6. Bölüm & 7. Bölüm (ARDA)

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...
30 Nisan 2026 - 04:09
30 Nisan 2026 - 04:09 ⏱ 18 dk Okuma Süresi
 4  72
6. Bölüm & 7. Bölüm (ARDA)

6. KAÇIŞ

Arda’nın arkadaşı ondan yaşça büyük idi. Sürekli İstanbul’dan bahsediyordu, “İstanbul şöyle güzel İstanbul böyle büyük…".

Orada herkes zengin, sokaklar ışıl ışıl.” diyerek İstanbul’u öve öve bitiremedi.

Bir gün heyecanla: “Gel beraber İstanbul’a kaçalım.”dedi.

Arda önce şaşırdı ama sonra içini bir merak kapladı. Zaten amcasının oğlu da oradaydı. Neden olmasındı ki?

“Olur gidelim. Nasıl olsa amcamın oğlu var orada. Onun yanına gideriz.”dedi.

O gece Arda’nın içi içine sığmadı. Evde herkes uyuyunca yavaşça kalktı, çekmeceleri karıştırdı. Amcasının oğlunun adresini bulduğunda kalbi hızla atmaya başladı. Adresi küçük bir kağıda dikkatlice yazdı: “Sağmalcılar Kartaltepe Mahallesi, No :100”

Kağıdı cebine koydu, sonra simit satarak kazandığı parayı yanına aldı. Pencerenin dışındaki karanlığa baktı, rüzgar hafif hafif perdeyi dalgalandırıyordu. “Belki orada daha iyi bir hayat olur…”diye düşündü.

Sabah olunca iki çocuk, mahalleli uykudayken sokağın köşesinden sessizce yürüyüp çıktılar. Ne aileleri farketti ne komşular. Kuş cıvıltılarının arasında, ayakkabılarının sesi bile yankılanıyor gibiydi. Otogara geldiklerinde kalabalık gözlerini kamaştırdı. Çantalarını sıkı sıkı tutarak gişeye yöneldiler. Gişe memuru çocuklara şöyle bir bakıp, kaşlarını kaldırdı. Çocuklar on, on iki yaşlarındaydı. “Nereye gidiyorsunuz siz?”diye sordu.

Arda hemen cevap verdi “İstanbul’da amcamızın oğlu var. Orada çalışıyor. Biz de işçilere su dağıtacağız.”dedi. Memur başını iki yana salladı ama çocukların ciddiyetine şaşırdı. "Bilet alın gelin. “dedi.

Bileti alıp ellerinde sıkı sıkı tutarak otobüse bindiler ama giderken onları birisi görse de çocuklar bunu bilmeden otobüse bindiler. Koltuklarına oturduklarında Arda’nın içini garip bir his kapladı. Ne tam korkuyor, ne de tamamen cesurdu. Otobüs hareket ettiğinde pencereden dışarı baktı; yıkıntılar, çatlamış yollar ve sessiz sokaklar gözlerinin önünden geçiyordu. Evleri, annesinin sesi, babasının gözleri aklına geldi ama geri dönmedi. Ertesi gün İstanbul’a indiler. Camdan dışarı baktıklarında gördükleri bambaşka bir dünyaydı. Yüksek binalar, korna sesleri, kalabalık, hızla geçen insanlar… 

Arda’nın içi ürperdi. Elindeki kağıda baktı: “Sağmalcılar Kartaltepe Mahallesi No :100”

Sora sora minibüse bindiler, Sağmalcılar da indiler. Oradan geçen birine “Yüz numara nerde?”

Adam camiyi işaret etti. Caminin arkasına gittiler. Oradan çıkış yoktu. Cemaat dağılırken birine daha sordular. Adam gülerek “Koskoca helayı görmediniz mi?”dedi.

Arda şaşkınlıkla “Biz onu demiyoruz. Aradığımız evin numarası yüz.” dedi. Ama kimse o adresi bilmiyordu. Evi aradılar ama bulamadılar. Hava kararmaya başlamıştı, gökyüzü mor ve gri tonlara bürünmeye başladı. Çocuklar bir köşeye oturup ağlamaya başladılar. Tam o sırada oradan üç tekerlekli motoruyla bir postacı geçiyordu.

Fren yapıp durdu “Niye ağlıyorsunuz siz ?”diye sordu.

Arda gözyaşlarını silip hıçkıra hıçkıra anlattı. “Amcamın oğlunun evini arıyorduk ama bulamadık. Akşam olunca da korkmaya başladık.” deyince, postacı içten bir tebessümle: “Ben buranın postacısıyım. Hadi binin sizi Sağmalcılar merkez postanesine götüreyim.” diyerek onları Sağmalcılar Merkez Postanesi’ne götürdü.

Oradaki memurlar merakla çocuklara baktılar. Postane müdürü: “Oğlum aç mısınız?”diye sordu.

Açlıktan midesi yapışan çocuklar kafalarını salladılar. Bunun üzerine onlara peynir ekmek ve çay ikram ettiler. Daha sonra ellerindeki adrese götürüp teslim etmek üzere yola çıktılar.

7. İSTANBUL

Adrese vardıklarında amca oğlu evde yoktu. Evin karşısında bir bakkal vardı. Ona sorduklarında adam “Evde yok, fabrikaya çalışmaya gitti. Ne yapacaksınız siz onu?”diye sordu.

Arda utangaç bir sesle “Ben amca oğlumun yanına geldim. Onlarda kalacağım." dedi.

Bakkal hemen karşı çıktı: “Ben bu evi iki kişiye verdim. Dört kişi kalamazsınız." dedi soğuk bir sesle.

Bunun üzerine Arda ile arkadaşı dükkanın önündeki kaldırım taşına oturup ağlamaya başladılar ama bakkal hiç oralı bile olmadı. Kaybolmak korkusuyla, gece on bire kadar o kaldırımdan kalkmadan sokak lambasının titrek ışığında beklediler. Saat on bir sularında amca oğlu geldi. Amca oğlu çocukları görünce “Sizin ne işiniz var burda, niye geldiniz?” diye çıkıştı. Bu sözler üzerine çocuklar tekrar ağlamaya başladılar.

Adam içini çekerek: “Hadi bakalım eve” diyerek eve aldı onları.

Evde karyola yoktu. Yerde dört minder seriliydi. Evde iki kişi kalıyordu diğeri işteydi. Amca oğlu kısa bir sessizlikten sonra “Yatın dinlenin." dedi.

Mindere uzandılar ama minder kir içindeydi, odada ağır bir rutubet kokusu vardı. Ona rağmen çocuklar kafalarını koyar koymaz uyudular. Fakat gecenin ilerleyen saatlerinde kaşınmaya başladılar. Ne olduğunu anlamadan yataktan fırladılar. Tahta kuruları her yerlerini ısırmıştı.

Çocuklar korkuyla battaniyeleri silkelerken Arda fısıldadı: “Anne keşke yanımda olsaydın."

Bu arada Fesmani,  Arda’nın gittiğini öğrendiğinde neye uğradığını şaşırdı. Elindeki işi bıraktı, olduğu yere çöktü. O an ne ağlayabildi ne de konuşabildi. Amca oğlu Fesmani’yi arayıp çocukların yanında olduğunu öğrenince sandalyeye oturup derin bir nefes aldı ama kalbindeki sızı dinmedi.

“Tek başına küçücük çocuk ne yapar oralarda? ”dedi amca oğluna.

Amca oğlu “Biraz kalsınlar otobüsle gönderirim. “dedi.

Fesmani: “Yok yok ben gelir alırım. “dedi.

Ertesi gün sabah erkenden otogara gitti ama tam bilet kestirecekken başı dönmeye midesi bulanmaya başladı ve bir anda yere yığıldı. Çevredekiler hemen yardımına koşup Fesmani’yi hemen hastaneye götürdüler. Doktor muayeneden sonra: “Tebrik ederim hamilesiniz. ”dedi. Fesmani şaşkınlıkla doktora baktı.

Doktor onun İstanbul’a gitmek üzere olduğunu öğrenince endişeyle başını salladı : “Hanımefendi böyle bir yolculuğu asla kaldıramazsınız. Üstelik dört aylık hamilesiniz ve bebekleriniz ikiz olduğu için kesinlikle yola çıkmamalısınız.”

Fesmani’nin gözleri doldu. İçinde hem sevinç hem de derin bir hüzün vardı. Hastaneden çıkınca amca oğlunu arayıp durumu anlattı.

Amca oğlu Arda’ya : “Annen çok üzüldüm ve seni göndermemi istedi. Seni almaya gelecekti ama hamileymiş hem de ikiz kardeşin olacakmış. Doktor yolculuğu yasaklamış."

Arda önce donup kaldı sonra yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.

“İkiz mi?”dedi heyecanla. “Gerçekten mi?”

Gözleri parladı. Annesinin karnında kardeşleri olduğunu öğrenmek onu hem şaşırttı hem mutlu etti. Sabah olunca Amca oğlu işe gitmeden önce biraz ekmek ve bir kaç zeytin koydu masaya “Ne olacak sizin bu haliniz. ”diye iç çekti, ardından kapıyı çekip işe gitti.

Çocuklar ev sahibinden korktukları için aşağı inmeye cesaret edemediler. Pazar günü geldiğinde, amca oğlu Arda’nın arkadaşını Anadolu yakasındaki akrabalarına götürdü. Akrabalar kanalizasyon işlerinde, kazma kürekte çalışıyorlardı. Arda’nın arkadaşı oradaki işçilere su dağıtmaya başladı. Arda ise amca oğlunun yanında kaldı.

Amca oğlu Arda’yı da alıp her sabah fabrikaya gitmeye başladı. Arda her gün onunla gidip fabrikanın bahçesinde sessizce oturuyor, akşam olunca yorgun adımlarla onunla birlikte eve dönüyordu ama amca oğluna yük olmakta zoruna gidiyor ve içten içe bu durum canını yakıyordu.

“Ben neden bekliyorum? Neden bir işe yaramıyorum? ”diye düşünürken fabrikanın arka tarafında üst üste yığılmış tahta sandıklara baktı. Güneşin altındaki tahtalar sanki ona yol gösteriyordu. Bir anda aklına bir fikir geldi, heyecandan gözleri parladı ve amca oğluna: “Şu tahta sandıklar var ya onların arkasına bir tahta çak, üzerine bir de kayış tak. Bir siyah bir de beyaz ayakkabı boyası al. Ben ayakkabı boyacılığı yapacağım. ”dedi.

Amca oğlu kaşlarını çattı : “Sen ne yapacaksın onu. Bir de kaybolup başıma bela mı olacaksın.”

Arda gözlerini kaçırmadan : “Kaybolmam. Şu iki sokakta dolaşacağım. Ondan sonra da akşam yine geleceğim söz ”dedi. Sesinde hem çocukça bir korku hem de yeni bir hayat kurma isteği vardı.

Amca oğlu, biraz homurdansa da cebinden Arda’ya biraz para çıkarıp verdi. Arda sevinçle cila, boya, sünger ve fırça aldı. Sandığı da kendi elleri ile yaptıktan sonra boynuna takıp mahallede dolaşmaya başladı. Gün boyu mahallede dolaşıp, insanlara gülümseyerek çekingen ama gururlu bir sesle:

“Ayakkabılarınızı boyayayım mı?” diye sordu. Akşam eve döndüğünde avucundaki paraları görünce inanamadı.

İstanbul’da ilk kez kendi emeği ile kazandığı para… Parmaklarının arasından kayarken bile sıcaklığını hissediyordu.  Amca oğlu bile şaşkındı: “Oğlum sen bu parayı nereden buldun? Yoksa bir yerden mi aldın? Bir şey mi yaptın? ”diye soru yağmuruna tuttu.

Arda gülümsedi, gözleri ışıl ışıldı: “Yok akşama kadar mahallede ayakkabı boyadım. ”dedi gururla. Arda gün geçtikçe daha çok kazanmaya başladı. Zamanla mahalleden çıkarak fabrikanın oraya kadar gitti.

Amca oğlu : “Gitme kaybolursun.” dese de Arda yine de gidiyor ama kaybolmamak için gittiği yoldan geri dönüyordu. Küçük dünyasında kendi yollarını çizmeye başlamıştı artık.

Arda zamanla amca oğlundan daha fazla kazanmaya başlayınca amca oğlu Arda’nın getirdiği paraları elinden alıyor için içinde Arda’yı kıskanıyordu. Oysa Arda kazandığı paralarla annesine elbise babasına da pantolon almak istiyor ama bir türlü fırsat bulamıyordu.

Amca oğlu bir gün sinsice : “Ailen seni çok özlemiş. Seni memlekete göndereceğim” dedi. Arda gidince geri dönemem korkusuyla kalbi hızla çarpmaya başladı. “Ya geri dönemezsem.” diye düşünüp titrek bir sesle “Gitmek istemiyorum.” dese de amca oğlu kararlıydı.

“Gideceksin. ” dedi sert bir şekilde .

Zorla Arda’yı otogara götürüp biletini kestiği gibi muavine: “Bu çocuk önce Allaha sonra sana emanet. Memlekete varınca indirirsin. ”dedikten sonra Arda’nın cebine azıcık bir para koydu ve otobüs koltuğuna oturttuktan sora gitti. Arda’nın çalışıp kazandığı parayı da vermedi.

Arda camdan dışarı baktı. Şehir sanki yavaşça geri çekiliyordu. Bir an durdu ve kalbini dinledi : “Ben gitmek istemiyorum. ”diye bas bas bağırıyordu kalbi.

O anda karar verdi. Kimseye farkettirmeden ayağa kalktı sessizce kapıya yaklaşıp nefesini tuttu sonra hızlıca otobüsten indi ve kalabalıktan sıyrılarak arkasına bile bakmadan ara sokaklara daldı. Yüreği yerinden çıkacak gibi atıyordu ama yüzünde kararlı bir ifade vardı. “Artık kendi yolumu seçmeliyim. ”dedi kendi kendine.

Cebindeki azıcık paraya baktı. Ne yapacağını tam olarak bilmiyordu ama en azından özgürdü. Her adımıyla biraz daha büyüyor, kendi hayatının sorumluluğunu alıyordu. Gözleri uzaklara dalmışken, ayakkabı boyacılığı sırasında öğrendiği cesaret ve sabrı hatırladı. “Belki de bundan sonra hiç bir şeyden korkmamalıyım. ”diye düşündü.

Onun için her sokak yeni bir fırsat, her köşe bir macera anlamına geliyordu. Artık kendi hikayesinin baş rolündeydi ve adımlarını dikkatli atacaktı. Hava kararmaya başlamıştı. Akşam karanlığında uykusu geldiğinde sur ve duvar kenarlarında yatıyordu. Geceleri, sur kenarlarında içki içen ayyaşları gördüğünde, gizlice onların olduğu yerden kaçtı.

Gün geçtikçe cebindeki para da tükeniyordu. Çöpleri karıştırırken, köşedeki simitçinin attığı simitlerle karnını doyurmaya başladı. Öyle ki; çöpte bulduğu bir tane simidi üçe bölüp, her gün bir parçasını suyla ıslatarak yiyordu. Zamanla vücudunda bit ve pireler dolaşmaya başladı. Pirelerin ısırdığı yerlerde su kabarcıkları oluşmuş, kaşıdıkça yaraya dönüşüyordu. Uzayan saçlarının içinde bitler kol geziyordu. Vücudunun kirlendiğini hisseden Arda, parklarda hortumdan akan soğuk suyla ve üzerindeki elbiselerle yıkanıyor, elbiselerin kurumasını bekliyordu.

Bir gün yine çöpü karıştırdı ama simit yoktu. Dükkanın birine giderek: “Abi ben senin dükkanının önünü süpüreyim, bana bir simit alır mısın? ”dedi.

Adam “Sen kimsin, necisin? ”diye sorunca başından geçenleri anlattı. Bunun üzerine dükkan sahibi: “Oğlum sen süpürme, ben yine alırım. ”dedi.

Arda : “Yok ben güzelce dükkanın önünü süpüreyim, ondan sonra sen bana simit alacaksın. ”diye yanıtladı.

Dükkan sahibi: “Anlaşıldı, senin karnın aç. ”dedikten sonra bir kebap söyledi.

Oradaki esnaf, yardım amaçlı Arda’ya dükkan süpürtüp karşılığında para veriyorlardı. Arda biriktirdiği paralarla kendine yine bir ayakkabı sandığı yaptı ;boya, cila ve sünger alarak işine hazır hale geldi. Otogar civarında da boya yapmaya başladı. Burası her zamankinden daha kalabalıktı; İnsanların ayak sesleri, tezgahların uğultusu ve araç kornaları arasında kendini kaybolmuş hissediyordu.

Ayakkabı boyarken yanına bir adam geldi. “Ayakkabımı boyar mısın? ”diye sordu.

Arda kafasını salladı: “Boyarım. ”dedi ama elleri titriyordu ve sürekli kafasını kaşıyordu; sanki kendi düşünceleriyle savaş veriyordu.

Adam bu durumu fark etti ve merakla sordu: “Oğlum dikkatimi çekti. Sen neden sürekli başını kaşıyorsun?”

Arda bir taraftan adamın ayakkabısını boyarken bir taraftan da başından geçenleri anlattı. Kelimeler ağzından güçlükle çıkıyor, her cümlede biraz daha rahatlıyor gibiydi.

Adam, Arda’nın gözlerindeki yorgunluğu ve çaresizliği fark etti : “Hadi kalk gidiyoruz. ”diyerek Arda’yı alıp bir otel odasına götürdü. Otele vardıklarında odanın kapısı ardından kapanınca Arda’nın kalbi hızla çarpmaya başladı. Sessizlik dışarıdaki kalabalığın uğultusundan sonra neredeyse boğucu geliyordu.

“Acaba ne yapacaklar? ”diye düşündü. Her köşeye baktı, odadaki her eşya, her gölge ona yabancı ve tehditkar görünüyordu. Kendi başına kalmak, hem rahatlatıcı hem de korkutucuydu. Geçmiş günlerin sıkıntıları, sokakta yaşadığı zorluklar bir anda zihninde canlandı. Kendi küçük dünyasında güvende hissettiği anlar, şimdi bir belirsizlikle yer değiştirmişti.

Adam : “Oğlum sen beni burda bekle. Sakın bir yere gitme. ”diye tembihleyerek çıktı.

Adam çıkıp gittiğinde Arda yorgunluktan yatağa uzandı. Gözlerini kapattığında bile zihninde geçmişin ve şimdinin karışımı fırtına gibi esiyordu. Kısa sürede derin bir uykuya daldı. Bir müddet sonra elinde kıyafet ve ilaçlarla gelen adam Arda’yı uyandırdı.

Uykudan uyanan Arda gözlerini açtığında yine de hafif bir uyku sersemliği vardı. Adamın yüzündeki ciddiyet endişelerini attırdı. Arda’yı dikkatle yıkadı poşetten çıkardığı çamaşırları giydirip, kirli çamaşırlarını çöpe attı. Üzerindeki temiz kıyafetlerin verdiği rahatlamaya rağmen huzursuzdu. Yine de onun özenli dokunuşları ve yaralarına sürdüğü ilaç, Arda’nın içinde garip bir güven duygusu uyandırdı. Pencerenin kenarına oturup dışarıyı izledi. İnsanlar telaşla gelip geçiyor, araçlar korna çalarken Arda her gölge ve sesi tehlike işareti gibi algılıyordu. “Adam beni gerçekten koruyor mu, yoksa bir planı mı var acaba?” diye düşündü. Kalbi sıkıştı.

Zaman ilerledikçe kafasında dönen sorular onu korkutuyordu.

Adam: “Hadi gidelim. ”diyerek onu berbere götürüp saçlarını kestirdi; aynada kendini gördüğünde, hem hafiflemiş hem de garip bir biçimde yabancılaşmış hissetti. Yeni kesilmiş saçları, yüzündeki yorgun ifadeyi biraz da olsa gizliyordu.

Küçük bir umut, yavaş yavaş kalbine sızıyordu. Belki de her şey düşündüğünden daha farklı bir şekilde ilerleyecekti. O an tek düşüncesi hayatta kalmalı, bu yeni ve bilinmeyen dünyaya uyum sağlamalıydı. 

 YENİDEN KAÇIŞ

Adam berberden çıkınca Arda’yı yemek yemeye götürdü.

“Ufaklık hiç konuşmadık daha adını bile söylemedin bana. Söyle bakalım adın ne senin?” diye sordu.

“Benim adım Arda amca. Topkapı sularında yatıyorum.” deyince adam: “Kimin kimsen yok mu?” diye sordu.

“Köydeler. ”dedi Arda.

Adam: “Kalk gidelim o zaman. Bana Mehmet amca diyebilirsin. Benim otogarda bir yazıhanem var. Sur diplerinde yatacağına orda yatarsın. Sana oraya bir de kanepe koyalım.” dedi.

Beraber boya sandığını da alarak otogara gittiler. Arda sabahları ayakkabı boyayıp, akşamları da yazıhaneyi temizlemeye başladı. Mehmet amca Arda’nın çalışkanlığını görünce ona harçlık verdi. Arda hırlısı hırsızı olur diye parasını Mehmet amcasına verdi.

Aradan beş ay geçmiş, havalar soğumaya başlamıştı. Mehmet amca Arda’yı düşünmeye başlamıştı. Kendi kendine: “El kadar çocuk kışta kıyamette ne yapar? Buranın kışı iyi olmaz, hasta olur. En iyisi bizim arabalarla onu ailesinin yanına göndereyim.” dedi.

Arda’ya dönerek: “Gel oğlum buraya. Seninle biraz konuşalım.”dedi.

Yanına gelen Arda’nın saçını okşayarak: “Bak oğlum bu böyle gitmez. Önümüz kış, üşütür hasta olursun. Gel seni bizim arabalarla ailenin yanına göndereyim.”dedi.

Arda: “Mehmet amca o zaman sendeki paralarımı versen de gitmeden kendime kıyafet alsam olur mu?” diye sordu.

Arda’nın zaten az bir parası vardı. Mehmet amca paraları uzatırken: “Oğlum yetmezse üzerine ben de vereyim.” dedi.

Arda: “Sağ ol Mehmet amca fazla bir şey almayacağım zaten, onun için param yeter.” dedi.

Arda Mehmet amcanın iyi niyetini biliyor, geçmişte yaşadığın deprem korkusu yüzünden ailesinin yanına dönmek istemiyordu. Kendi kendine düşündü. Ablası depremden sonra evlenmiş, kocasıyla İzmir’e yerleşmişlerdi. Diğer amcasının oğlu da oradaydı. Karar verdi İzmir’e gidecekti. O gece Mehmet amca da yazıhanede uyumuştu. Parasını ve kıyafetlerini bir çantaya koyup otobüslerin kalktığı yere gitti. Yakalanma korkusuyla her adımda kalbi yerinden çıkacak gibi çarpıyordu. Otobüs kalkmak üzereydi. Hızla biletini aldı, koltuğuna oturdu ve İstanbul’un soğuk, kalabalık sokaklarını geride bırakırken, içinde hem korku hem de yeni bir başlangıcın heyecanı vardı. Ablasına kavuşacak olmanın verdiği rahatlık, tüm endişeni bir nebze olsun hafiflemişti.

Otobüs  yavaş yavaş İzmir’e yaklaştığında Arda pencereden dışarı bakıyordu. Şehrin sıcak ışıkları, denizin hafif dalga sesleri ve insanların telaşsız yürüyüşleri İstanbul’un kalabalık, soğuk sokaklarından tamamen farklıydı. İçinde hem huzur hem tedirginlik vardı. Mehmet amcanın onu ailesine teslim etmek için beklediğini düşündükçe biraz suçluluk hissetti ama gitmesi gerekiyordu. 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

AYŞE KÜÇÜKIŞIK Ayşe Küçükışık Yazar • Şair • Editör “Her yazarın kaleminin ardında bir yaşam hikâyesi vardır. Ayşe Küçükışık’ın yazarlık yolculuğu da çocukluk yıllarında başlayan bir hayalin, engellere rağmen vazgeçmeyen bir azmin ve yıllar boyunca süren üretme tutkusunun hikâyesidir.” Ayşe Küçükışık, 05 Mayıs 1972 tarihinde Berlin’de çalışmak üzere Almanya’ya giden bir Türk işçi ailesinin çocuğu olarak doğdu. Altı yaşına kadar Berlin’de yaşadı. Daha sonra ailesiyle birlikte Türkiye’ye dönerek ilk ve orta öğrenimini Mersin’de tamamladı. İşitme güçlüğü nedeniyle eğitim hayatında çeşitli zorluklar yaşadı ve lise ikinci sınıfta örgün eğitimini bırakmak zorunda kaldı. Ancak bu engeller, yazmaya olan ilgisini ve üretme azmini azaltmadı. Yazarlık yolculuğuna, ortaokul yıllarında katıldığı bir hikâye yarışmasıyla ilk adımını attı. Kaleme aldığı hikâye önce okul birincisi, ardından il birincisi seçildi. Öğretmenleri tarafından iller arası yarışmada temsil edilmesi için girişimlerde bulunulsa da ailesinin izin vermemesi nedeniyle bu önemli fırsata katılamadı. Yaşadığı hayal kırıklığı, onda vazgeçmek yerine yazmaya daha sıkı sarılma isteği uyandırdı. Bu süreçten sonra ailesinden gizli şiirler yazmaya başladı. Şiirleri 90’lı yıllarda “Eda Alaş” mahlasıyla Mersin’deki çeşitli radyolarda yayımlandı ve dinleyicilerden ilgi gördü. Bir radyo kanalından çalışma teklifi almasına rağmen ailesinin izin vermeyeceğini düşündüğü için bu teklifi değerlendiremedi. Buna rağmen yazmaktan hiç vazgeçmedi; yaşadığı her deneyimi kalemine taşıdı. Şiir, öykü, deneme ve roman türlerinde eserler veren Ayşe Küçükışık, insanın iç dünyasını, yaşamın izlerini ve toplumsal konuları içten bir anlatımla ele almaktadır. Yazdığı 100’e yakın şiirin bir kısmı Fikir İzleri Platformu’nda ve diğer dijital platformlarda yayımlanmıştır. Ayşe Küçükışık'ın kaleme aldığı "Almanya Treni" adlı roman, 2010'lu yılların başında TRT tarafından düzenlenen bir senaryo yarışmasına gönderildi. Eserin konusu ilgi görmesine rağmen, senaryo teknik formatına uygun hazırlanmadığı için değerlendirme sürecini tamamlayamadı. Daha sonra Wattpad'de yayımlanan roman, zamanla hesabına erişim sağlanamaması nedeniyle uzun süre okurlardan uzak kaldı. Ancak yazarın yıllar önce sakladığı çıktılar ve notları, bu hikâyenin yeniden hayat bulmasını sağladı. Aradan geçen yıllarda ilk Türk işçilerinin Almanya yolculuğuna ilişkin araştırmalarını derinleştiren Ayşe Küçükışık, tanıklıklardan, tarihî kaynaklardan ve aile anlatılarından yararlanarak romanını yeniden ele aldı. Bugün “Almanya Treni”, ilk hâlinden çok daha kapsamlı, belgesel yönü güçlendirilmiş yeni versiyonuyla Fikir İzleri Platformu’nda bölüm bölüm yayımlanmaktadır. Tamamladığı ARDA adlı romanı da gerçek hayattan esinlenerek yazılmış olup Fikir İzleri Platformu’nda okurlarla buluşmuştur. Hâlen Fikir İzleri Platformu’nda editör olarak görev yapmakta, eserleri kişisel blogunda ve çeşitli dijital platformlarda okurlarla buluşmaktadır. Yazıları; kişisel blogu, Wattpad, Pinterest ve sosyal medya hesapları aracılığıyla geniş bir okur kitlesine ulaşmaktadır. Roman, şiir ve öykü çalışmalarını sürdürmekte; yaşanmış hayatları edebiyatın gücüyle geleceğe taşımayı amaçlayan eserler üretmeye devam etmektedir.