Rüzgar vurmuş bir ekin tarlasına

Rüzgar vurmuş bir ekin tarlasına… Ama bu, sıradan bir rüzgar değil. Ne sadece esip geçen bir hava akımı, ne de sadece başakları sallayan bir doğa olayı. Bu rüzgar; bazen bir düğünün en coşkulu anı, bazen bir çocuğun şımarık kahkahası, bazen de insanın içine dokunan görünmez bir el… Ethem’in gözünden anlatılan bu hikâye, bir tarlanın ortasında başlayan eğlenceli bir anın, zamanla derin bir iç yolculuğa dönüşmesini konu alıyor. Rüzgarla savrulan ekinler, sadece doğanın bir parçası değil; insanın iç dünyasının da bir yansıması haline geliyor. Kah güldüren diyaloglarıyla, kah durup düşündüren cümleleriyle bu hikâye; hayatın aslında kontrol etmekle değil, bazen kendini akışa bırakmakla anlam kazandığını hatırlatıyor. Çünkü bazen insan, en çok savrulduğu yerde kendini bulur.

Nisan 1, 2026 - 16:41
Nisan 5, 2026 - 10:47
 1  33
Rüzgar vurmuş bir ekin tarlasına

    RÜZGÂR VURMUŞ EKİN TARLASINA

Rüzgar vurmuş bir ekin tarlasına… ama öyle böyle değil; sanki mahallede kimsenin çağırmadığı halde düğüne gelmiş, halay başını kapıp “ben çekerim!” diye ortalığı dağıtan bir akraba gibi. Ekinler bir sağa bir sola yatıyor, kalkıyor, tekrar yatıyor… Uzaktan baksan “tarla mı bu, yoksa sabah sporu yapan buğdaylar kulübü mü?” dersin.

Ben de o sırada tarlanın kenarında durmuş, elimde çekirdek, bu manzarayı izliyorum. Çekirdeği , tarladaki ritme kapılmışım, “çıt-çıt-çıt” diye bir tempo tutturmuşum öyle çitliyorum. Rüzgar ayrı telden, ben ayrı telden… Arada bir uyum yakalıyoruz, sanki beraber konser veriyoruz.

 Rüzgar öyle bir estiriyor ki tarlanın ortasındaki korkuluk bile sallanıyordu. Korkuluğun yüzündeki o eski gömlekle yapılmış surat var ya, bir an bana döndü sanki “kardeşim bu iş benim görev tanımımda yoktu”. “Ben kuş kovacaktım, dansözlük nereden çıktı?” der gibi içlenerek baktı sanki.

Derken bizim köyden Hasan dayı çıka geldi. Elinde bastonu, başında o meşhur fötr şapkası. Bir tarlaya baktı, bir bana baktı, tekrar tarlaya bakarak. 

“Bu ne Ethem oğlum?” dedi.

“Rüzgar vurmuş dayı,” dedim.

“Yok be evladım,” “bu tarla düpedüz eğleniyor.”

Gerçekten de eğleniyor gibiydi. Ekinler öyle içten, öyle samimi savruluyordu ki… Hani insan bazen sebepsiz yere kahkaha atar , koşar, düşer, tekrar kalkarya… İşte o hissin tarlaya dönüşmüş haliydi bu.

Bir ara dayanamayarak, ben de girdim tarlanın içine. Ekinler yüzüme çarpıyor, saçımı başımı karıştırıyordu. Sanki “hoş geldin” diyorlar ama biraz sert bir hoş geldindi bu. Yüzüme bir başak hızla çarptığında, dedim “tamam abartmayın ya, misafire böyle davranılır mı?” Ama onlar da haklı, yıllardır aynı yerde durmaktan sıkılmışlar, fırsat bulmuşlar oynuyorlar.

Hasan dayı dışarıdan “Ethem dikkat et oğlum, fazla kaptırma kendini, birazdan horon başı ilan ederler seni!” diye bağırıyordu. 

Ben de içerden “dayı geç kaldın, beni çoktan grubun enerjik elemanı seçtiler!” bile diye sesleniyorum. 

Rüzgar bir hızlanıyor, bir yavaşlıyor. Sanki DJ kabinin başında… “Şimdi slow, şimdi hareketli!” diye tarlayı yönetiyor gibiydi. Ekinler de uyumlu, hiç itiraz yok. Kimse “ben yoruldum” demiyor. Hep birlikte savruluyorlar.

Bir noktada durup etrafa baktım. Gökyüzü masmavi, güneş hafif eğilmiş, rüzgar hâlâ şımarık bir çocuk gibi koşuşturuyor… Ve ben, tarlanın ortasında, saçım başım dağılmış, yüzümde kocaman bir gülümsemeyle kendi kendime “insan bazen rüzgar vurmuş bir ekin tarlası gibi olmalı. ” Biraz dağılmalı, biraz savrulmalı, biraz ciddiyeti bırakmalı…belkide dedim. 

Hatta mümkünse arada bir korkuluğa bile “gel sen de katıl” demeli.

Çünkü hayat dediğin şey, düz durmakla değil, biraz eğilip bükülmekle daha eğlenceli oluyor. Hem kim bilir… Belki en güzel anılar, tam da böyle rüzgarın saçını başını dağıttığı anlarda birikiyordur.

Rüzgar vurmuş bir ekin tarlasın da ve ben hâlâ o tarlanın ortasında, biraz insan biraz da savrulan bir başak gibi dolanıyorum. Az önce “biraz girip çıkarım” diye düşündüğüm yer, resmen beni bağrına bastı. Çıkmaya niyetim yok, zaten tarlanın da beni bırakmaya niyeti yok gibi.

Rüzgar bu sefer daha kurnaz esmeye başladı. Az önceki gibi pat diye değil… ince ince, sinsice… Önce kulaklarıma doluyor, sonra ensemden aşağı süzülüyor. Bir ürperti geliyor, öyle rahatsız edici gelmiyor, daha çok sanki biri “bak, hayat hâlâ burada” diye hafifçe dokunur gibi esiyor. 

Ekinler de bu yeni tempoya ayak uydurmuş. Az önceki çılgın dans gitmiş, yerine daha zarif bir salınım gelmiş. Sanki biraz önce düğünde halay çeken kalabalık, şimdi aynı salonda ağır bir vals yapıyor gibi. Aralarında öyle bir uyum var ki… Bir tanesi bile “ben ayrı takılayım” demiyor.

Ben de durup, ellerimi iki yana açtım. Hafifçe gözlerimi kapattım. Rüzgar yüzümü okşuyor, başaklar kollarıma çarpıyor. Arada bir kulağıma sürtünen bir başak , hani küçükken arkadaşın kulağına eğilip bir şey fısıldar ya, öyle bir his veriyor. Sanki bir şey söyleyecekler ama dili yok işte, ancak dokunarak anlatmaya çalışıyorlar gibi. 

Tam o sırada bir serçe gelip yakınımdaki bir başağın üstüne konmaya çalışırken, zavallı daha tam yerleşemeden rüzgar bir esiyor, kuş hafifçe dengesini kaybederek,panikle kanatlarını hızla çırparak sendeliyor, sonra toparlıyor. Sanki bana bakıyor gibi oldu. Ben ona bakıyordum zaten .İkimiz de "burada durmak kolay değil" diye düşünüyor gibiydik. 

Hasan dayı hâlâ tarlanın kenarındaydı ayakta durmaktan yorulmuş, izlemekten sıkılmış olacak ki yere çömelmiş, bastonunu dizine dayamış, beni seyrediyordu. 

“Alıştın mı?” diye bağırdı.

“Dayı,” dedim, “burası insanı bırakmıyor.”

“Eee,” dedi, “rüzgarın huyu o. Bir değdi mi, insanın içini de karıştırır.”

Haklıydı. Sadece ekinler savrulmuyordu aslında… İçimde bir şeyler de yer değiştiriyordu. Sanki uzun zamandır bir köşede birikmiş düşünceler, dertler, kırgınlıklar… Hepsi rüzgarla birlikte havalanmıştı. Kimisi uçup gidiyor, kimisi geri dönüp yüzüme çarpıyordu. Eğilip, bir başağı elime aldım. İncecik ama dirençliydi. Rüzgar ne kadar eserse essin, kırılmıyor. Eğiliyor, bükülüyor ama sonra tekrar doğruluyordu. 

Kendi kendime “Biz niye bu kadar inat ediyoruz düz duracağım diye?” dedim. 

Belki de mesele hep dimdik kalmak değildi.. Bazen biraz eğilmek, biraz savrulmak gerekiyordur.

O sırada rüzgar yine şiddetlendi. Bu sefer öyle bir esiyordu ki tarlanın tamamı aynı anda dalga gibi hareket ediyordu.Gözümün önünde altın sarısı bir deniz kabarıyordu sanki. Dalga dalga yayılıyordu. Bir uçtan başlayıp öbür uca kadar koşuyordu. 

İzlerken nefesim kesilerek. 

“Vay be…” dedim istemsizce.

Hasan dayı da ayağa kalkmış, o da izliyordu. 

“Gördün mü?” dedi.

“Gördüm…” dedim, aslında sadece görmekle kalmadım hissettim.

Bir an için kendimi o dalganın. bir parçası gibi hissettim. Sanki ben de o hareketin içindeydim ayrı bir varlık değil, bir bütün gibi hissettim. Tarlanın bir parçası, rüzgarın bir oyuncağı, anın içindeki küçük bir detay gibi. 

Derken ayağım bir şeye takıldı, hafifçe sendelerken, dengeyi zor toparladım.

“Tamam,” dedim kendi kendime, “çok da kaptırma, sonuçta insansın.”

Ama içimden bir ses de diyordu ki: “Bırak biraz kaptır.”

Yavaş yavaş güneş alçalmaya başlamıştı. Işık değişiyordu. O sarı tonlar daha da derinleşirken ekinlerin rengi bal gibi olmuştu. Rüzgar da sanki yorulmuş, daha yumuşak esiyor du artık. Az önceki şımarık çocuk gitmiş, yerine gün boyu koşmuş, yorulmuş, akşamüstü bir sakinlik gelmişti. 

Ben tarlanın ortasında, yorgun ama garip bir şekilde hafiflemiş hissediyordum kendimi. 

Sanki içimdeki gereksiz ağırlıklar rüzgarla birlikte uçup gitmiş.

Hasan dayı seslendi Ethem oğlum “hadi gel artık, akşam oluyor!”

 Etrafıma son bir kez baktım. Ekinler hâlâ hafif hafif sallanıyordu, rüzgar usulca dolaşıyor, serçe çoktan başka bir dala konmuştu bile içimden 

“İyi ki geldim” dedim. 

 Yavaşça yürümeye başladım, tarladan çıkarken başaklar yüzüme, kollarıma değerek bu sefer o sert “hoş geldin” değil de. Daha çok “yine gel” der gibi dokunuyordu. 

Kenara vardığımda. Hasan dayının yanına oturdum. İkimiz de bir süre konuşmadan. Sadece tarlaya bakarken Hasan dayı 

“Ne öğrendin?” dedi.

Ben de gözümü tarladan ayırmadan

“Rüzgar vurunca… insan da biraz kendine geliyor galiba” dedim. 

Rüzgar vurmuş bir ekin tarlasına… ve ben artık kenarında oturmuş, içimde hâlâ o savrulmanın yankısını taşıyorum. Tarlanın içinden çıkmış olsam da, sanki bir yanım hâlâ orada; bir başağın ucunda, rüzgarın götürdüğü yönde hafif hafif sallanıyor.

Güneş artık iyice eğildi. Gökyüzü morla turuncu arasında kararsız kalmış gibi… Sanki o da günün yorgunluğunu üstünden atmaya çalışıyor. Ekinlerin üstüne düşen ışık, onları olduğundan da yumuşak gösteriyor. Az önceki hareketli kalabalık gitmiş, yerini sessiz ama anlamlı bir dinginlik almışdı. Hasan dayı derin bir “oh” çekerek. 

“Bak,” dedi, “şimdi tarlanın asıl güzel zamanı.”Gerçekten de öyleydi. Rüzgar artık bağırmıyor, fısıldıyordu. Ekinler dans etmiyor, sadece nefes alıp veriyor gibiydi. Az önceki o şamatacı hâl, yerini utangaç bir huzura bırakmıştı. Sanki bütün gün eğlenmişler de şimdi “kimse bir şey demesin, biraz dinlenelim” moduna geçmişlerdi. 

Ben dizlerimi karnıma çekip otururken, toprağın kokusu daha da belirginleşmişti. O tanıdık, içi ısıtan koku… Çocukluk gibi,sanki eski bir anı gibi… Tarif edemediğin ama özlediğini fark ettiğin bir şeyler gibi.

Bir süre hiçbir şey söylemeden öylece oturduk. Zaten söylenecek bir şey de kalmamıştı. Her şey konuşulmuş gibiydi; rüzgar anlatmış, ekinler dinlemiş gibiydi. Sonra içimden geçenleri fark ettiğimde. Sabahki o dağınıklık yoktu.

Aklımdaki o gereksiz kalabalık, o sürekli konuşan düşünceler… susmuştu.

Yerine sade bir şeyler gelmişti. 

“Olduğu gibi olma” hali.

Kendi kendime usulca mırıldanarak “demek mesele, rüzgarı durdurmak değilmiş…” dedim. 

Hasan dayı başını sallayarak. 

“Tabii değil,” dedi, “sen durmayı öğrenirsen, rüzgar ne yapsın?”

Haklıydı.

Belki de hayat, sürekli kontrol etmeye çalıştığımız bir şey değildi. 

Bazen sadece içinde durup, savrulmasına izin vermek gereken bir şeydi.

Gözlerimi tekrar tarlaya çevirdiğimde. 

Ekinler, günün son ışığında, usul usul sallanıyordu.

Ne aceleleri vardı, ne dertleri…

Rüzgar esecek diye korkmuyor, duracak diye de üzülmüyorlardı.

“İnsan, biraz ekin gibi olmalı.” demek ki. 

Ne tamamen dimdik, ne tamamen dağılmış… diye düşündüm. 

Ne rüzgara karşı, ne rüzgara teslim…

Sadece uyumlu, olduğu gibi olmalı belkide. 

Güneş batarken son bir kez göz kırptı ufuktan ve yavaşça kayboldu.

Gökyüzü kararırken, tarlanın üstüne ince bir serinlik çökmüştü. 

Hasan dayı ayağa kalkıp bastonunu eline alarak. 

“Hadi,” dedi, “gece olmadan gidelim.”

Ben de kalkıp, üstümü silkeledim , ama içimdeki o hafifliği silmedim.

Bir kez daha dönüp baktım tarlaya.

Rüzgar hâlâ hafif hafif eserken ekinleri sallıyordu. Tarla aynıydı. 

Ama ben artık aynı değildim.

Ve içimden sessizce, sanki eski bir dostla vedalaşır gibi ve ben yine ertesi gün tarlanın kenarındayım Hasan dayıda yanımda ama bu sefer içimde o sakin huzur yok; tuhaf bir kıpırtı var. Sanki az önce yaşadığım o dinginlik, yerini hafif bir meraka bırakmış. Hani insan bir şeyi anlar gibi olur ama tam da çözememiştir ya… İşte öyle bir his.

Güneş batmak üzere. Ekinler hâlâ usul usul sallanıyor ama ben artık sadece izleyen değilim. İçimde “bir şey eksik” diyen bir ses var.

Hasan dayı ayağa kalktı yine:

“Hadi,” dedi, “geç kaldık.”

Bu sefer yerimden kalkmadan

“Dayı…” dedim, “ya biraz daha kalsak?”

Bana baktı, hafifçe gözlerini kısarak. “Ne arıyorsun burada?” oğlum Ethem dedi.

Cevap veremedim hemen. Çünkü ben de bilmiyordum. Bu tarla bana bir şey göstermişti, evet… ama sanki bir şey de saklıyor gibi hissetiriyordu. 

Tekrar tarlaya baktığımda

Rüzgar yine hafif hafif esiyor

ekinler sanki fısıldaşıyordu, bu sefer o ses bana daha farklı geliyordu. Sanki “anladın sandın… ama daha değil ” diyordu. 

Bir anda içimde bir cesaretle

hiçbir şey demeden tekrar tarlanın içine girdim.

Hasan dayı ise arkamdan 

“oğlum Ethem napıyorsun?” diye bağırıyordu. Ben ise durmadım duymazdan gelerek devam ettim. 

Bu sefer daha derine yürüdüm.

Ekinler yüzüme çarpıyor, kollarıma dolanıyordu ben artık onları sadece hissetmiyordum, dinliyordum.

Bir süre sonra tarlanın tam ortasında durdum.

O an rüzgar birden kesilirken

ekinler dondu. Ses, hareket yoktu sanki. 

Sadece ben ve kocaman bir sessizlik oluştu. 

İşte o an bütün o güzelliğin o dansın, o huzurun, rüzgar varken var olduğunu fark ettim. 

Ama rüzgar gidince…

Her şey sadece… bekliyordu.

Bir başağı elime aldığımda 

İçimden bir şey çözüldü. 

Demek mesele sadece savrulmak değilmiş.

Mesele… hareketin kendisiymiş.

Rüzgar varken güzel olan, rüzgar gidince anlamını yitiriyordu. 

Belki de güzellik, o anın geçiciliğindeydi. 

Arkadan Hasan dayının sesi daha yumuşak geldi. 

“Anladın mı?” oğlum Ethem 

Yavaşça başımı kaldırarak. 

“Evet,” dedim.

Rüzgar tekrar hafifçe esmeye başladığında. 

Ekinler yine hareketlenmişti. 

Ama bu sefer ben farklı bakıyordum.

Artık o dansa imrenmiyordum.

Artık o huzuru yakalamaya çalışmıyordum.

Çünkü anladım ki…

Ne rüzgar kalıcıydı, ne savrulmak…

Ne de o anın kendisi, sadece hissettirdiği şey…

İşte o, insana kalıyordu.

Yavaşça geri dönerek.Tarladan çıktım.

Bu sefer arkamı dönüp bakmadım bile.

Hasan dayının yanına geldiğimde.

Beraber yürümeye başladık.

Bir süre sonra Hasan dayı 

“ne öğrendin?” diye sordu. 

Derin bir nefes alarak. 

“Hiçbir şey kalmıyor dayı,” dedim.

“Ne rüzgar… ne savrulmak…

 insanın içinde bir şeyler değişiyor . 

Başımı gökyüzüne kaldırarak

“İşte o yetiyor.” dedim. 

Ve o akşam, rüzgar vurmuş bir ekin tarlası arkamızda kalırken…

Ben ilk defa, bir şeyleri salarak tutmaya çalışmadan yürüyordum.

                               DİLEK SARIKAYA 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow