AYNALARDA BİRİKEN ZAMAN

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Özet Elif, yağmurdan kaçarken eski bir dükkâna sığınır ve aynalarda farklı zamanlara ait kadın yüzleri görür. Bu yüzler, güzelliğin farklı dönemlerde farklı anlamlar taşıdığını gösterir. Dükkânın yaşlı sahibi, güzelliğin zamanla yok olmadığını, sadece biçim değiştirdiğini söyler. Elif, kendi yüzündeki izleri kabullenir ve zamana karşı koşmak yerine onunla birlikte yürümeyi öğrenerek dükkândan ayrılır.

26 Mart 2026 - 20:41
26 Mart 2026 - 20:41 ⏱ 8 dk Okuma Süresi
 3  90
AYNALARDA BİRİKEN ZAMAN

AYNALARDA BİRİKEN ZAMAN
Saatin Aynasında Kalan Yüzler 
Kasabanın en eski sokağında, vitrin camı yılların tozuyla puslanmış küçük bir dükkân vardı. Camın üzerinde altın rengi harflerle yazılmış solgun bir tabela asılıydı:
“Narin Terzi & Aynalar.”
Sokağın taşları, binlerce adımın yükünü taşımaktan içeri doğru çökmüş gibiydi. Yağmur yağdığında bu taşların arasında küçük gölcükler oluşur, gökyüzü parçalanarak yere düşerdi. İnsanlar çoğu zaman başlarını eğerek yürürdü bu sokakta; sanki geçmişin bakışlarından çekinir gibi, sanki bu sokak onların içindeki eski pişmanlıkları hatırlatırdı.
Dükkânın vitrininde duran aynalar sıradan aynalara benzemezdi. Kenarları oymalı, köşeleri yer yer çatlamış camlarının içinde zamanın nefesi buğulanmış gibi dururdu. Bazen sokağın ışıkları bu aynalara vurur, içeride başka bir dünya varmış hissi doğardı; her ayna, geçmişten kalma bir anıyı saklıyordu sanki.
Elif, akşamın alaca karanlığında başlayan yağmurdan kaçarken tesadüfen bu dükkâna sığınmıştı. Islanan paltosu omuzlarında ağırlaşmış, yakasının arasına dolan soğuk, tenine kadar işlemişti. Paltosundan süzülen damlalar tahta zemine düşüyor; her damla, eski bir saatin içinden kopmuş saniyeler gibi yankılanıyordu. İçeride naftalinle karışık eski kumaş kokusu vardı. Bu koku, Elif’e çocukluğunda anneannesinin sandığını açtığı anları hatırlattı: yıllarca saklanmış elbiselerin, giyilemeyen günlerin ve yarım kalmış hayallerin kokusu.
Elif uzun zamandır kendini aceleye getirilmiş gibi hissediyordu. Büyük şehirde geçen yıllar, sabah erken kalkmalar, kalabalık otobüsler, ekranlara bakarak uyuyakalınan geceler… Bir süredir yüzüne dikkatle bakmıyordu; aynaya bakışları ya hızlıydı ya da isteksiz. Fotoğraflarda yüzünü yumuşatan filtreler kullanıyor, gerçek çizgileriyle karşılaşmaktan bilinçsizce kaçıyordu. Birkaç ay önce biten bir ilişki, ona sadece kalbinde değil, yüzünde de iz bırakmış gibiydi. Gülüşü artık eskisi kadar kolay gelmiyordu.
Başını kaldırıp en büyük aynaya baktığında karşısında kendi yüzünü gördü. Pürüzsüz sayılabilecek bir cilt, ama gözlerinin altında ince gölgeler… Gençti, evet; ama yüzünde aceleyle yaşanmış günlerin izleri dolaşıyordu. Sanki her gülüşü biraz yarım kalmıştı. Dudaklarının kenarında, söyleyemediği cümlelerin ince bir gölgesi vardı.
Aynaya bakarken camın içinde bir dalgalanma oldu. Elif gözlerini kırpıştırdı. Kendi yansıması silikleşirken başka yüzler belirdi.
İlk olarak, çok eski bir zamandan kalma bir kadın çıktı ortaya. Saçları kalın örgülerle toplanmış, omuzlarına yün bir şal atılmış, yanakları rüzgârla sertleşmiş, teni güneşle koyulaşmıştı. Ellerinin çizgileri bile aynaya yansıyordu; toprakla, suyla, emekle şekillenmiş ellerdi bunlar. Güzelliği pürüzsüzlükten uzaktı ama bakışlarında sarsılmaz bir dinginlik vardı. Bu kadının güzelliği, hayatın yükünü taşıyabilmesindeydi; acıyı sessizce omuzlayabilmenin asaleti yüzüne sinmişti.
Görüntü ağır ağır dağıldı ve yerini başka bir yüze bıraktı. Bu kez aynada şehir ışıkları parlıyordu. Kadının dudakları koyu renkte boyalıydı, saçları dalgalar halinde omuzlarına dökülüyor, bakışı dünyaya meydan okur gibiydi. Omuzları dikti; bakışlarında korkudan çok inat vardı. Onun güzelliği, görünür olma cesaretindeydi. Kendi sesini duyurabilmenin, kalabalığın içinde silinmemeye karar vermenin ışıltısıydı.
Elif nefesini tuttuğunu fark etti. Aynanın içindeki zaman bir nehir gibi akıyor; her dönem güzelliği kendi korkularına ve umutlarına göre şekillendiriyordu. Elif, bir zamanlar kendisinin de bu kadar dik durduğunu düşündü. Üniversite yıllarında hayalleri vardı; kendi sesini bulacağına inanırdı. Sonra hayat, o sesi yavaş yavaş kısmıştı. 

Önce “idare et” demeyi öğrenmişti, sonra “buna da şükür” demeyi.
Sonra daha yakın bir zamanın yüzleri belirmeye başladı aynada. Kusursuz gibi görünen ciltler, pürüzsüzleştirilmiş ifadeler, birbirine benzeyen gülüşler… Hepsi parlıyor ama derinlikleri yok gibiydi. Elif’in telefon ekranlarında gördüğü yüzler geldi aklına; filtrelerle yumuşatılmış tenler, gerçekte var olmayan ışıklar… Kendi yüzündeki uykusuzluk çizgileri bir anda ona yabancı değil, gerçek geldi. Ve ilk kez bu “gerçeklik” ona çirkin görünmedi.
İçinde küçük bir sızı oluştu.
“Ben neden böyle hissetmiyorum?” diye geçirdi içinden.
“Neden bazen kendimi eksik gibi görüyorum?”
Tam o sırada dükkânın arka tarafından bastonun ahşaba vuran tok sesi duyuldu. Yaşlı bir kadın yavaş adımlarla ortaya çıktı. Saçları gümüş gibi parlıyor, yüzündeki çizgiler harita gibi hayatı anlatıyordu. Gülümsediğinde çizgiler derinleşiyor, yüzü birden yumuşuyordu; sanki yüzündeki her kırışıklık, yıllar önce tutulmuş bir gülüşün izi gibiydi.
“Güzelliği arıyorsun,” dedi kadın, Elif’in düşüncelerini duymuş gibi.
Elif tereddütle başını salladı.
“Aslında… galiba kaybediyorum,” diye fısıldadı.
“Herkes daha güzel, daha parlak, daha… kusursuz gibi.”
Yaşlı kadın aynaya doğru birkaç adım attı. Parmak uçlarıyla camın kenarındaki çatlağı okşadı.
“Bu çatlakları görüyor musun, kızım?” dedi. “Bir zamanlar onları kapatmak istemiştim. Sonra fark ettim ki aynayı ayna yapan şey, biraz da bu kırıklıklar.”
Elif aynaya yeniden baktı. Kendi yüzünde, az önce fark ettiği yorgunluk çizgileri hâlâ oradaydı. Ama artık onlara bakarken içinden bir yargı yükselmiyordu. O çizgiler, gecenin bir vakti yalnız kalıp düşündüğü anların, susarak atlattığı tartışmaların, içine attığı cümlelerin izleriydi.
“Güzellik,” dedi yaşlı kadın, “bir süre yüzün pürüzsüzlüğünde yaşar. Sonra bakışına taşınır. Bir gün sesinin yumuşaklığında, bir gün başkasının acısını fark edebilme gücünde… Zaman, güzelliği senden almaz. Sadece başka yerlere bırakır.”
Bu sözler dükkânın içinde yankılanıyordu sanki. Eski kumaşlar, aynalar, tahta raflar bile bu cümleyi dinler gibi sessizdi.
Elif’in boğazında düğümlenen bir şeyler çözüldü. Aynaya son kez baktığında, kendi yüzüyle birlikte biraz önce gördüğü bütün yüzleri hissetti içinde: geçmişin sabrı, cesaretin ışıltısı, bugünün telaşı… Hepsi, aynı kalpte buluşmuş gibiydi.
Dışarı çıktığında yağmur dinmişti. Sokak lambalarının ışığı, ıslak taşların üzerinde titrek yansımalar bırakıyordu. Yerde biriken su birikintileri, gökyüzünü küçük parçalara bölmüş aynalar gibiydi. Elif her adımında kendi yansımasını bu küçük aynalarda görüyordu; bazen yüzü parçalanıyor, bazen yeniden bütünleniyordu.
Adımlarını yavaşlattı. İlk kez, zamana karşı koşmak yerine onunla yan yana yürüyebileceğini hissetti. İçinde bir yere, acele etmeyen bir sıcaklık yerleşmişti.
Güzellik, zamana rağmen var olan bir şey değil; zamanın içinden geçerken değişe değişe derinleşen bir şeydi.


     DİLEK SARIKAYA 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow