Hayat Geldi ve Ebeledi Bizi

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Çocukluk, yaşamımızın en masum yüzüydü.

1 Şubat 2025 - 11:59
 2  785
Hayat Geldi ve Ebeledi Bizi

Nergis Sokak No:12 kitabımdan bir kesit:

Çocukluğumu özledim... Kim özlemedi ki?

Aslında tam olarak çocukluğumu değil, çocuk olmanın verdiği bazı hissiyatlar vardır ya kimsenin unutamadığı: İşte ben onları özledim, hala da özlüyorum...

Mesela: Tırmandığımız ağaçlarda tutunacak dal bulamadığımızda, süt dişlerimiz düştüğünde belki de ısırdığımızda dilimizi, haklı haksız yediğimiz bütün terliklerde, saklambaç oynarken görünmediğimizi zannettiğimiz bütün o dikenli çalılıkların arasında, hırsız polis oynarken düştüğümüzde taşlara takılıp ve vücudumuzdan kırmızı bir sıvı gelmeye başladığında; o sıvıyı ketçap zannedip, tadına bakmaya çalışmamızı özledim...

Henüz birbirine yabancı olan acı biber ve damağımızı ve onları tanıştırmamakta direnen bizlerin, söyleyeceğimiz bütün sözleri söylemeden önce defalarca düşünmemizi özledim. Kalbimizin yalana uzak, saflığa en yakın olduğu bu dönemdeki ufak yaramazlıklarımızı ve devam ederlerse asla tanışmadığımız ama her çocuğun üst veya alt katında oturan ve annelerimizin çok sinirli olduklarını iddia ettikleri polis amcalardan korkmamızı özledim...

Kimsenin ağlamasına dayanamayan o minik kalbimizin, yemekler de arkamızdan ağlamasın diye, balon gibi şiş karnımızla bile kendimizi zorlayarak midemize indirdiğimiz bütün o son lokmalarımızı özledim...

Siyah giyen her adamı kötü zannettiğimiz o masumluğumuzla, annemize bize siyah kıyafet almaması için yalvarmalarımızı da özledim. Çünkü korkardık onlar gibi olmaktan, insanları üzmekten, kalplerini kırmaktan ve en çok da kırdığımız kalpleri geri yapıştıramamaktan. Kötü biri olmanın sadece giyilen birkaç giysiden kaynaklandığını düşünecek kadar küçüktük çünkü, belki de masum...

Birde bütün faydalarından habersiz, dondurmamızı erittiği için; içten içe güneşe kızgınlığımızı özledim. Tek kızgınlığımız o olsun isterdim hayatımız boyunca. Ama olmadı. Çünkü kızgınlıklarımız da, hayal kırıklarımız da; biz büyüdükçe bize ayak uydurma telaşına kapıldılar. Ve sonunda onlar da büyüdü bizimle beraber...

Mahallemize gelen pamuk şekerci abiyi de özledim. Onu oracıkta bekletir, bir koşu eve gider para alırdık. Şanslıysak paramızla pamuk şekeri takas yapabilirdik. Aksi halde büyük bir mahçuplukla arkadaşlarımızın bizimle paylaşmasını beklerdik. Pamuk şekerden kaynaklanan o mutluluğa ortak olmayı dilerdik, her çocuk gibi. Ve yine, pamuk şekeri yiyen her çocuk gibi kısa sürede olsa; kendimizi şanslı hissederdik, hiç hissetmediğimiz kadar...

Ufacık şeylerden boyumuzu da aşan mutluluklara ermek yalnız çocuklukta mümkünmüş, büyüyünce anlıyor insan. Şimdi bırakalım boyumuzu aşmasını, mutluluğun kırıntısına erişebilen şanslı sayılıyor. Pastamızdaki mum sayısı arttıkça mutluluğumuz azaldı. Masumluğumuz, saflığımız; hiçbirinden eser yok şimdi.

Büyüdükçe yeni kavramlar tanıdık, benimsedik ve onlara göre hareket etmeye başladık, yeri geldi bazen de karşı çıktık. Oysa küçükken ne sistem vardı bizim renkli dünyamızda, ne siyasetler, ne de ay sonu dertleri...

Bizim siyasetimiz, portakalı soyup da başucumuza koyana kadardı ve sonucunda kimse itiraz etmezdi, edemezdi. Çünkü haksızlık yapılmazdı, haksızlık ney bilinmezdi. Neydi sahiden haksızlık? Körebe oynarken çaktırmadan bandananın altından bakmak mıydı? Yoksa saklambaçta normalden hızlı saymak mıydı? Bunlar değilse eğer haksızlık denen şey, dünya epey çirkinleşmiş demektir veya büyümüş...

Bizim siyasetimiz de anayasamız da; akşam ezanıydı, anne babamızın koyduğu kurallardı ve tabi ki komşumuz o polis amcaydı. Gecikirsek, oynadığımız topla evlerin camlarını kırarsak veya oyunlarımıza komşu çocuklarını almazsak; mahkeme kurulmazdı belki ama akşam yemeğiyle birlikte güzel de bir azar yerdik. Şanslıysak ertesi gün yine çıkabilirdik dışarı, değilsek de camdan izleyip oyunlara katılmayı esirgemezdik.

Çocukluğumuza birde aşkımız eklenirse, yüzümüz yediğimiz pamuk şekerlerden farksız kalırdı. Bir an da bütün harçlıklarımız hediyeye, en sevdiğimiz oyun da kutu kutu penseye dönüşürdü. Neden mi kutu kutu pense? Çünkü çocukluk aşkımızın elini tutabilmek için kutu kutu pense bahanesinin arkasına saklanırdık; saklambaç misali...

Seyrek dişlerimizin ve küçük bedenimizin bizde sağladığı tatlılık sayesinde ve tabi ki yaptığımız şirinliklerle de, bütün büyüklerin bize ilgi duyması ve başımızı okşaması; alışıldık bir durum olurdu bizim için. Ve bu alışılmışlık yüzünden, çocukluk aşkımızın bizden nefret etmesi hayal kırıklığına uğratırdı bizi. Bunun farkına varınca da, ağaçtan düşmüşüz gibi, ip atlarken takılmışız gibi, yakar top oynarken vurulmuşuz gibi acırdı canımız. Ve belki de o masumluğumuzla, yara bandı yapıştırmak isterdik kalbimize. Ama işe yaramazdı işte...

Sonra büyüdük... Oyuncaklarımız rafa kaldırıldı, bazıları da başka çocuklara verildi. Bizim çocukluğumuzu kaybettiğimiz gibi toplarımız da havasını kaybetmeye başladı. Ve söndüler, çocukken kurduğumuz birçok hayal gibi...

Artık akşam ezanı eski önemini kaybetmişti bizim için ve portakalı da yalnız yemek için soyuyorduk. Ve en büyük hayal kırıklığımızı da, pamuk şekerin pamuktan yapılmadığını öğrendiğimiz zaman yaşadık. İnanmak istemedik. Kulağımızı kapattık. Kapatırsak duymayız, hiç öğrenmeyiz sandık. Hiçbir delil, çocuklukta kurulan düşleri yıkmaya yetemezdi çünkü; yetmemeliydi...

Ve artık en güzel anılarımız, çocukluğumuzdaki anılarımızdı. Hiç kaybolmasınlar, yıllar sonra bile ilk günkü gibi hissettirsinler istedik. Dondurmak istedik bu yüzden buzdolabında. Hep öyle taze kalsın masumluğumuz, saflığımız diye...

Ama öyle kalmadı tabi. Oyuncaklarımız azaldıkça, problemlerimiz ortaya çıkmaya başladı. Biz bir şeylerle oynamayınca, hayat bizimle oynamaya başladı. Siyah giymezsek hiç kötü olmayız sandık, sonra kötülüğün giydiklerimizle bir ilgisi olmadığını anladık. Bir bandana takıp her şeyden kurtulabiliriz sandık ama hayatın bir körebe olmadığını yeni anladık.

En kötüsü de problemlerden saklanınca her şey çözülür sandık, sonra hayat geldi ve ebeledi bizi...

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Fatma Betül Öztürk Editör / Köşe Yazarı