MEYDAN İLE ORMAN ARASINDA

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Meydanın gürültülü ve hızlı yaşamı ile ormanın sakin ve doğal dünyası arasında kalan üç çocuk—Defne, Pınar ve Toprak’ın—doğayı keşfetme yolculuğunu anlatan bu hikâye, kasabanın unuttuğu dengeyi yeniden hatırlamasını konu alır. Çocuk edebiyatı türünde yazılmış bu eser, doğa ve şehir yaşamı arasındaki farkı çocukların gözünden ele alır; orman ve meydan metaforları üzerinden çevre bilinci, keşif ve dayanışma temalarını işler.

5 Haziran 2026 - 18:04
5 Haziran 2026 - 18:04 ⏱ 6 dk Okuma Süresi
 1  26
MEYDAN İLE ORMAN ARASINDA
Defne, Pınar ve Toprak adlı üç çocuk, kasabanın gürültülü ve hızlı yaşamı ile sakin, canlı orman dünyası arasında farkı keşfeder. Ormanda yaralı bir serçe bulmalarıyla başlayan bu yolculuk, onların doğayı daha yakından tanımasına ve anlamasına kapı açar. Zamanla kasabanın susuzluk ve kuraklıkla karşı karşıya kalması, ormanın önemini daha da görünür hâle getirir. Çocuklar, ormanın canlılığını ve suyun kaynağını kasaba halkına göstererek meydan ile orman arasında unutulan bağı yeniden kurar ve ins

MEYDAN İLE ORMAN ARASINDA

Kasabanın iki yüzü vardı. Biri, geniş taşlarla döşenmiş ve ortasında eski bir saat kulesi yükselen meydandı. Diğeri ise kasabanın hemen dışında başlayan ormandı; ağaçların gökyüzüne doğru sessizce yükseldiği, rüzgârın yapraklarla konuştuğu, suyun taşların arasından berrak bir şarkı gibi aktığı bambaşka bir dünya.

Meydan sabahları sert seslerle uyanırdı. Taşlara vuran ayak sesleri, aceleyle konuşan insanlar, uzaklardan gelen motor gürültüleri… Herkes bir yerlere yetişme telaşındaydı; çoğu, etrafına bakmayı unuturdu. Saat kulesi ise hiç durmadan zamanı hatırlatırdı: “Geç kalıyorsun… Geç kalıyorsun…”

Oysa kasabanın diğer ucunda, ormanda zaman başka bir ritimde akardı. Orada saat yoktu; kuşların ezgisi, suyun sesi ve rüzgârın fısıltısı vardı. Ağaçlar birbirine yaslanır gibi büyür, çiçekler güneşe yönelir, akarsular taşların üzerinden durmaksızın ilerlerdi. Şelaleler, uzaklardan duyulan bir ninni gibi ormanı doldururdu.

Bu kasabada üç çocuk vardı: Defne, Pınar ve Toprak.

Defne sessizdi; fakat ayrıntıları herkesten önce fark ederdi.
Pınar meraklıydı; her şeyin nedenini öğrenmek ister, sorularla dünyayı anlamaya çalışırdı.
Toprak ise sakindi; hem koşmayı severdi hem de bir ağacın altında uzun uzun düşünmeyi.

Üçü, okul çıkışlarında aynı yöne bakardı: ormana.

Bir gün yine birlikte ormanın kenarına geldiler. Meydanın gürültüsü arkalarında kalmıştı. Ormana adım attıklarında hava değişti; sanki dünya bir anda yumuşadı, sessizleşti.

Pınar derin bir nefes aldı.
“Burada hava bile farklı kokuyor,” dedi.

Toprak başını hafifçe salladı.
“Taşlar bile daha sakin burada.”

Defne yere eğildi. Küçük bir çiçeğin rüzgârla eğilişini izliyordu.
“Hiçbir şey acele etmiyor,” dedi.

Ormanın içine ilerledikçe sesler değişti. Yaprakların hışırtısı, böceklerin ince uğultusu ve kuşların ritmi onları karşıladı. Bir akarsuya ulaştıklarında Pınar hemen eğildi. Su o kadar berraktı ki taşların desenleri bile görünüyordu.

“Bu su sanki yaşıyor,” dedi Pınar.

Toprak elini suya değdirdi.
“Soğuk… ama huzurlu. İnsan burada yorulmaz.”

Defne uzun süre suyu izledi. Sanki su, kelimesiz bir şey anlatıyordu.

O gün ilerlediklerinde yaralı bir serçe buldular. Bir dalın altında titriyordu.

Pınar hemen eğildi.
“Kanadı yaralı…”

Toprak çevresine baktı.
“Belki de rüzgâr çok sertti.”

Defne serçeyi dikkatle avuçlarına aldı.
“Onu burada bırakmayalım.”

Birlikte küçük bir sığınak yaptılar. Pınar su getirdi, Toprak taşlarla korunak oluşturdu, Defne ise sessizce serçenin yanında kaldı.

O andan sonra orman, o küçük canlıya ve onlara kucak açmıştı.

Günler geçtikçe çocuklar ormana daha sık gitmeye başladı. Her gidişlerinde yeni bir şey öğreniyorlardı: ağaçların sabrını, suyun yol bulma gücünü, toprağın sessiz dayanışmasını…

Pınar sürekli soruyordu:
“Bir ağaç nasıl bu kadar uzun yaşayabiliyor?”

Toprak yanıtlıyordu:
“Çünkü acele etmiyor.”

Defne ise çoğu zaman sadece dinliyordu. Çünkü orman, kelimelerle değil, hissedilerek anlaşılıyordu.

Meydan ise değişmiyordu. İnsanlar hızla yürümeye devam ediyor, gökyüzüne bakmayı unutuyordu. Kuş sesleri, gürültünün içinde kayboluyordu.

Bir gün yaşlı bir adam şöyle dedi:
“Eskiden bu kasaba da orman gibiydi.”

Ama kimse tam olarak dinlemedi.

Yaz yaklaşırken kasabada bir şeyler değişmeye başladı. Yağmurlar azaldı, su kaynakları çekildi, toprak sertleşti. Meydandaki çiçekler soldu. İnsanlar endişelendi; fakat ne yapacaklarını bilmiyorlardı.

Defne, Pınar ve Toprak o gün ormana gittiler. Orman ise hâlâ canlıydı. Ağaçlar gölge veriyor, sular akıyor, kuşlar uçuyordu.

Pınar şaşkınlıkla konuştu:
“Kasaba susuzken burası nasıl böyle canlı kalabiliyor?”

Toprak düşündü:
“Demek ki bir şeyler eksilmiş.”

Defne gözlerini kapattı. Orman ona sessiz bir cevap veriyordu.

O gün bir karar verdiler: Kasabaya dönüp gerçeği anlatacaklardı.

Meydana geldiklerinde herkes telaş içindeydi. Defne bir taşın üzerine çıktı.

“Ormanda su var,” dedi. “Temiz, berrak ve canlı.”

İlk anda kimse inanmadı. Bazıları güldü, bazıları şüpheyle baktı.

Pınar öne çıktı:
“Biz gördük. Orman yaşıyor.”

Toprak sakin bir sesle ekledi:
“Belki de kasaba, unuttuğu bir şeyi hatırlamalı.”

Zamanla su azaldıkça insanlar başka çare bulamadı. Sonunda çocukların peşinden gitmeye karar verdiler.

Ormanın sınırına vardıklarında hava değişti. Serinlik yüzlerine dokundu. Kuş sesleri yakından duyuluyordu.

Bir kadın fısıldadı:
“Bu… gerçek olabilir mi?”

Bir adam suya eğildi.
“Böyle bir su gerçekten var mı?”

Çocuklar gülümsedi. Onlar için orman hep gerçekti.

Orman kimseyi reddetmedi; gelen herkesi kabul etti.

Zamanla kasaba değişmeye başladı. Meydandaki taşların arasına çiçekler ekildi. İnsanlar daha yavaş yürümeyi öğrendi. Gökyüzüne bakmayı, kuşları dinlemeyi hatırladı.

Defne, Pınar ve Toprak artık yalnızca ormanı keşfeden çocuklar değil, kasaba ile doğa arasında bir köprüye dönüşmüştü.

Bir gün meydanda birlikte otururken Pınar sessizce söyledi:
“Artık burası daha farklı.”

Toprak gökyüzüne baktı.
“Ormanla meydan aslında ayrı değilmiş.”

Defne yavaşça ekledi:
“Sadece birbirini unutan iki parça gibiymiş.”

Ve kasaba artık iki ayrı dünya değil, tek bir yaşamın parçasıydı. Meydanın düzeni ile ormanın özgürlüğü aynı nefeste buluşmuştu.

Çünkü sonunda herkes şunu anlamıştı:
Doğa bir yer değil, bir yaşam biçimiydi. Ve insan, o yaşamın tam içindeydi.

 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Umran Tezcan Ümran Tezcan:Yazar ve öğretmen .2015 yılında Uşak Üniversitesi-Fen Edebiyat Fakültesi-Matematik bölümünü bitirdi.Şuan öğretmenlik yapıyor. Çocukluğundan beri yazmayı seviyor.Cocuk kitapları öyküler romanlar her yaş grubundan yazmaya çalışıyor.Çocuk romani ,roman ,öykü ,hikaye yazmaya devam ediyor.