BÖLÜM 8: MERDİVENDEKİ FERYAT VE KİLİTLİ VİCDANLAR

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Melis’in merdivenlerden düşmesiyle ortaya çıkan gümüş madalyon ve pirinç anahtar, ailede otuz yıldır süren büyük suskunluğu bozuyor. Eniştesi ve teyzesiyle yaşadığı sarsıcı yüzleşme, geçmişin karanlık vicdan azabını açığa çıkarırken Rafael’in yıkık köprüdeki çaresiz bekleyişini de gözler önüne seriyor.

28 Ağustos 2026 - 10:17
28 Ağustos 2026 - 10:17 ⏱ 7 dk Okuma Süresi
 0  20
BÖLÜM 8: MERDİVENDEKİ FERYAT VE KİLİTLİ VİCDANLAR

Kaçmaya çalıştığım her adım, sanki geçmişin görünmez ama bir o kadar da diri prangalarına takılıyordu. Evin kasvetli sessizliği, karanlıkta pusuya yatmış vahşi bir avcı gibi her hareketimi izliyor, her nefesimi büyük bir suç gibi kaydediyordu. Merdivenlerden bir gölge gibi süzülüp Rafael’e ve köprüdeki kadim yüzleşmeye bir an önce ulaşmaya çalışırken ayağım lanetli, gevşek basamağa takıldı. Denge kaybı bir saniyeden daha kısa sürdü; ancak taş zemine kapaklandığımda çıkan ses, tüm mahallenin sükûnetini kökünden yırtacak kadar büyüktü.

Ahşabın ve taşın birbirine çarpan hırçın tınısı, sanki yıllardır saklanan ne varsa bir feryatla dışarı fırlatmıştı. Sırtıma saplanan keskin, yakıcı acıyla taş zeminde bir an nefessiz kaldım. Ciğerlerimdeki hava, darbenin etkisiyle acımasızca dışarı itilmişti. Gözlerimin önünde karanlık noktalar uçuşurken olduğum yerde çaresizce yığılıp kaldım.

Ama asıl canımı yakan, bedenimdeki ani darbe ya da kemiklerime sızan ağrı değildi. Hemen tepemdeki teyzemin dehşet dolu çığlığı ve üst katta aniden yanan soluk, cılız ışığın koridoru bir mahkeme salonu gibi kaplamasıydı. Yakalanmıştım. Aşağıya süzülen bu merhametsiz, zayıf aydınlık; suçumu ve gizlice kaçma çabamı çırılçıplak ortaya sermişti.

Daha da kötüsü, Rafael şimdi köprüde, gecenin amansız ayazında, rüzgârın uğultusunu benim heyecanlı ayak seslerim sanarak umutla bekliyordu. Dakikalar saatlere dönecek, karanlıkta ismimi defalarca, her seferinde biraz daha azalan bir inançla fısıldayacaktı. Nehrin hırçın suları genç adamın sesini yutarken ben gidemedikçe, beni yarı yolda bıraktığımı, korkup kaçtığımı ya da başıma feci bir şey geldiğini düşünecekti. Köprüdeki çaresiz, yalnız ve üşüyen bekleyişi, kalbime yerdeki taşlardan daha sert, daha acımasız batıyordu. İhanet etmiş gibi hissetmenin ağırlığı, sırtımdaki fiziksel ağrıya karışıyordu. Aramızdaki ince kader çizgisi, koridorda yanan zayıf ışıkla birlikte derin, kapanmaz bir yara gibi açılmıştı.

“Melis! Kızım, bu saatte ne yapıyorsun burada? Nereye gidiyordun?”

Teyzem Zehra, beyaz geceliğiyle yanıma gelip omuzlarımdan beni sarsarken gözleri bir anda yerdeki tozların arasından hırçın bir yıldız gibi parlayan gümüş madalyona takıldı. Teyzemin rengi bir saniye içinde kül gibi oldu. Elleri havada asılı kaldı; sanki yerde yatan bir eşya değil de otuz yıl önce canlı canlı gömdüğü zehirli bir yılanı görmüş gibi irkildi. Göz bebekleri korkuyla büyüdü, bakışları madalyonun üzerindeki eski işlemelere çakılı kaldı. Dudakları titredi ama kuruyan, nefesi kesilen boğazından tek bir kelime bile çıkmadı. Koca bir devrin kapanmayan hesabı, gümüş kapağın ardında teyzemi selamlıyordu.

Hüseyin Eniştem ise merdivenlerin tam ortasında, tavana kadar uzanan devasa bir gölge gibi dikilmişti. Üzerimize çöken kasvetli heybetiyle adeta bir celladı andırıyordu. Elindeki feneri bir yargıç edasıyla aşağıya doğrulttuğunda ışığın hüzmesi tam da küçük pirinç anahtarın üzerine düştü. Işık madalyona ve metale çarptıkça tozlu koridor sanki geçmişin hayaletleriyle, Rovinda’nın bitmeyen, zamansız feryatlarıyla doluyordu.

Eniştemin bakışları olduğu yerde dondu. Her zaman sert, otoriter ve sarsılmaz görünen dağ gibi adamın dudaklarının ilk kez çaresizce, rüzgârda kalmış bir yaprak gibi titrediğini gördüm. Maskesi düşmüş, ardındaki yaşlı ve korku dolu adam ortaya çıkmıştı. Ağır adımlarla aşağı indi. Her basamak eniştemin vicdan azabı, her gıcırtı sakladığı koca günahın sesi gibi inledi. Eğildi ve hiçbir şey söylemeden anahtarı ve madalyonu, sanki kutsal ama lanetli bir emaneti yerden kaldırır gibi elleri titreyerek avucuna aldı. Metal parçası avucuna değdiği an, sanki sıcak bir kömür dokunmuş gibi yüzü acıyla kasıldı.

“Bu...” dedi. Sesi, yılların tozunu, pasını ve suskunluğunu yutmuş gibi çatallanıyordu. “Bu senin eline nasıl geçti, Melis? Onca yıl sonra... Nasıl buldu seni? Nasıl çıktı bu mezardan?”

Kolumdaki sızıyı ve sırtımdaki yanma hissini tamamen unutup yerden, topraktan ve haklılığımdan aldığım cesaretle doğrudan gözlerinin içine baktım. Korku duvarını çoktan aşmış, gerçeğin çıplaklığına sığınmıştım.

“Sadece neden sakladığını bilmek istiyorum, enişte! Neden otuz yıldır o taş evin kapısını, Rovinda’nın kalbini bu küçük anahtarla kilitli tuttuğunu; neden hepimizi, bu koskoca evi bu dilsizliğe mahkûm ettiğini bilmek istiyorum! Biz bu evde nefes almıyoruz, sadece maziye bekçilik ediyoruz. Gerçekler merdivenlerden düşmüyor, enişte; onlar artık kapıyı zorluyor!”

Eniştem bana cevap vermedi. Vermedi, zira verecek hiçbir kelimesi, kendini aklayacak tek bir cümlesi bile yoktu. Bakışları avucundaki madalyonda kilitli kalmış, aklı ise otuz yıl önceki bir Eylül gecesine, çok uzaklara, gençlik hatıralarının kanayan yerine gitmişti.

Yavaşça dış kapıya doğru yürüdü, paslı sürgüyü kontrol etti ve dışarıya, Rafael’in beni bir ömürlük umutla beklediği karanlık, sisli ormana doğru uzun uzun baktı. Bakışları karanlığı delmek ister gibiydi. Sanki orada, ağaçların ve yıkık köprünün arasında birinin nefes aldığını, birinin kalbinin çarptığını, birinin tıpkı kendisi gibi çaresizce beklediğini biliyordu. Sanki otuz yıl önce, başka bir kederli Eylül gecesinde kendisi de köprüde bekletilmiş, umudu yavaş yavaş üşüyerek, kimsesizce sönmüş gibi acı bir tebessüm geçti yüzünden.

İnsan, başkalarını hapsettiği zindanların anahtarını cebinde taşır ama bilmez ki en büyük mahkûm, o anahtarı elinde tutandır.

O an anladım; eniştem sadece bizi değil, aslında en çok kendisini o taş evin görünmez duvarlarına, kendi yarattığı karanlık zindana kilitlemişti.

Sessizlik yeniden çöktüğünde pencerelere vuran rüzgârın uğultusu arttı. Uzaktaki köprüden gelen nehir sesi artık bir aşk itirafı değil, maziye yakılan, Rafael’in yalnızlığıyla beslenen karanlık bir ağıt gibi duyuluyordu. Zaman tamamen durmuştu ve biz, donmuş zamanın içinde kendi cehennemimizi soluyorduk.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

İlkim MK Mısralarda huzur, hikâyelerde hakikat arayan; kalemini vicdanın ve özlemin emrine vermiş bir yazar. Geçmişin izlerini geleceğin satırlarına taşıma gayretinde bir edebiyatsever.