Yazmanın Laneti Üzerine

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Yazmak, insan için hem özgürlük hem de bir lanettir. Başlamak çoğu zaman sancılı olsa da, yazıya girildikten sonra bırakmak neredeyse imkânsız hale gelir; bu süreç bir bağımlılığa dönüşür. Yazı, insanın kendini ifade etmesinin en güçlü yollarından biridir, ama aynı zamanda yazarı esir alır, yazmadığında derin bir boşluk yaratır. Tarihte birçok yazar da bu laneti yaşamış, yazının hem şifa hem de yıkım getirdiğini dile getirmiştir. Sonuçta yazmak, insanı tüketen ama aynı zamanda hayatta tutan, zincir olduğu kadar anahtar da olan bir kaderdir.

29 Eylül 2025 - 08:23
29 Eylül 2025 - 08:23 ⏱ 4 dk Okuma Süresi
 1  132
Yazmanın Laneti Üzerine

Yazmanın Laneti

               Yazmak, insana hem en büyük özgürlüğü hem de en ağır yükü taşıtır. Kalemin kâğıda değdiği an, zihinde birikenlerin dışarıya sızdığı an gibidir. Ama bu an kolay kolay gelmez. Yazmaya başlamak çoğu zaman sancılıdır. İnsan, cümlelerin ilk adımını atmak için uzun uzun bekler. Sözcükler zihinde dolaşır, birbirine çarpar, çoğalır; fakat kâğıda dökülmek istemez. Sanki yazıya direnç gösterirler. İşte bu yüzden yazmanın ilk satırı, çoğu zaman en ağır adımdır.

               Fakat o ilk satır yazıldığında, işin rengi değişir. Kalemin ucu bir kere açıldığında, insan kendini durdurmakta zorlanır. Yazmak bir nevi akışa kapılmaktır. Önce zorla başlayan şey, bir süre sonra kendi kendini sürüklemeye başlar. Yazar, bırakmak istese de bırakamaz. Çünkü yazı, zihnin bir köşesine tutunmuş ve kök salmıştır artık. İşte bu noktada yazmak, bir uğraş olmaktan çıkar; bağımlılık gibi yaşanır.

               Yazının laneti de burada başlar. Çünkü insan bir kere yazmaya alıştı mı, yazmadığı gün kendini eksik hisseder. İçinde hep bir boşluk, hep bir huzursuzluk kalır. Yazı yazılmadıkça zihinde birikir, ağırlaşır. Bu yük taşınmaz hale geldiğinde, insan yeniden kaleme sarılmak zorunda kalır. Yazı, kişiyi özgür kıldığı kadar esir de eder. Yazar, kendi cümlelerinin mahkûmu haline gelir.

               Yazmak, bir sanattır. Edebiyatın temel direklerinden biridir. İnsan, duygularını, düşüncelerini, hayallerini en güçlü şekilde yazıyla aktarır. Konuşma uçar gider, ama yazı kalır. Bu yüzden yazı, yalnızca bir anlatım biçimi değil, aynı zamanda insanın kendini ölümsüzleştirme çabasıdır. Bir satır, bir öykü, bir makale… Yıllar sonra bile okunduğunda, yazanın sesini bugüne taşır.

               Ama bu ölümsüzlük isteği de lanetin parçasıdır. Çünkü yazan kişi, kendi varlığını satırlarına bırakmak zorunda hisseder. Yazmadığında yok oluyormuş gibi yaşar. Bu da bir tutsaklıktır aslında. İnsan kendi isteğiyle başlar, ama yazı onu ele geçirir. Gün gelir, yazmak bir ihtiyaç olmaktan çıkar; nefes almak gibi zorunlu hale gelir.

               Bazı yazarların bu laneti nasıl yaşadığına bakmak bile bunu anlamaya yeter. Franz Kafka, yazmadığı günlerde adeta çürüyor gibi hissettiğini defterlerine kaydetmiştir. Virginia Woolf, yazının hem bir şifa hem de bir yıkım olduğunu söyler. Dostoyevski, yazma tutkusunu kumar alışkanlığının yanında en büyük bağımlılığı olarak görür. Bizde de Oğuz Atay’ın "yazmasam deli olacaktım" cümlesi, bu lanetin en yalın ifadesidir. Her biri, yazının kendilerini hem tükettiğini hem de hayatta tuttuğunu dile getirmiştir.

               Bu yüzden yazmak, bir tür aynadır. İnsan kendi içini o aynada görür. Kimi zaman gördükleriyle huzur bulur, kimi zaman korkar. Yazı, insanı kendiyle yüzleştirir. Her cümle biraz hesaplaşmadır, biraz da kendini arama çabası. Yazar, kâğıda döktüğü her sözcükle aslında kendinden bir parçayı dışarıya bırakır. Bu yüzden yazı, yalnızca bir ürün değil, aynı zamanda bir izdir.

               Belki de en sonunda, yazının laneti, insanın en derin gerçeğine dönüşür: Yazmak hem yük hem kurtuluş, hem zincir hem anahtardır. Yazar, yazıdan kaçamaz; çünkü yazı onun kaderidir. 29.09.2025

                                                                                        

                                                                                                                                     Burak ŞAHİN

 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Burak Şahin Ankara’da doğdum; şehrin sert rüzgârıyla, ağır bulutlarıyla ve sokaklarının gizli hikâyeleriyle büyüdüm. Kamu Yönetimi mezunuyum ve bugün uluslararası bir lojistik firmasında çalışıyorum. Fakat hayatımın gerçek rotası her zaman kelimelerden geçti. Yazmak ve okumak, yıllardır kendi içimde tuttuğum sessiz bir nöbet, kendimi yeniden bulduğum bir sığınak oldu. Bu yolculuk beni iki kitapla buluşturdu: “Ben Bir Sokak Lambasıyım” ve “Saklı Silüetler”. Şimdi köşe yazılarıma aynı arayışı, aynı sesi taşıyorum. Çünkü inanıyorum ki her cümle, insanın dünyayı yeniden görme biçimini değiştirebilir.