İLKEL YANIMIZIN SÜSÜ EDEBİYAT

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...
17 Mayıs 2026 - 10:20
17 Mayıs 2026 - 10:20 ⏱ 4 dk Okuma Süresi
 3  31
İLKEL YANIMIZIN SÜSÜ EDEBİYAT

Dostlar,

Yolculuk vardı, radyo açmak pek adetim değildir ama bugün öyle istedi canım …

Nostaljik bir şarkı denk geldi, yolun; yeşil ve mavinin birbirine sarılıp bulutların altında dans ettiği manzarası eşliğinde.

“Sana benim gözümle bakan gözler kör olsun.” 

Şu dizeye bakar mısınız…

Tutkunun şiddete evrildiği ama edebiyatın gücüyle, bir zehir gibi içimize işlerken sanatın zevkine varmak derim ben buna…

Faruk Nafiz Çamlıbel’in güçlü kaleminden doğan bu şiir, güfte olup bestelenmiştir. Müziğin etkisiyle de daha da yer etmiştir hafızalarımızda. 

Bir şarkıdan doğan şu satırlarımı, yolda yazarken, insanın aşkı bu kadar kutsallaştırmasının anlamını düşünmeye başladım. Çünkü  aşk, bugünki  gibi “sağlıklı iletişim”, “alan tanımak”, “özgür bırakmak” değildir. Daha serttir. Daha gözü karadır. Hatta bazen sevgiden çok sahiplenmeye benzer.

Mesela eski şiirleri biraz kurcalayalım. Şairin sevdiğine bakışı çoğu zaman şudur;

“Ya benim olursun… ya da hiç kimsenin olmazsın.”

Bugünün dünyasında bunu duyunca birçok insan doğal olarak rahatsız oluyor. Haklılar da. Çünkü sevgiyle tahakküm arasındaki çizgi bazen o kadar inceliyor ki, insan hangisinin aşk, hangisinin kontrol arzusu olduğunu ayırt etmekte zorlanıyor. Ama işin ilginç tarafı şu; Biz yine de o şiirleri seviyoruz ve değer veriyoruz. Yine bir örnek verecek olursak , Necip Fazıl’ın “Ben peşine düşmüş bir canavarım” diyen dizelerini okurken de etkileniyoruz.  Orada yalnızca aşk yok. İnsanın en ilkel tarafı da var. Kaybetme korkusu var. Yerine bir başkasının konulacağı düşüncesine duyulan öfke var. “Onsuz yaşayamam” cümlesinin abartılmış ama en gerçek hali var.

Ve dürüst olalım…

İnsan ruhu sadece zarif duygulardan oluşmuyor. Edebiyatın güzel tarafı da burada zaten.

Bize yalnızca olması gerekeni göstermiyor; insanın içindeki karanlığı da gösteriyor.

Bugün sosyal medyada herkesin  kusursuz cümleleri var. “Seviyorsan özgür bırak… Gerçek aşk sahiplenmez. Gerçekten sevseydi şöyle böyle…”Kulağa çok doğru geliyor değil mi? Ama aynı insan gece bir “çevrimiçi” yazısına takılıp uyuyamıyor.

İşte edebiyat bu yüzden bu kadar gerçek. Çünkü insanın dışa dönük halini değil, sakladığı iç tarafını yazıyor. Ben eski şiirlerdeki bu sertliği tamamen romantikleştiremiyorum. Bazı dizelerin içinde sevgi kadar ego da var. Hatta bazen aşkın üstüne çökmüş bir iktidar hissi var. Sevilen kişiyi bir insan gibi değil de, “kaybedilmemesi gereken mülk” gibi gören bir damar var. Ama bir yandan da şunu inkâr edemiyorum:

Bu dizeler sahici…

Aşk dediğimiz duygu her zaman olgun, dengeli ve medeni yaşanmıyor. Bazen insan sevdiği kişiyi kaybetme ihtimaline bile vahşice tepki verebiliyor. Edebiyat da tam burada devreye giriyor. O duyguyu süsleyip, steril hale getirmeden önümüze koyuyor. Belki de bu yüzden bazı eski şiirler hâlâ bu kadar güçlü. Çünkü insan değişse de, duyguların çekirdeği çok değişmiyor. Sadece artık kimse yüksek sesle söylemiyor.

Demek ki çağ değişiyor; insanın karanlığı  aynı kalıyor…

Ve tabi ki edebiyatla biçimlenerek… 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Özge Güneş 1976 Konya-Akşehir doğumludur. Yazarlık ve köşe yazarlığı alanında çalışmalarını sürdürmektedir. İnsan psikolojisi, gündelik hayatın görünmeyen yönleri ve bireyin iç dünyası üzerine yazılar kaleme almaktadır. “Şirret Ajans” adlı romanı yayımlanmıştır. Yazılarında sade bir dil ile derinlik kurmayı ve okuru düşünsel bir sorgulamaya davet etmeyi amaçlar. Roman, hikâye, metin ve monolog türlerinde; olaydan çok insanın iç sesine, düşüncenin kırılma anlarına ve görünmeyen hikâyelere odaklanır.