OTOGARLAR.

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...
17 Nisan 2026 - 18:38
 0  19
OTOGARLAR.

Otogarlar, şehirlerin kalbinde atan ama asla huzura ermeyen yorgun birer nabız gibidir. Gecenin en zifiri karanlığında bile sönmeyen floresan ışıkları, asfalta sinmiş mazot kokusu ve hoparlörlerden yükselen o metalik, duygusuz anons sesleri... Dışarıdan bakıldığında beton ve demirden ibaret olan bu devasa yapılar, aslında insan ruhunun en yüksek perdeden çığlık attığı, en sessiz duaların edildiği "araf" duraklarıdır. Burası, gitmenin ağrısıyla dönmenin sevincinin aynı peronda el sıkıştığı, zamanın akmadığı, sadece beklendiği bir mekândır.

​

​Ayrılık, bir otogarın en eski sakinidir. Valizlerin fermuarları çekildiğinde başlar o sızı. Bir valize kaç hatıra sığar, kaç yarım kalmış cümle sığdırılabilir? İnsan, sevdiklerini geride bırakırken sadece bedenini değil, ruhunun bir parçasını da o perondaki soğuk betonun üzerine bırakır. Otobüsün körüğü kapandığında çıkan o "tısss" sesi, sanki kalpteki bir damarın kopma sesidir.

​Ayrılık peronlarında yüzler hep yere bakar. Göz göze gelmekten kaçınır insanlar; çünkü o son bakış, yolculuk boyunca zihinde asılı kalacak bir kancadır. Cam kenarına oturan yolcu ile dışarıda kalan yakını arasındaki o şeffaf ama aşılmaz cam bariyer, hayatın bize attığı en büyük çalımdır. El sallanır; ama o el aslında gitme diyen bir feryadın sessiz halidir. Otobüs perondan yavaşça süzülürken, geride kalanların omuzları biraz daha çöker, gidenin ise içi boşalır. Yolun siyah asfaltyla değil, geride bırakılanın gözyaşıyla yıkandığı andır bu.

​

​Ancak otogar sadece kederin mekânı değildir; o aynı zamanda umudun en somut halidir. Diğer tarafta, gelen yolcu peronlarında hayat başka bir ritimle akar. Orada saatler, ayrılık peronlarındakinden daha hızlı döner sanki. Gözler sabırsızdır, boyunlar her dönen otobüs farında biraz daha uzar. Uzaktan gelen her motor sesi, bir yüreği ağzına getirir.

​Kavuşma anı, dünyadaki tüm gürültülerin sustuğu, sadece iki insanın birbirine sarılırken çıkardığı o hıçkırıklı nefesin duyulduğu andır. Otobüsün kapısı açılır, merdivenlerden inen her ayak sesi kalbin ritmine eşlik eder. Ve nihayet, beklenen yüz göründüğünde; o tozlu, yorgun ve dumanlı otogar bir anda dünyanın en güzel bahçesine dönüşür. O an, çekilen tüm hasretin, sayılan tüm günlerin ve katedilen binlerce kilometrenin tek bir saniyeye sığdırıldığı kutsal bir andır. Kavuşmak, dökülen tüm valizlerin içinden çıkan bir bayram neşesidir.

​

​Otogarların kendine has bir halkı vardır. Kimsenin kimseyi tam tanımadığı ama herkesin birbirinin kederine aşina olduğu bir halk... Bir köşede çayını yudumlarken ufka bakan ihtiyar, aslında otuz yıl önceki bir vedanın yasını tutuyordur. Simsarların bağırtıları arasında hayatını kazanmaya çalışan o çocuk, belki de hiç gitmeyeceği şehirlerin hayaliyle büyüyordur. Otogarlar, sınıf farkının ortadan kalktığı, zenginiyle fakirinin aynı sert plastik sandalyede aynı belirsizliği beklediği demokratik bir çilehanedir.

​Burada yenen bir yarım ekmek arası köfte, dünyanın en lüks sofrasından daha anlamlıdır; çünkü tadında acele ve vuslat vardır. Terminalin o bitmek bilmeyen kalabalığı, aslında kocaman bir yalnızlıklar toplamıdır. Herkes bir yerlerden gelip bir yerlere giderken, aslında herkes kendi içindeki o tenha istasyona varmaya çalışmaktadır.

​

​Sonuç olarak otogarlar, hayatın kendisidir. Doğumun bir "merhaba" ile başladığı, ölümün bir "elveda" ile noktalandığı o büyük yolculuğun minyatür bir kopyasıdır. Yılmaz Erdoğan’ın dediği gibi, bu memleketin ruhu o peronlardaki egzoz dumanında saklıdır. Bizler, bazen giden, bazen bekleyen, ama daima yolda olanlarız.

​Eğer bir gün yolunuz bir otogara düşerse, sadece biletinize ve peron numaranıza bakmayın. Etrafınızdaki yüzlere bakın; orada yazılmamış binlerce roman, dökülmemiş milyonlarca damla yaş ve söylenmemiş en güzel aşk sözlerini bulacaksınız. Çünkü otogarlar, taşın ve betonun değil, insan kalbinin en uç noktada attığı, dünyanın en gerçek tiyatro sahnesidir.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Erdal Burak Okur dinler yazar... 1989 Ağrı'da doğdum, eğitim hayatını Ağrı ve Kayseri illerinde tamamladım. Erciyes Üniversitesi lisans mezuniyetinin ardından, şu an Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi’nde lisansüstü eğitimine devam etmekteyim. 2012-2019 yılları arasında öğretmenlik mesleğini icra ettim, halihazırda kamu görevini sürdürmekteyim. Edebiyata olan tutkumu dijital mecralara da taşıyarak farklı platformlar da blog yazarlığı yapmaktayım, dijital ve basılı dergilerde yazılarım sıklıkla yayımlanmaktadır. Gölge, On İki Sırrın Muhafızı, Kayıp Ferman ve Liman isimli dört kitabım bulunmaktadır.