koskoca bir kıta, gözünün önündeki bu çocuk çığlıklarına karşı üç maymunu oynadı.

Şimdi gelin, bu kapkaranlık tarihsel gerçekliği zihnimizin bir köşesinde tutarak, hepimizin çocukluğuna dokunan o meşhur çizgi filme, Alplerin neşeli kızı Heidi’ye dönelim.

Öksüz ve yetim kalan, teyzesi tarafından bakılmak istenmeyip dağ başındaki yaşlı bir adamın yanına bırakılan, ardından Frankfurt’ta zengin bir ailenin evine bir nevi hizmetçi olarak gönderilen o küçük kızı hatırlayın. Ve en önemlisi, zengin arkadaşı Clara’nın gösterişli ayakkabılarına inat, Heidi’nin hafızalarımıza kazınan o her daim çıplak ayaklarını düşünün...

Bizler yıllarca o çıplak ayakları "doğa sevgisi", "saf bir mutluluk" ve "özgürlük" olarak izledik, öyle izletildi.

Peki, gerçek neydi? Şimdi geçmiş tarihin çirkin yüzüyle karşılaştıktan sonra soruyorum size: Heidi’nin o çıplak ayakları gerçekten masum bir özgürlük hikayesi miydi? Yoksa Avrupa’nın, bağrında can çekişen yüz binlerce köle çocuğun trajedisini gizlemek ve kendi vicdanını rahatlatmak için dünyaya sunduğu estetik bir ambalaj, muazzam bir algı yönetimi miydi?

Belki de Heidi Alplerde neşeyle koşmuyordu; sadece arkasındaki o karanlık çiftliklerin soğuğundan kaçıyordu, kim bilir? Karar siz kıymetli okurların…

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Cem Sultan Harita mühendisliği disiplininden gelen bir bakışla dünyayı ölçmeyi, anlamayı ve yeniden yorumlamayı öğrendim. Ancak asıl yolculuğum, kelimelerin haritasında başladı. Yazarlığa Babamın Çiçeği romanıyla adım attım; o günden beri satırlar benim için sadece bir ifade biçimi değil, nefes almanın başka bir yolu oldu. Benim için yazmak, yaşamaktan ayrı bir eylem değil. Bazen yaşamak için yazarım, bazen yazmak için yaşarım. Her cümlede hayata dair bir iz, her hikâyede insanın kendine tuttuğu bir ayna olduğuna inanırım. Kelimelerle kurduğum bu dünyada, sadece anlatmam; aynı zamanda anlam ararım. Çünkü benim yolculuğumda yazı, hayatın kendisidir. Şu an yazmakta olduğum roman "Yılkıların Çağrısı" devam etmektedir...