DELİ GÜLÜZAR

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...
12 Haziran 2026 - 21:51
12 Haziran 2026 - 21:51 ⏱ 11 dk Okuma Süresi
 4  25
DELİ GÜLÜZAR

DELİ GÜLÜZAR  Helva Sıcak, Hüzün Soğuk  Gülüzar’ın hayatı genç yaşta yaptığı tek bir yanlış seçimle değişmişti. O yanlışın adı İlyas’tı.   İlyas içtikçe gözü dönen adamlardandı. Döndükçe de önüne geleni ezen… Evde huzur bırakmayan, bağırmadan konuşmayı bilmeyen bir adam. Ev eskiydi zaten. Tavanı çatlak, duvarları yorgundu. Ama asıl yorgun olan ev değil, Gülüzar’dı. Meral ile Selman daha küçücükken öğrendi kadın. Bazı erkekler eve ekmek değil, korku getirirdi. İlyas’ın en kötü yanı dayağı bile değildi. İnsanın içini küçültmesiydi. Bir gün yine ortalığı ayağa kaldırırken Gülüzar dişlerini sıkırak “İlyas… Senin öldüğün gün helvanı oynaya oynaya kavuracağım.” dedi. Mahalleli bunu yıllarca konuştu. Kimse inanmadı.  Ama o gün gerçekten geldi. İlyas öldüğünde cenaze evinde herkes sus pus otururken mutfaktan tavaya vuran kaşığın sesi yükseldi. Tak. Takıdı. Tak. Tak…    Ardından bir roman havası…  Millet şaşkın şaşkın birbirine bakarken Gülüzar elinde tahta kaşıkla helva kavuruyordu. Hem ağlıyor… Hem oynuyordu. Gözünden yaş akarken omuz kırıyor, kaşığı tavaya vurdukça sanki yılların öfkesini dağıtıyor, özgürleşiyordu. Kimi: “Günah…” derken.  Kimi içinden: “Kadın haklı.” diye geçirdi. Bu sadece bir ölüm değildi. Bir esaret bitmişti. Yıllar geçti. Gülüzar temizliklere gitti, bulaşık yıkadı, tarlada çalıştı. Çocuklarını tek başına büyüttü. Ellerindeki damarlar belirginleşti. Ama sesi hiç eğilmedi.Meral hemşire oldu. Selman iş kurdu. Ev sonunda sessizleşti. Ve işte tam o sessizlikte… Gülüzar ilk kez kendini duymaya başladı. İçinde yıllardır kilitli duran kadın yavaş yavaş uyanıyordu. Mahalle ona o günlerde bir isim taktı: “Deli Gülüzar.”  Gülüzar ise kahkaha atarak.  “Biraz delirmeden yaşanır mı bu hayat?” dedi.    Gülüzar’ın hayatında bir süredir garip bir hareketlilik vardı.  Kadın ne zaman aynaya baksa içinden bir ses. “Artık seni kimsenin ezmesine izin verme, kendini yaşa!” diye bağırıyordu.  O ses bazen sobanın üstünde kaynayan çayın fokurdamasına karışıyor, bazen de kuaför salonunun kapısında kendini hissettiriyordu.    Evet… Evet...   Kuaför salonu.  Gülüzar’ın son dönemlerdeki gizli mabedi.                    Ve kalfa İsmet…                                          İsmet’in salona girişi bile başka olurdu. Kapıyı açar açmaz gülümseyerek. “Hoş geldiniz güzeller güzeli ablalar, hanımlar, prensesler!” derdi. Ortam hemen yumuşardı. Bu adamın gülüşü piyasadaki bütün saç serumlarından daha etkiliydi.  Herkes onu severdi çünkü İsmet; yeri gelince espri patlatan, yeri gelince derdinizi dinleyen, en gergin müşteriyi bile. “Ay ne gerek var gerginliğe, hayat kısa bacım…” diyerek gevşeten, suyuna göre şerbet vermeyi bilen tatlı dilli, biraz da fırlama bir adamdı.  İsmet’in gözleri gülerdi.  Ama gönlü kimde gülerdi, bilinmezdi. Gülüzar önce fark ettirmeden gitmeye başladı kuaföre. Bir gün dip boya… Bir gün fön…Bir gün de. “Canım sıkıldı, çay içmeye geldim.” bahanesi… Ama herkes gerçeği biliyordu.   Gülüzar’ın bahanesi çaydı. Sebebi İsmet. Hatta Gülüzar artık İsmet odaklı ritüeller yapıyordu.Sabah kalkınca saçını düzeltip. “Bugün kuaföre gitsem mi?” diye kendi kendine konuşuyor, sonra kendine bahane uyduruyordu. “İsmet, fönümü bozdum yine yap…”   “Dip boyam geldi mi?” “Bana bir çay verin kahve yapın içip açılayım…”İsmet de farkındaydı aslında. Ama belli etmezdi. Gülüzar salona girer girmez yüksek sesle: “Hoş geldin Gülüzar abl… şeyy… Gülüzar HANIM! Bugün dünya senin etrafında dönüyor farkındaysan!” derdi. Salon kahkahadan kırılırdı.   Gülüzar hemen bozuk atardı.  “Ne ablası be? Ben sana abla olacak yaşta mıyım?” İsmet anında toparlardı. “Tövbe tövbe! Ablalığın lafı mı olur? Ben sana kraliçe derim kraliçe! Senin yaşın mı olur, enerjin yirmilik kızlarda yok!” Gülüzar bir kabarırdı ki sorma…    Salonun aynaları bile.  “Allah Allah yine başlıyorlar…” der gibi parlardı. Bir gün Gülüzar salondakilere dönüp. “Burada bir gün roman havası oynayacağım” dedi. İsmet’in gözleri parladı. “Sen oynamayı bilirsen ben sana piyanoyu bile çalarım vallahi!” dedi. Salon gülmekten kırılıyordu. Gülüzar’ın içi ise kelebek gibi çırpındı.  O gün eve gidip aynanın karşısına geçti.“İsmet piyanoyu çalacaktı hıh…” diye kendi kendine söylenip roman havası figürleri çalıştı. Bel kırdı. Omuz attı. Gerdan kırdı. Eteği döndürdü… Bir ara terliğini fırlattı ama olsun… Sanat böyle bir şeydi. Ve o gün geldi. Salon o gün sakindi. Kızlar ojeleri diziyor, çıraklar ayna siliyordu.  İsmet ise müşteriye fön çekmiş, makineyi kapatırken. “Hah, şimdi biraz dedikodu yapalım…” diyordu. Tam o sırada kapı öyle bir açıldı ki… İsmet’in elindeki fön makinesi neredeyse elinden düşecekti. Gülüzar içeri girdi. Ama ne giriş… Rengârenk çiçekleri olan uzun siyah bir elbise vardı üzerinde. Saçlarını dalga yapmıştı. Kırmızı ruju uzaktan bile fark ediliyordu.  Resmen: “Aşkım kapıyı aç, geldim!” havası vardı. Salon bir anda sessizleşti. Sanki elektrikler kesildi. İsmet bile şaşkınlıkla bakıyordu.  Sonra yüzünde o meşhur gülüş belirdi. “Ayyy Gülüzar HANIM, bugün fazla güzel olmuşsun. Nazar boncuğu takalım mı nedelim?” dedi. Gülüzar dimdik ortada durdu ve “açın roman havasını!” dedi. Kızlar birbirine baktı. “Aç kız aç! Gülüzar abla… şey… hanımın isteği emir!”    Youtube’dan müzik açıldı. İlk darbuka sesiyle birlikte Gülüzar’ın içinde yıllardır susan kadın ortaya çıktı sanki. Omuz salladı. Bel çevirdi. Gerdan kırdı. Eteğini savurdu. Ama dansı salona değildi. İsmet’eydi. İsmet önce utandı. Sonra gülmeye başladı. Sonra gözlerini kaçırmayı bıraktı. Koltuğa yaslanıp büyük bir keyifle izlemeye başladı. “Ayyy yanıyorum şu an, klimayı açın kızlar!” diye bağırınca salon kahkahadan yıkıldı.  Gülüzar döne döne oynarken bir an göz göze geldiler. İşte o anda kadın yıllardır ilk kez birinin ona korkuyla değil, hayranlıkla baktığını hissetti. Dans bittiğinde salon alkışladı. Gülüzar nefes nefese İsmet’e yaklaşıp neredeyse ağzına girecek kadar sokularak. “Nasıl buldun İsmeeet?” diye sordu. İsmet hiç duraksamadan.  “Yemin ediyorum Nükhet Duru bile senden ders alır Gülüzar! Vallahi içimin kıvraklığını açtın! Böyle oynamaya devam edersen olimpiyatlara seni göndeririz.” dedi. Salon kahkahadan kırılıyordu. Gülüzar memnuniyetle gerildi. Sonra tüm salona dönerek.  “Beğendiniz mi?” diye sordu. Herkesten büyük bir alkış koptu.       İsmet ise iki elini göğsüne koyup. “Ben aşırı beğendim, aşırı… Hatta fazla bile beğendim. Kan şekerim düştü kadın!” dedi. Salon bir kere daha kahkaha tufanına gömülürken  Gülüzar kapıdan çıktı. İsmet arkasından seslendi: “Haftaya tango mu yapıyoruz Gülüüüzar hanımmm?!” Gülüzar dönüp kahkaha attı. O kahkahada gençliği vardı. Acısı vardı. Özgürlüğü vardı. Ve biraz da yeniden âşık olmanın korkusu… Ertesi gün mahalle kaynıyordu. “Dün kuaförde neler olmuş biliyor musun? Kadın roman havasıyla salonu dağıtmış! İsmet’in dili tutulmuş!” Hatçe Teyze kapının önünden Gülüzar geçerken "Yaşına başına bak!” diye laf attı.  Gülüzar hiç istifini bozmadan.   “Ben yıllarca mezar gibi yaşadım Hatçe. Biraz da canlı yaşayayım.” dedi. Hatçe bu lafın karşısında cevap verememişti. Çünkü bazı kadınlar bağırarak değil… Hayatta kalarak güçlenirdi. Gülüzar onlardan biriydi.    Yaz o yıl mahalleye erken gelmişti. Akşamları balkonlardan çay kokusu yükseliyor, çocuklar sokak arasında bağıra çağıra koşuyor, kadınlar kapı önlerinde çekirdek çitliyordu. Tam da o günlerde muhtar mahallede bir şenlik yapılacağını duyurdu. Sokak süslendi. Renkli ampuller asıldı. Meydanın ortasına küçük bir sahne kuruldu. Bir köşede pilav dağıtılıyor, diğer tarafta çocuklara pamuk şeker yapılıyordu. Mahalle günlerdir bunu konuşuyordu ama herkesin asıl merak ettiği başka bir şeydi.  “Acaba Gülüzar ne yapacak?” Çünkü Gülüzar’ın olduğu yerde sıradanlık pek uzun sürmezdi. Şenlik akşamı meydan tıklım tıklımdı. Hatçe Teyze en önde sandalye kapmıştı. Yanındaki kadına eğilip: “Bak gör şimdi… Bu kadın ya ortalığı dağıtır ya da milleti ağlatır.” dedi. Tam o sırada meydanın girişinde bir hareket oldu. İnsanlar yavaş yavaş dönüp bakmaya başladı. Gülüzar geliyordu.  Üzerinde koyu kırmızı gösterişli, insanın gözünü alan bir elbise vardı. Saçlarını açık bırakmıştı. Dudaklarında hafif bir gülümseme vardı. Ve ilk kez… Kimse onda “deli” bir kadın görmedi. Kendini sonunda bulmuş bir kadın gördüler. İsmet sahnenin kenarında duruyordu. Gülüzar’ı görünce istemsizce doğruldu. Gözlerini Gülüzarın üzerinden alamadı. Sonra gülümseyerek başını salladı. Gülüzar bunu görmüştü. Ve yıllardır ilk kez kalbinin içi korkuyla değil, huzurla doldu. Müzik başladı. İlk darbuka sesi meydanda yankılandı. Gülüzar yavaşça ortaya çıktı. Başta sadece ellerini kaldırdı. Sonra omuzlarını oynattı. Belini çevirdi. Ama bu kez başka bir şey vardı dansında. Eskiden öfke vardı. İnat vardı. “Kendimi ezdirmem” duygusu vardı. Şimdi ise… Hayat vardı. Kadın dans etmiyordu sadece. Sanki yıllardır içinde biriken acıyı, yalnızlığı, gençliğini, kahkahasını tek tek ortaya döküyordu. Mahalle susmuş, herkes durmuş izliyordu. Bir ara Gülüzar dönerken gözleri Hatçe Teyze’ye takıldı. Hatçe’nin gözleri dolmuştu. Çünkü Gülüzar’ın deliliğinin rezillik olmadığını anlamıştı. Hayatta kalma biçimiydi. Müzik hızlandı. Gülüzar da müzikle birlikte eteğini savurup kahkaha attarak ritmini uydurdu. İsmet dayanamadı, sahnenin kenarından alkış tutmaya başladı. Ardından mahalledeki kadınlardan biri kalktı. Sonra bir başkası… Derken meydanın yarısı oynamaya başladı. Kimi düzgün oynadı, kimi ritmi kaçırdı, kimi sadece güldü. Ama o gece kimse kimseyi ayıplamadı. Çünkü Gülüzar insanlara uzun zamandır unuttukları bir şeyi hatırlatmıştı. İnsan bazen sadece yaşadığına sevinmek isterdi. Şarkı bittiğinde meydan alkıştan yıkılıyordu. Gülüzar nefes nefese kalmış, yüzü ter içindeydi ama gözleri ışıl ışıldı. İsmet sahneye doğru yaklaşıp “Vallahi…” dedi, “Sen bu mahalleye fazla geldin Gülüzar.” Gülüzar kaşını kaldırarak.. “Niye?” diye sordu. İsmet gülümseyerek  “Çünkü senin olduğun yerde insanlar kendileri gibi davranmaya başlıyor” dedi.  Gülüzar'ın yıllardır taşıdığı yük omuzlarından inmiş gibi derin bir nefes aldı. Etrafa baktı. Çocuklar gülüyordu. Kadınlar oynuyor. Erkekler bile ritme ayak uyduruyordu. Mahalle ilk kez gerçekten canlı görünüyordu. Bazı insanlar büyüyerek değişmezdi. Bazıları… Kırılarak, parçalanarak , acı çektikten sonra yeniden doğardı. O gece mahallede ışıklar geç söndü. Ama Gülüzar’ın içindeki karanlık, ilk kez tamamen aydınlandı.                               

              DİLEK SARIKAYA 

Menajer : ilayda Can, Dilara Sarıkaya 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow