Ait Olmadığım Bir Dünyayı Tanımakla Başladı Miladım

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Varoluşun ağır yüküne ve insanın kendi içsel sürgününe dair karanlık bir isyan

4 Temmuz 2026 - 13:35
4 Temmuz 2026 - 13:35 ⏱ 3 dk Okuma Süresi
 1  33
Ait Olmadığım Bir Dünyayı Tanımakla Başladı Miladım

Paslanmış sarkaçların gıcırtısında ufalanıyor zaman.
Şehrin genzine kaçan isli nefesler
boğuyor sokak köpeklerinin ulumasını.
Küflü duvarlara çarpa çarpa büyüyen sessizlik,
betonun kalbinde çatlayan tohumun
ilk sızısını müjdeliyor.

Meydanlarda ucuz pazarlıkların kiri birikirken ve 
vitrinlerde insan posası satılırken,
kıyamet kopmak için sûr sesini beklemedi.
Kendi cehennemini cebinde bozuk para misali taşıyan kalabalıklar arasına
insan soyunun kütüğüne yazılmanın ağır utancı içerisinde 
buz gibi bir el aşk etti yanaklarımdan birine.

Ana rahminden koptuğum an yazıldı böylelikle miladım.
Dünyanın payıma ayırmadığı ne varsa
sonradan iftira gibi yapıştı üstüme.
Bana bir ad verdiler. 
Kendi adımı ciğerime her çekişimde kanadı burnum.
Kaldırdılar başımı, geri yasladılar. 
Daha ciğerime hava dolmadan, 
toprağın serin ve haklı karanlığını özledim çünkü 
toprağın üstü kucağını esirgeyen üvey ananın şamarıydı bana.

Dünyanın kaskatı gövdesinde bana yuva açılmadığını
sesimin dualara çarpıp geri döndüğü gün anladım.
Bankta sızan adamın hezeyanı gibi
kendime tek karış yer bulamadım şu yeryüzünde.
Kuşların haysiyetsiz menzile kanat çırptığı
kokuşmuş gökyüzüne bakarak yürüdüm yıllarca.
Sona varmamak için direnen adımlarımla,
ne kölelik halkalarına boyun eğdim
ne de çelik zincirleri yarabildim ortasından. 

Koca bir reddedişti secdeye kapanışım. 
Selamla beraber farzı sırtından fırlatıp 
sokağın, pazarın, kudurmuş iştahın peşine seğirtenlere inat 
kendi uçurumumda kaybolmaktı benim için kıyam. 
İnsanların tabanlarında hesaplı telaşların çamuru savrulurken 
Cumanın son sünnetine duran gövdemle,
Kilitlendim o koca sorguya…
Beni bu sürgüne kim fırlattı?

Kendimi en çok sorular cehenneminde tanıdım.
Çığlık olup yırtmadım ortalığı, hayır. 
Demirden kilitler vuruldu suskunluğuma.
Herkesin yalvarıp yakardığı sahte banknotlara, ezberlenmiş tanrılara sırtımı dönmek zorundaydım.
Çünkü bakir koylara akan dağ yollarında gizliydi
benim hisseme düşen Tanrı.

Gökdelen gölgelerinde güneşi gasp ettiğini sanan hırsızlarınkinden daha namusluydu benim karanlığım.
Gözlerime mil çekilmişcesine körlüğe sarıldım,
sırf aydınların sahte aydınlığını görmemek için ve
lisanı sökülmüş peygamber öfkesiyle yürüdüm
Alçaklık kokan bu çağın üstüne.

Ey et yığınını övünç diye sırtında taşıyan insan!
Söyle, hangi iğrenç sofrada doydun, 
hangi alçak savaştan haklı çıktın?
Ben ciğerime dolan her havayı kudurmuş bir açlıkla çiğniyorum şimdi. 
Terk edilişin eşiğinde başlayan yalnız yürüyüşüm
Senin tutunmaya cesaret edemediğin boşluğa çıkıyor.
Beyaz, kör edici ışık seni aydınlatırken,
beni tüm merhametiyle çağırıyor toprak.
Kefenimi yırtıp iniyorum kuyuya. 
Bana hiç sorulmadan bahşedilen ilk özgürlüğümle…

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Hüseyin Aslan 12 Eylül 1994’te Göztepe’de, babamın dadaş vakarı ile annemden miras kalan Karadeniz’in hırçın dalgaları arasında, çok sesli bir kültürün içine doğdum. Çocukluk düşlerimde ağaca dokunmak, ona şekil veren bir marangoz olmak vardı ancak rasyonel yaşam beni 2018 yılında bir Endüstri Mühendisi olarak hayatın devasa pazarına bıraktı. O günden beri Proje Yöneticisi unvanıyla sistemlerin ve karmaşanın ortasında yol alıyorum. Kelimelerle olan hakiki münasebetim ise 2016 yılında başladı. 2022’de şahsi blogumda inşa etmeye çalıştığım yazın dünyası, iş ve hayat dengesinin o bitmek bilmeyen savaşına bazen yenik düşse de, yazmaktan vazgeçmedim. İş hayatının gri dünyasından her fırsatta kaçıp, hiçbir zaman tam olarak bırakmadığım o kadim limana, şimdi tekrardan, edebiyata sığınıyorum.