Maddi Tıbbın Sınırından Tasavvufun Sonsuzluğuna Geçen Bir Eleştirmen: Müslüm Söyler

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda; Amasya Taşova’nın o sâfi çocukluk merakından İstanbul’un karmaşık keşmekeşine uzanan; uzun yıllar Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde profesyonel kariyer sürdürürken yaşadığı panik atakları ve varoluşsal krizleri tasavvufi bir aydınlanmayla geride bırakan; yazarlık, çizerlik, eleştirmenlik, radyo ve televizyon programcılığıyla sînelere dokunup ödüllerle taçlanan ve kaleme aldığı "Kibre Kibrit Yak" biyografik romanıyla kibir kalesini darmadağın eden Değerli Müellif, Çizer ve Eleştirmen Müslüm Söyler ile kalbi ve derin bir hasbıhal gerçekleştirdik.

6 Temmuz 2026 - 20:56
6 Temmuz 2026 - 20:56 ⏱ 16 dk Okuma Süresi
 1  70
Maddi Tıbbın Sınırından Tasavvufun Sonsuzluğuna Geçen Bir Eleştirmen: Müslüm Söyler

İnsanın kendi bedeni, sağlığı ve varoluşu üzerine geliştirdiği o çetin sorgulamaları sînesinde birer kor gibi taşıyan, maddi dünyanın parıltılı kulelerinde aradığı şifayı bulamayınca felsefe ve tasavvufun derinliklerinde kök salan kavi ruhlar vardır.

Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda; Amasya Taşova’nın o sâfi çocukluk merakından İstanbul’un karmaşık keşmekeşine uzanan; uzun yıllar Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde profesyonel kariyer sürdürürken yaşadığı panik atakları ve varoluşsal krizleri tasavvufi bir aydınlanmayla geride bırakan; yazarlık, çizerlik, eleştirmenlik, radyo ve televizyon programcılığıyla sînelere dokunup ödüllerle taçlanan ve kaleme aldığı "Kibre Kibrit Yak" biyografik romanıyla kibir kalesini darmadağın eden Değerli Müellif, Çizer ve Eleştirmen Müslüm Söyler ile kalbi ve derin bir hasbıhal gerçekleştirdik.

Müslüm Bey, Satır Arası’na, bu hasbi gönül masamıza safalar getirdiniz. Sizi sadece kelimelerle ve çizgilerle topluma ayna tutan kavi bir eleştirmen olarak değil; kendi içsel hesaplaşmalarını, kaygılarını ve panik ataklarını felsefenin ve tasavvufun harlı tezgâhında eriterek özgürleşmiş dürüst bir yolcu olarak burada ağırlamak büyük bir şereftir.

Röportajımıza sizi, o Taşova'nın çocukluk sokaklarından Cerrahpaşa koridorlarına uzanan o ömür mizanpajınızı tanıyarak başlayalım: Müslüm Söyler kimdir? Hayatını hangi mukaddesat üzerine inşa etmiştir?

Merhaba, kendimi tanıtma fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim. Aslında Taşova’dan önce Taşova’nın 1924 Selanik Mübadelesinde atalarımızın yerleştiği bir göçmen köyü olarak bilinen Kızgüldüren Köyü’nde başladı hayat hikâyem. Daha yürümeye yeni başladığım yıllarda tek başıma evden çıkıp yaklaşık iki kilometre uzaklıktaki üzüm bağlarının olduğu araziye tek başıma babamın yanına gitmem ne kadar azimli olduğum kendini belli etmişti. Belki 3-4 defa babamla gitmişimdir üzüm bağlarına. Ama bunu hafızama kaydedip yol haritasını kaydetmişim.

İlkokulu köyümde tamamladım, ilkokuldayken dahi arkadaşlarımla birlikte hiçbir oyundan geri kalmazdım. Belki inanmayacaksınız ama ben de kendimi başkaları tarafından kayda alınmış halimi izlediğimde bu ben miyim diye bakardım. Okulda hikâye kitaplarına meraklı, babamın kasabaya alışverişe gidip döndüğünde onun alışveriş sepetinde ilk aradığımın gazete ve dergi olması bu günlerin önsözü gibiymiş.

Sonrası Taşova ve lise yıllarım bu alışkanlıklarımı pratikte daha bir aktif hale getirdi. Okulda arkadaşlarımın edebi tarz ve resim ödevlerinde hep aranan isimdim. Lakin bu araştırmacı ve meraklı halim beni lise son yıllarımdan sonra büyük bir strese sokmuştu. Biyolojik olarak kendi bedenimi incelemem ve iç organların fonksiyonel yapıları hakkında bilgi sahibi olmam akıl dünyamı darmadağın etmişti.

Aslında Taşova benim için çok önemliydi. Köy sağlık konusunda bana güven vermiyordu. Çünkü bir sağlık kuruluşu bile yoktu. O nedenle Taşova sanki daha güvenli geliyordu bana. Düşünce dünyam ve üretici yanım bir anda yön değiştirmiş sağlık ve beden konusuna ehemmiyet vermeye başlamıştım. Lise sonda neredeyse haftada bir defa kasabanın doktoruna gider bir nevi stres boşalması yaşardım. Bu tabi geçici oluyordu. Güncellemez isem sorun daha da büyürdü. İşte bu durumun aşırıya gitmesi bende panik ataklara sebep olmuş, bu atakların en büyüğünü yaşadıktan sonra ani bir kararla İstanbul’a kaçma fikri hasıl oldu.

Kasaba Doktorumuz Osman Bey, “Bu panik atak insanı öldürmez sadece hayat kaliteni düşürür” dese de bu o anlık beni motive eder sonrası bildiğimi okur ve yaşardım. Bir gün aynaya dönüp geriye baktığında ayna da benim yaşımda olduğun gün “Osman Bey haklıymış” diyeceksin dediği halen kulaklarımda. Şu an Osman Bey yaşamasa da ben onun yaşını çoktan geçmiş bulunuyorum.

Çocukluk yıllarınızda kendi imkânlarınızla oyuncaklar tasarlayan, okumayı öğrendiği andan itibaren gazete ve dergileri keşfeden bir çocukmuşsunuz. Bu "kendi oyuncağını ve kendi dünyasını inşa etme" sâfi tutkusu, gelecekteki o yazarlık, çizerlik ve her şeyin arkasındaki görünmeyeni arayan eleştirmen kimliğinizin ilk harflerini kurşun kalıplara nasıl döktü?

Çocukluk yıllarımdaki üretkenlik sadece oyuncak icat etmekle kalmıyordu. Kendi yaptığım kızakla annem için buğday tarlalarından başaklardan geriye kalan kökleri (anız) taşıyıp ekmek pişirmesine yardımcı olmam. Bahçede domates biber ve diğer sebzeleri sulamaya gitmem. En yakın arkadaşım Selim ile ormana gidip eşeklerle odun taşımamız. Ağaç dallarından oyuncaklar yapmamız, bahçeye kulübe ve oturma yerleri yapmamız. Kulübede bile okuduğumuz gazete dergi ve kitaplar için raflar yapmamız, hepsi bu günlerin başlangıç noktasıydı.

Milli değerlere olan sevgimin en bariz örneği de neydi biliyor musunuz? Bahçenin alt tarafındaki tarlada buğday başakları sonrası kalan sapları söküp ay yıldız haline getirip akşam güneş batınca onları yakıp karşı tarlalardan o muhteşem alevlerle oluşan Ay Yıldızı izlememdeki aşırı sevinçti. Köyün duvarlarında siyasi slogan olarak yazılan “Ülkücü Hareket Engellenemez, Ezan dinmez bayrak inmez” sözleri ise benim düşünce dünyama yer etmiş asla bir daha çıkmayacak değerlerim olacaktı. O sözler üzerine yaptığım araştırmalar neticesi Türk dünyası yazarlarını tek tek tanıma fırsatım olmuştu. Bu araştırmalar neticesinde kendimi buldum ve bugünlerin o kalemine ilham olacak onlarca kitap ve yazılar hafızama kazındı.

Lise yıllarında kendi bedeniniz, sağlık ve varoluş üzerine geliştirdiğiniz o yoğun sorgulamalar, sizi köy yaşantısından İstanbul’un o hareketli dünyasına taşıyan kavi bir kırılma noktası olmuş. Genç bir sînenin kendi varlığını ve biyolojisini bu denli radikal bir içsel arayışla sorgulaması, o dönem ruhunuzda nasıl bir akvaryum suyu değişimi yarattı?

Kendimi bedensel yönden araştırıp tanımam süslü bir akvaryum gibi olan hayatımı suyu yarıya indirilmiş, hatta kirlenmiş bir akvaryum durumuna dönüştürdü. Oksijenin azalması, konforlu suyun kirli hal alması, gün geçtikçe suyun tükeneceği korkusuyla hayat kalitem dumura uğramıştı. Bunun altından nasıl kalkacaktım.

Akranlarımın bedenlerini incelerken kendi bedenimde beni sıkıntıya sokan eksiklikler her geçen gün ruh dünyamı tehdit ediyordu. Bu tehditler istemsiz çalışan organlarımın dahi dengesini bozmuştu. Beni idare eden Osman doktorun tavsiyeleri dahi bana bir kandırmaca gibi geliyordu. Çünkü biyolojik olarak insan bedeni hakkında kendimi aşan bilgilere sahip olmuştum. Bazen arkadaşlarla okul takımında bana yer vermeleri, özel etkinliklerde bando çalamasam da yaptığım resimlerin en az sahada bando çalanlar kadar konuşulması ve takdir görmesi bir nebze bana bu negatif düşüncelerden sıyrılmama vesile oluyordu.

Bazen kompozisyon yarışmalarında birinci olmam, resim konusunda yeteneklerimin hocalar tarafından takdir edilmesi beni o düşüncelerden ara ara alıkoyuyordu. Köydeki dar alan şimdi sanki kasaba olmuştu. Sanki bana yetmiyor beni ısrarla daha büyük kentlere gitmeme zorluyordu.

İstanbul’a gelişinizin ardından uzun yıllar Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde, yani sağlık dünyasının tam da merkezinde görev yapmışsınız. İlginçtir ki, maddi tıbbın ve uzmanların yetersiz kaldığı o demlerde, yaşadığınız panik ataklara ve varoluşsal krizlere aradığınız şifayı felsefe ve tasavvufun derinliklerinde bulmuşsunuz. Modern tıbbın mekanik insan tanımı ile tasavvufun o ruhu ve bedeni bir gören bütüncül yapısı arasındaki o muazzam farkı sizden dinleyebilir miyiz?

Bu bilgiler belki İstanbul’da Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde profesörlerin telkinleriyle bir nebze lehime dönüşecekti. Evet bu birkaç yıl böyle gitti. Sonrası yine başladığım yere dönmüştüm. Çünkü doktorlardan birkaçı kendi alanlarında vuku bulan hastalıklardan hayatlarını kaybetmişlerdi. Detaylar içinde kaybolur hale gelmiştim. İkna ediciler ikna kuvvetlerini bende bitirmişlerdi sanki. Sanki her şey üzerime geliyordu.

Bir gün anatomi hocasıyla uzun sohbet beni farklı noktaya taşıdı. Kendimi onların karşısında basit görüyordum. Bir anda hocamıza kadavrayı parçaladığınızda ne görüyorsunuz? diye sorduğumda “mucize” demesi aklımı karıştırdı. Nasıl yani dediğimde “İnsanın yaşaması mucize, ölmesi normal,” dediğinde karışan aklımı yerine getirdi. “Kün fe yekün” ol derse olur diyen Allah burada bana da bu mucizeyi göstermişti. Ölmek normal yaşamak mucize…

İşte ben o mucize üzerine yol almalıydım. Cerrahpaşa’da bu ne ilk mucizeydi ne de son olacaktı. O kadar olaylar yaşadım ki, bendeki sorunun sadece düşünsel bir sorun olduğuna kanaat getirdim. Elime kâğıt kalemi daha bir ciddiyetle aldım. Gazete ve dergilere çok daha rahat ve özgüvenle yazıyordum. Çünkü fikir ve düşüncelerim karşıt fikre sahip bir profesör tarafından tescillenmişti.

Sonrası radyo program teklifi ardından televizyon ve akabinde engelli derneklerinde yöneticilik serüvenleriyle o akvaryumdan çıkmış devasa okyanuslarda yol alıyordum. İçsel yolcuğum artık uluslararası dış yolculuğa başlamıştı. Ta Amerika’dan iki konuğum beni duyup programıma konuk olarak gelmişlerdi. Bu konuklar arasında Atatürk'ün manevi kızı Ülkü Adatepe de vardı. Sinema dünyasının ünlüleri. Sanatçı ve yazarlar. Hatta ilim adamları konuklarım oluyordu. Bir anda kendimle ilgilenebileceğim vakit bulamadığımı hissettim.

Panik atak neredeydi, sağlık konusundaki şikayetlerim nereye gitmişti. Üniversitede yaşanan başörtü sorunları dahi kendi sorunlarımın üzerine çıkmış onlarla alakalı yazılar kaleme alıyor, yönetim tarafından ikaz ediliyordum. Modern tıp içinde modernizeye yakışmayan uygulamaları görünce İslam düşünürlerinin o geniş hoşgörüleri tek dayanağım olmuş onlardan aldığım ilhamlarla hocaların karşısında dahi kendimi daha bilgili ve medeni hissediyordum.

Bu tartışmalar ve haklılık durumları beni felsefe ve tasavvuf alanında araştırmalara yönlendirdi. Gelişmeler olanca hızıyla devam ediyordu. Bu gelişmeleri belli periyoda soktuğumda her adımın sanki özel bir yazılım ve tevafuklarla karşıma çıktığı kanısına vardım. Bu artık bireysellikten çıkmış toplum için bir görev haline gelmişti. Engelli oluşum beni kenara değil tam da hayatın orta noktasına atmıştı.

Felsefi ve tasavvufi düşüncelerle kurduğunuz o hasbi bağ, sizi tüm korku ve kaygılarınızdan özgürleştirerek radyo, televizyon, yazarlık ve çizerlik alanlarında aktif birer kürsüye dönüştürmüş. İçsel krizlerini birer edebi ve sanatsal üretime dönüştüren bir zanaatkâr olarak, mikrofon ve fırça başına geçtiğinizde sînelere hangi "Kelimelerin Sıhhati" mesajını üflemeyi dert edindiniz?

Evet felsefe ve tasavvuf ile kurduğum bağ beni fiziksel dünyadan manevi bir dünyaya doğru yöneltti. Çünkü biz sadece maddi alemin değil, manevi alemin de bireyi olduğumuzu bana hatırlattı. Ruh dünyama sıkışan maddi dünyam şimdi manevi telkinlerle ferahlıyor rahatlıyor ve birlikte bir bütün olduğunu alenen gösteriyordu.

Bu rahatlamaya eşlik eden yazarlık, radyo, TV ve sportif faaliyetlerde yer alan spor kulübü yöneticiliğim beni köle zannettiğim bu alemde efendi haline getirdi. Bu efendilik sadece bedensel rahatlama, bireysel özgürlük değildi. Çevreme kattığım onlarca güzelliğin yeşermesiydi. Kelimelerim mikrofon ve kalemim üzerinden en ücra köşelere dert ortağı çözüm merkezi olarak ulaşıyordu. Yazdığım ve söylediğim hiçbir şey bireysel değildi.

Okurlardan büyük ilgi görerek kısa sürede ikinci baskısını yapan o muazzam biyografik romanınızın ismi adeta bir manifesto: "Kibre Kibrit Yak". İnsanoğlunun en büyük bencil hastalığı olan kibir kalesini kendi hayat hikayeniz üzerinden ateşe verdiğiniz bu kavi eserin doğuş hikayesini ve o kibrite neden bugün her zamankinden daha çok ihtiyacımız olduğunu bizimle paylaşır mısınız?

Bu bireyselliğin olmadığını kendi özümü haykırırcasına kaleme aldığım “Kibre kibrit yak” romanımla kanıtlamış oldum. Çalıştığım mecralarda dahi patronlarla nasıl isem, alt kademeyle de aynı çizgideydim. Bende asla kişisel öncelik yoktu. Bireysel faydacılık kati surette olamazdı. Engelli ismi kullanmaktan bile uzak durdum bu kitabı yazarken.

Bencillik bende doğuştan reddedilen bir kavramdı. Kendi bedenimi bile bencilce saklamadım, engelli deyip farklı alanlara yönelmedim. Toplumun içinde toplumla bir yaşadım. Sadece aynaya bütünsel baktığımda ya da biri beni kameraya alıp paylaştıysa o an engel aklıma geliyor. Bugün hayat hem toplumsal hem akademik hem dini hem de siyasi olarak bencillik şemsiyesi altında ilerliyor.

En büyük hastalık olan kibirden kurtulmanın ilacı bulunmazsa, insanlık alemi kendi sonunu feci bir duruma dönüştürecektir. O nedenle ben bu kitabımın okullarda dahi kabul görmesinden yanayım. Kitabın geliri de bu yolda harcansın isterim.

Şu sıralar felsefe ve tasavvuf temalarını merkezine alan, dini ve ateist düşüncelere son derece özgün ve farklı bir perspektiften yaklaşan fantastik bir roman üzerinde çalıştığınızı fısıldıyorsunuz. Zıt kutupların, inancın ve inançsızlığın o fikri mimarisini fantastik bir kurguyla mizanpajını yapmak, günümüzün o sığ ve gürültülü tartışma kültürüne nasıl bir "Satır Arası" cevabı olacaktır?

Yeni romanım ilk romanımdan biraz farklı çizgide olacak. Felsefe ve din kavramlarını farklı şekilde dile getiren fantastik ve sürükleyici bir roman olacağını düşünüyorum. Bu konuda araştırmalarımla ve gerçeklik temalarıyla destekleyeceğim roman, bir mutlak yaratıcının varlığını iliklerine kadar hissetmiş bir yazarın kaleminden çıkacak dersem yeterli olur sanırım. Daha fazla kopya vermiş olmayayım. Ama bilim kurgu romanlarını aratmayacak bir eser olacağı kanısındayım.

Son olarak; bedenin ve zihnin o çetin imtihanlarından tasavvufun asil sükûnetine sığınarak kalemiyle, çizgisiyle ödüller almış bilge bir müellif olarak; Satır Arası masamızdan, kendi içsel dönüşümünü ve anlam arayışını tamamlamaya niyet etmiş yazar adaylarımıza ve kelâmın namusuna gönül verenlere bırakacağınız o nihaî "Sonrası Bahar" mesajınız ne olur?

Her insan içindeki “gerçeklik” sesine kulak versin. Birileri, el alem ne der sözleriyle kendini duyarsızlığa hapsetmesin. Bence içsel hapis günümüz normal hapishanelerden daha riskli. Ben şahsen içsel ve düşünsel hapishaneden kurtuluşumu yazdığım romanımda açıkça belirttim. O varlığın dünyaya gelmeden önceki sözümüzü, Yaradan’a verdiğimiz sözü unutmayalım. Elestü bi-rabbiküm…

“Evet sen bizim rabbimizsin” sonrası “İkra” bir sonrası “akletmez misin” ve sonuç O, ol derse…Olmayacak hiçbir şey yoktur.

Gelecek nesil aklını kullanarak sorgulasın, sorgulasın sorgulasın… En sonunda sorguları ona gerçeklik kapısını aralayacaktır.

Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda; Cerrahpaşa'nın maddi dehlizlerinden geçip aradığı ruhsal şifayı tasavvufun ve felsefenin o sonsuz deryasında bulan, "Kibre Kibrit Yak" eseriyle insanın en büyük hamlığını deşifre eden ve harlı tezgâhında inancın mimarisini fantastik çizgilerle yeniden nakşeden Değerli Müellif, Çizer ve Eleştirmen Müslüm Söyler'in o kavî ömür mizanpajını terazimizde pürüzsüzce süzdük. Anladık ki; ticarette, davada, yuvada, sanatta, panik atakların o fırtınalı dalgalarında ve her çetin imtihanda niyet sâfi, emek hakiki ve teslimiyet tam olunca... Sonrası Bahar.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Ahmet Bilgehan Arıkan 1980 doğumluyum, aslen Manisa Salihli’liyim. Hayatım, mütercim yazar babam Yaman Arıkan’ın 1968'de kurduğu o köklü edebiyat mutfağında, harflerin arasında şekillendi. 1999'dan beri bu köklü mirası ikinci kuşak olarak gururla sürdürüyorum. Bugün, hıza kurban edilen bu çağda kelimelerin sıhhatini ve niteliği savunarak; kitap mimarisi, yayıncılık ve usta dokunuşlu tasarımlarla yazı kültürüne hizmet etmeye devam ediyorum. Niyet sâfi, emek hakiki ve teslimiyet tam olduktan sonra; kapımız da gönlümüz de istişareye daima açıktır. Sonrası Bahar.