BÖLÜM 9: İTİRAFLARIN ZEMHERİSİ VE BOŞ KÖPRÜ

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Hüseyin Enişte'nin otuz yıllık pişmanlığını itiraf etmesinin ardından, fırtınaya rağmen yıkık köprüye koşan Melis, Rafael'in gittiğini ve köprünün boş kaldığını görür. Kader, geçmişin acımasızlığını tekrarlayarak ikisini yine geç kalmışlığın ortasında bırakır.

31 Ağustos 2026 - 10:30
31 Ağustos 2026 - 10:30 ⏱ 5 dk Okuma Süresi
 0  18
BÖLÜM 9: İTİRAFLARIN ZEMHERİSİ VE BOŞ KÖPRÜ

 Evin tozlu koridoruna çöken kasvetli sessizlik, artık Hüseyin eniştemin hıçkırıklı itiraflarıyla parça parça bölünüyor, her sarsıcı kelime otuz yıllık bir buz dağını dipten uca acımasızca eritiyordu. Eniştem, elindeki pirinç anahtara bakarken gözlerinden süzülen yaşları gizleme gereği duymadı; bahsi geçen sarsılmaz, her zaman otoriter görünen adamın surları ilk kez tamamen yıkılmıştı. Teyzem Zehra köşede, ellerini yüzüne kapamış, geçmişin tekinsiz hayaletleri odaya birer birer doluşurken sessizce ağlıyordu. Eniştemin çatallı, yılların suskunluğuyla paslanmış dilsiz sesi, sağır duvarlarda büyük bir feryatla yankılandı:

"Rovinda..." dedi, ismi ilk kez kutsal bir yemini bozar gibi, dudakları titreyerek anarak. "Otuz yıl önce, yine böyle fırtınalı bir Eylül gecesi, bahsi geçen yıkık köprüde beni beklemişti Melis. Kültürlerimiz, ailelerimiz, aramıza çekilen görünmez ama yıkılmaz duvarlar... Hepsini yıkıp, her şeyi göze alıp ona gitmeye karar vermiştim. Ama gidemedim. Babam, yani deden, gece yarısı bir cellat gibi önüme dikildi. Eğer sınırı geçersem, ailemin yüz karası olacağımı, beni bu topraklardan süreceğini, ismimi maziye ebediyen gömeceğini söyledi. Korktum... Korku, sevdadan daha güçlü, daha sinsi bir zehirdir kızım. Ben köprüye varamadım, adımlarımı kendi korkaklığıma zincirledim. Rovinda sabaha kadar nehrin soğuğunda, rüzgârın acımasız koynunda adımı fısıldayarak, her ayak sesinde umutlanarak beklemiş. Ertesi gün buralardan bir daha dönmemek üzere çekip gittiğinde, arkasında sadece kalbini kilitlediği bu madalyonu ve taş evin gizli bölmesinin anahtarını bıraktı. Ben otuz yıldır taş evin kapısına her baktığımda, kendi korkaklığımın cesedini görüyorum. Mekânlar unutmaz, Melis; taşlar insanlardan daha vefalıdır."

Eniştemin kelimeleri ruhuma birer kor gibi düşerken, gözüm saniyede bir duvardaki eski sarkaçlı saate kayıyordu. Akrep ve yelkovan birer akrep gibi kalbime batıyordu. Vakit gece yarısını çoktan geçmişti. İçimdeki yangın sırtımdaki acıyı, bedenimdeki sızıyı tamamen unutturmuştu. Rafael... Benim zümrüt gözlü çaresizliğim, şu an lanetli köprüde, tam da eniştemin otuz yıl önce yaptığı gibi tek başına, amansız bir soğukta bekletiliyordu. Tarih, hiçbir detayı atlamadan, aynı acımasızlıkla kendini tekerrür ettiriyordu. Eniştemin omuzlarındaki çöküşü, vicdan azabıyla küçülen cüssesini izlerken haykırdım:

"Sen korkuna yenildin, enişte! Kendi zindanının anahtarını otuz yıl cebinde taşıdın. Ama biz Rafael ile aynı kaderin kurbanı olmayacağız. Köprü bizim sonumuz, maziye gömülen yeni yaramız olmayacak!"

Teyzemin arkamdan yükselen, beni engellemeye çalışan çaresiz feryatlarına, eniştemin sırtımda çakılı kalan sarsılmış bakışına asla aldırmadan dış kapının paslı sürgüsünü bir hışımla çektim. Gecenin zifiri karanlığına, sisli ve amansız Eylül fırtınasına kendimi gözümü kırpmadan fırlattım.

Dışarıda gökyüzü adeta delinmişti. Ayaklarım çamura batıyor, hırçın rüzgâr gitmemi istemez gibi göğsüme vuruyor, beni geriye doğru itiyordu. Yağmur damlaları yüzüme birer kırbaç gibi inerken sadece koşuyordum. Saçlarım yüzüme yapışıyor, nefesim boğazımda düğümleniyordu ama duramazdım. Kalbim göğüs kafesimi yırtacak gibi atarken zihnimde tek bir dua, tek bir yakarış vardı: Lütfen orada ol, lütfen geçmişin lanetine inanmayıp beklemiş ol... Geçmişin günahı bizim ayaklarımıza dolaşmamalıydı.

Değirmenin yanındaki yıkık köprüye vardığımda, ciğerlerim patlayacak gibiydi, nefesim boğazımda asılı kaldı. Nehir her zamankinden daha hırçın, daha gürültülü akıyordu; sanki maziye yakılan karanlık ağıtı tamamlamak ister gibi coşmuş, yatağından taşmıştı. Gözlerimi köprünün eski, hırpalanmış ahşap gövdesine diktim. Sisin gri perdesini delmek istercesine bakışlarımı çaresizce gezdirdim. Bir karaltı, tanıdık bir silüet, zümrüt gözlerin karanlıktaki o sıcak ışıltısını aradım.

Ama köprü boştu.

Yalnızca hırçın suların sağır edici sesi ve fırtınanın uğultusu vardı. Rafael gitmişti. Tıpkı otuz yıl önce Rovinda'nın ümidinin sönüp gitmesi gibi, Rafael'in de inancı bu karanlık, soğuk sularda boğulmuştu. Zaman, en büyük intikamını bizi birbirimize geç kalmış kılarak almıştı.

Köprünün tam ortasına gelip dizlerimin üzerine çöktüm; çamur ve taşların soğukluğu iliklerime kadar işlerken, rüzgâr yüzüme veda şarkıları üflüyordu. Kader, bizi geçmişin günahlarıyla yargılamıştı; en acısı da, bekleyen değil, bekleten olmanın o ağır kırgınlığı şimdi benim omuzlarıma mühürlenmişti.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

İlkim MK Mısralarda huzur, hikâyelerde hakikat arayan; kalemini vicdanın ve özlemin emrine vermiş bir yazar. Geçmişin izlerini geleceğin satırlarına taşıma gayretinde bir edebiyatsever.