Yolculuk 1.Bölüm

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Yolculuk

29 Nisan 2026 - 20:14
29 Nisan 2026 - 20:14 ⏱ 13 dk Okuma Süresi
 3  41
Yolculuk 1.Bölüm
Her yolculuk bir kavram arayışı ve kendini bulma çabasıdır.

Tarih 27 Nisan 2026 Pazartesi.

Yurtdışından döneli epey zaman olmuştu. Ailemle onca zamanın hasretini çıkarıyorduk. Evin bazı ihtiyaçları; hazırlanması gereken içinde annemin imkânları nispetinde soğan, domates, biber, fasülye gibi sebzeleri ekmeğe hazırla(n)dığı bahçe, annemin hastane ve ilaçları, iğne ve serumlar derken bir ayı devirmiştim işte. Yurtdışına gitmek üzere her an gelebilecek bir telefonla hareketlenebilirdim, yurtdışından geldiğimde ilk iş elbiselerimi yıkayıp sanki hiç dokunulmamış gibi özenle bavuluma yerleştirmek oldu. Bu yüzden telefonu yanımdan hiç ayırmadım. Doğup büyüdüğüm, babamın yokluğunu her an hissettiğim bu evdeki sınırlı günleri iyi değerlendirmeye çalışıyordum: Kitap okuyor, sık sık nisan ayının yağmurlu ve karla karışık havasına rağmen dışarıya çıkıp derin derin nefes alıyor, hem web siteleri için hem de romanım için çeşitli yazılar yazıyordum. Herkes kendi dünyasında, kimse kimseyle ilgilenmiyordu.Yaşadığım onca badireden sonra bu kalabalıklar içindeki yalnızlık ceza mıydı yoksa bir mükafât mı? bilmiyordum ama yine böyle bir yalnızlığın içinde bocalayıp duruyordum.

Bu arada çok şanslıydım; mahallenin her iki sokağında da birer camii vardı ve bana çok yakındı.

Cuma namazından sonra Hüsnü amcanın çocukları, Hasan, Mustafa ve torunuyla musafalaştıktan sonra eski bakkal ve çok sevdiğim Hüsnü amcayı sordum. Hasan gerilerde bir yeri üzgün bir şekilde işaret ederek "İşte orada, seni tanıyabilirse tabi" deyince ben de çok üzülmüştüm. Zira elini sıkıp öptüğüm bu adam beni tanıyamayacak kadar yorgundu.  Alzheimer olduğunu ögrendiğimde adeta sarsılmıştım. Hey gidi Hüsnü bakkal, seni böyle mi görecektim yıllar sonra! Halılar kirlenmesin diye ters çevirdiği bastonuyla camiden çıkarken, gelecekteki ben geçti gözümün önünden. Dolu gözlerle eşlik edip yolcu ettikten sonra boşalan camiye geri dönüp olduğum yere çöktüm.

Ve hem onun için hem kendim ve ailem hem de insanlık için duâ etmeye devam ettim, bu hâl akşam namazına kadar devam etti. Akşam namazını cemaatle kıldıktan sonra düşünceli bir hâlde eve vardım...

Ve her zamanki gibi uygulamayı açıp kaldığım yerden romanı okumaya devam ettim...

Artık tek gayem, geçen zamana güzel anılar pekiştirmekti. Kaçınılmaz bir sona yaklaşırken, artık daha temkinli ve kararlı adımlar atmam gerekiyordu.

Yaşadıklarım bunu iyice kavratmıştı bana!

Her zaman yaptığım gibi yalnızlığımı Onunla paylaşıyor, secdeleri uzatıp ağlıyordum. Zira ağlamak her zaman iyi geliyordu ruhuma. Hem kalbim kasvetten kurtuluyor hem de yumuşuyordu. Duâ etmek ise manevî bir terapi gibi geliyordu bana. Eskisi gibi sohbetlere katılamıyordum artık, zira bedenim de yılların acısını çıkarıyordu benden. Kalbim ritmini değiştirmişti, bozuk bir akort gibi işaret veriyordu.

Kan değerlerim düşmüş, onunla birlikte birden kalkmamla yere çökmem bir oluyordu, belli ki ihtiyarlık alâmetleri baş göstermişti, ancak ben yine de direniyordum.Yarım kalan hayallerim vardı...Kaderin bana yapabileceği en büyük kötülük hayallerimi gerçekleştirmeden hayatıma son noktayı koymasıydı!

Sohbet meclislerine gidemiyordum demiştim, aslında gönülden bağlı olduğum bu yerlere gitmememin ya da gidemememin de kendimce makûl sebepleri vardı. Bizim buralar alım ve hocalarla doludur, her biri ilim ve irfân pınarı olan bu zatlar, yaşarken de öldükten sonra da ilhâm kaynağı olmayı, gönüllere yerleşmeyi ve hayır dualarla anılmayı başarmıştır.

Evde oturup beklemekten çok sıkıldığım zamanlarda evimize dönen ilk kavşakta Sofubaba Camii ve Türbesi vardır. Camii bahçesi içindeki mezarlık düşünülenin aksine, huzur verir bana, zira orada dünyalık ve dünyalık telâş biter, ruh ve kalp ahirete ve sahibine dönüktür.

Orada çok tefekkür ederim, namaz kılmayı, dünya ve ahiret saadeti için uzun uzadıya duâ etmeyi çok severim. Bütün çıkmazlara, tıkanıklıklara, meşâkketlere, yorgunluk ve yalnızlıklara, acı ve ayrılıklara rağmen; seni hakkıyla bilen, hakkıyla duyan, hakkıyla gören bir varlığın olduğunu hissetmek yaşama sevincinizi ve mücâdele azminizi biraz daha artırıyor. En azından ben kısa veya uzun vadeli bunalım ve çöküntülerimin şifasını bu şekilde arayarak buluyorum.

Sofubaba manevî bir koku yayar hissedebilmeyi başaranlara.Ben orada gül kokusu, cennet kokusunu alırım ve o atmosferin hâlet-i ruhiyesine karışırım, uzun bir yolculuğa dalarım...

Artık ne olmuşların ne de olacakların durumu beni endişelendirir veya korkutur, ben o anda kalmaya çalışırım ve :"Keşke bu bir rüya olsa ve ben hiç uyanıp zulmün, adaletsizliğin, vicdânsızlığın, ihanetin, nankörlük ve şükürsüzlüğün olduğu bu dünyaya bir daha gözlerimi açmasam" diye içimden geçiririm.

Bu mekânlarda çok duâ etmişimdir, en çokta daha fazla yara almamak için duâ etmişimdir;

Yıllar sonra yine aynı memleketin camisinde şu kelimeler döküldü dilimden: "Ya Rabbi, bana insanların gerçek yüzünü göster."

Nasıl içten dilediysem, o gece rüyamda onu gördüm...Bana onun hakkında önemli bilgiler veriyordu onun olduğu yeri işaret eden aksakallı dede!

Ağlayarak uyandım ve lavaboya koştum, hasta annem dahil hiç kimse hıçkırarak ağladığımı görmemeliydi, duymamalıydı. Onunla fırtınalar kopararak ayrılmıştık, üzerinden iki sene geçmişti.

O geceyle birlikte yeniden kalbime dinmek bilmeyen bir hüzün ve gözlerimde bulutlar toplanmıştı.

Bir gün sonra...

Telefon çaldı akşam saatlerinde, tabi ben kara bulutlar dağılsın diye elimdeki Android uygulamasından indirdiğim kitapları sırasıyla okuyordum. Arayan teyzemin torunuydu. Teyzem vefat edeli çok olmuştu, ancak onun merhameti sayesinde bıraktığı insanlarla selamı sabahı asla kesmedim. Kısa bir hâl hatır sorduktan sonra benim için en çok üzülen ve duâ eden bu adam kısa bir selamlaşmadan sonra canımın sıkıldığını hissederek kaptanlığını yaptığı belediye otobüsünde kendisine refakat etmemi, yol arkadaşı olmamı ve kitaplarım hakkında bilgi alıp tanıtım için birkaç yere başvurmamız gerektiği konusunda sohbet etmek üzere çalıştığı yere davet ediyordu. Hayır demedim tabii. Liseyi okuduğum yoldan gitmeyi tercih ettim. Hem evimize 5 dk. mesafedeki bu okulda anılarım vardı hem de yüzleşmem gereken hakikâtler...Ne zaman bu okulun önünden geçsem, bir müddet ya bir bankta otururum ya da çimlere...Okul düz liseden Anadolu lisesine dönmüş, giriş çıkışları bile değişmiş zamanla tıpkı benim de değiştiğim gibi. Zaten hangimiz değişime engel olabiliriz ki!

O kısacık yolu adımlarken neler neler geçti önümden...

Bir hafta önce harita mühendisi olduğunu öğrendiğim bir çiğköfteciye uğradım. Selam verdim, biraz sohbet ettik, yazar olduğumu biliyordu, bir entelektüel üslubuyla hemşehrim olduğunu öğrendiğim bu insanla çay eşliğinde verimli bir sohbet gerçekleştirdik. Kaptanla buluşma saatimiz gelmediğinden orada zamanımı din, iman, ahlâk, ticaret gibi konulara temâs ederek değerlendirdiğimi düşünüyorum...

Aradan yarım saat geçmeden kaptan buluşma yerine varmak üzere olduğunu haber verince hemen vedâlaşıp ayaklandığım gibi hızlı adımlarla buluşma noktasına gittim. Memleket ne kadar değişmişti böyle. Depremden sonra minaresi yıkılan Hz.Ömer camii özellikle öğrencilik yılllarımı saklayan anılarla dolu bir yerdi benim için. Uzun zaman önce yıkım kararı verilen o camiiden eser kalmamıştı, yerine yeni bir cami inşaatı yapmışlardı.Yer olmadığı için eşiğinde namaza durduğum kapı, nefes almak için üzerinde oturduğum bank...

Her şey ya yok olmuş ya da değiştirilmişti.Tıpkı akıp giden hayatım gibi etrafımdaki insanlar da mekânlar da değişmişti, değişiyordu...

Buluşma yerinde yeni banklardan birine oturduk hem sohbet ettik hem de dumanı üzerinde tüten çayımızı içtik. Saatine baktı, beklediği şoförün gelmesine daha vardı. "Biraz yürüyelim" dedi ve muhafazakâr insanların alışveriş yaptığı bir dükkana götürdü. Burası hemen hemen her şeyin bir arada olduğu kocaman bir alış veriş merkeziydi.

Ne olduysa o basamaklardan birkaç adım atarak aşağı indiğim o anda oldu, korkttuğum başıma gelmişti: O veya onun silüeti artık ne derseniz deyin, birkaç adım ötede ellerinde kırtasiye malzemeleri, kahverengi uzun pardesü ve elinde konuştuğu telefonla göz gözeydik şimdi! Bu memlekete geldiğim gün ya onunla ya da onu yakından tanıyan biriyle göz göze gelmekten korkmuştum. Zira unutmak ve unutulmak istiyordum, bir süre şehir dışına ve yurtdışına çıkma sebebim buydu, ancak kader yine onu bir hançer gibi yaralı yüreğime saplamayı başarmıştı. Bir süre yürür adımlarla baktıktan sonra kaptanın kolundan tutup yönümüzü değiştirdim. Kaptan neye uğradığını şaşırmıştı ve ilk sorduğu soru: "O muydu?" oldu. Kaptan da biliyordu yüreğimdeki yangının çok kolay sön(e)meyeceğini, ancak yine de birine benzettiğimi, onu bir daha hiç görmeyecek kadar benden uzak olduğuna inandırmak için elinden geleni yapıyordu.Tezgâhın arkasında mahalleden eski tanıdıklarımla sohbet ederek bu atmosferden sıyrılmaya çalıştım, ancak gel görki; sanki benim kokumu almış, sesimi duymuş gibi yeniden gözümün görebileceği bir yerden geçti. Durgunluk ve çaresizliğime bir de şiddetli bir baş ağrısı eşlik etti ve derin bir kuyuda yeniden binlerce soruyla boğuşmaya başladım.

Kaptan kafam dağılır diye davet etmişti, ancak yaşadığım tarifsiz acı için kendini suçluyordu. İlk bir saatlik yolculuktan son yolculuğa kadar bu hâlden sıyrılmayı başaramadım. Belki çok uzaklardaydı, belki evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı ama ben hâlâ onun hayaliyle mi yatıp kalkıyordum? Bu olacak şey miydi; yuvamı yıkan, hayatımı darmadağın eden,beni sürgün yemiş gibi memleketi'mden uzaklaştıran o değil miydi!

İnanın bunu neden yaşadığımın yanıtını ben de bilmiyorum.Ancak çok iyi bildiğim bir şey vardı o da geçmişe takılıp kalmak yolumu kapatmaktan, beni kör kuyulara hapsetmekten başka işe yaramayacaktı. Işıklarda bindik şoför değisti, garaja gittik, öğlen namazını kılıp çay içtik yine. Çok konuşmak yerine sadece dinlemeyi tercih etmiş ve içten içe bu günkü daveti kabul ettiğim için kızmaya başlamıştım kendime.

Otobüs hareket saatinde ön koltuğa oturdum, hemen kaptanın arkasında, sağ camın önünde...

Her durak ayrı bir hikâye ayrı bir gözlem...

İlk yolcumuz tekerlekli sandalyede hayata tutunmaya çalışan 40-50 yaşlarında bir amcaydı. Kapıyı binecek şekilde ayarlayıp içerideki yerine yolcu ettim. Teşekkürü dilinden düşürmedi yol boyunca. Kim bilir o sandalyede ne yaşanmışlıklar ne hayaller gizliydi. Umudun ete kemiğe bürünmüş bir hâliydi, şükretmeyi dilinden düşürmeyen bu adamın vakârlı duruşu.

İnenler binenler derken,bir sonraki durakta tesettürlü ve yaşlı bir teyze bindi otobüse. Ben oturuyordum, ancak onun oturacak boş bir koltuğa ihtiyacı olduğunu hissederek yerimi vermek istedim ve aldığım cevap hayatımın en büyük derslerinden, edebin, hâyânın, hürmetin git gide kaybolduğu bir toplumda, bir örtülü hanımefendiden almış oldum: "Orası sizin yeriniz. Ben sizi ordan kaldırırsam hem ayıp olur hem de hak geçer. Siz oturun, lütfen!"

Bunu söyleyen cahil bir insan da değildi. Okumuş ve kendini geliştirmişti. Bunu duyunca çok utandım ve ısrarla yerimi vermeyi başardım. İneceği son durakta yineledi: Hakkınızı helal edin. Yerinizi işgâl ettim ve duâ ederek oracıkta indi.

Kaptan yerimi verip ayakta kaldığım için içten içe kızıyordu, çünkü benim akrabamdı ve rahatımın bozulmasını istemiyordu. Ancak ben hem huzurlu hem düşünceliydim...

Bu arada söylemeyi unuttum, yolculuğumuz cezaevine, evet evet, yanlış duymadınız hani şu mahkûmların yattığı cezaevi.

Cezaevinden içeri girince insan hem üzülüyor hem de ürperiyor.

Kahvaltıyı geç yapmama rağmen, birlikte yemek yememiz için ısrar ediyordu. Elimi yıkayıp çıktığım sırada garson masanız hazır diye sesleniyordu. Kaptan misafirini aç bırakmak istemiyordu. Biz yoldayken yemeklerimizin hazırlanmasını söylemişti. Güveçte köfte ve her etli yemeğin yanında olmazsa olmazımız soğan ezmesi inanılmaz güzeldi.

Ayranımı da bitirdikten sonra masadaki yazıya takıldı gözüm, aynen şöyle yazıyordu: "Burada çalışanlar rehabilete edilerek topluma yeniden kazandırmaya çalıştığımız mahkûmlardır. Bir kusurlarını, eksiklerini görürseniz, anlayışla karşılamanızı rica ederiz." Bir cezaevine oradaki kader mahkûmlarına ilk defa bu kadar yakındım. Masamızı hazırlayan, ekmeğimizi, suyumuzu getiren o insanların boştayken neler hissettiklerini, nerelere dalıp dalıp gittiklerini tahmin edebiliyordum. Kimisi sevdiklerini, eşini, çocuklarını, anne babasını özlerken; kimisi de bulaştığı suçların acısını, vicdân azabıyla ödüyordu. Kimisi kandırılmış kimisi bir anlık öfkesine yenilmiş tetiğe dokunmuş, bıçak sallamış, kimisi alışkanlık üzere veya çoçukları daha iyi bir hayat yaşasın diye kaçakçılık ve uyuşturu gibi suçlarından hüküm giymiş kimisi iftiraya ve hâkerete uğramış kimisi de başka birinin suçunu üstlenmişti.

O gözlerde hem korku vardı hem hüzün vardı hem de bugün yarın özgürlüğüne kavuşma umudu...

Not:Bu hikâyenin devamı gelecek...

Yolculuk 1.Bölüm'den...

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Abdulaziz ADAKAN Uzun Bir Hikâye, Hayalleri'nin Peşi'nden Koş ve Erenlerin Sofrasında Yeşeren Ümitler adlı eserlerin müellifi. Abdulaziz Adakan, 1985 yılında Van’ın Gevaş ilçesinde, sert bir Şubat soğuğunda dünyaya geldi. Eğitim hayatına Gevaş’ta başlayan Adakan, lise öğrenimini Van Mehmet Akif Ersoy Lisesi Yabancı Dil (İngilizce) bölümünden mezun olarak tamamladı. İlk ÖSS sınavında iki yıllık İlahiyat Fakültesini kazanmasına rağmen, maddi ve manevi imkânsızlıklar nedeniyle bu hayalini gerçekleştiremedi. Çocukluğundan beri yakasını bırakmayan sağlık sorunları nedeniyle eğitimine uzun bir ara vermek zorunda kalan Adakan, içinde ukde kalan üniversite hayalini yıllar sonra Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Turizm Rehberlik bölümünü okuyarak gerçekleştirdi. Birden fazla ajanstan farklı diziler için oyunculuk teklifi almasına rağmen manevî sebeplerden ve bu sektörün ahlâkî değerlerden gün be gün uzaklaşması nedeniyle bu teklifleri reddedip sektörden uzak durmayı tercih etti. Şu anda memleketinden uzakta, inşaat sektöründe çalışmakta olan Adakan, zorlu çocukluk, gençlik ve evlilik dönemlerine rağmen sevgi, umut ve mücadeleyle dolu yaşamından ilham alarak kalemini edebiyat dünyasına adadı. Hem yaşadığı feci bir kaza nedeniyle ulaşamadığı çocukluk ve gençlik hayallerini hem de gerçek yaşam öyküsünü eserlerine yansıtan Adakan, yazın dünyasına güçlü bir giriş yaptı. 2025 yılında yayımladığı ilk romanı Uzun Bir Hikâye ve ilk hikâye kitabı Hayallerinin Peşinden Koş ile edebiyat dünyasına adım atan yazar, kalemiyle ilham vermeye devam etmektedir. Ayrıca, yazmakta olduğu yeni eserleriyle de edebiyat yolculuğunu sürdürmektedir. Yazdığı eserler'le gönül'den gönüle köprüler kurmayı hedefleyen Adakan,Uzun Bir Hikâye, Hayalleri'nin Peşi'nden Koş ve Erenlerin Sofrası'nda Yeşeren Ümitler adlı kitaplarla Manevî Edebiyat'a Katkı ödülüne layık görülmüştür. Hâlâ yazmaya devam ettiği eserlerle edebiyat yolculuğuna kararlılıkla devam etmektedir. Abdulaziz Adakan, 2025 yılı itibarıyla Fikirizleri.com platformunda köşe yazarı olarak yer almakta ve yazılarıyla okurlarına dokunmaktadır. Son olarak Adakan, hayatını özetlerken şu sözleri dile getirmektedir: "Hâlâ nefes alıp verebiliyorsam, bunu sevgiye ve inanca borçluyum."