BÖLÜM 10: MAZİDEKİ EYLÜL'ÜN SESSİZ HAMALLARI

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Esenler Otogarı'ndan İstanbul’a veda eden Melis, cebinde Rafael’in telefon numarası ve avucunda gümüş madalyonla bilinmezliğe doğru yola çıkıyor. Yarım kalan bir masalın, geçmişin sırlarının ve hiç dinmeyecek bir sızının son durağında hikâye noktalanıyor.

2 Eylül 2026 - 06:17
2 Eylül 2026 - 06:17 ⏱ 5 dk Okuma Süresi
 0  25
BÖLÜM 10: MAZİDEKİ EYLÜL'ÜN SESSİZ HAMALLARI

 ​Otobüs, Esenler’in bitmek bilmeyen hengâmesinden, egzoz dumanı kokan kasvetli peronlarından ve havada asılı kalan binlerce veda çığlığından ağır ağır sıyrılıp ana yola çıkarken; alacakaranlığın içinde İstanbul dev bir gölgeye, perdeleri erkenden kapatılmış terk edilmiş bir sahneye dönüşüyordu. Cam kenarındaki koltuğuma iyice sindim, başımı buz gibi soğuk cama çaresizce yasladım. Camın motorla beraber ritmik şekilde titreyen araç sarsıntısı, doğrudan şakaklarıma vuruyor, her darbede zihnimdeki yangın yeri anıları biraz daha dağıtıyordu. Cebimde Rafael’in titreyen elleriyle, bir defterin en arka sayfasından koparıp alelacele yazdığı altı haneli telefon numarası; avucumda ise eniştemin merdiven dibinden, tozların ve saklı günahların arasından alıp bana sessizce geri verdiği gümüş madalyon duruyordu. Metalin tenimi bir kor gibi yakan keskin soğukluğu, gitmekte olduğum yerin yabancılığını, bahsi geçen meçhul boşluğu fısıldıyordu sanki.

​

Gidiyordum. Ama bu sadece gürültülü bir şehirden, çocukluğumun her köşesine sindiği dar sokaklardan ayrılmak değildi. Bu eylem, kalbimin bir parçasını paslı bahçe kapısına asıp, geriye kalan enkazla birlikte bilinmezliğe doğru sürüklenmekti. Kendimden, ruhumda yeni filizlenen kadim masaldan fütursuzca kaçıyordum.

​Geride, cevabını hiçbir zaman tam olarak öğrenemeyeceğim, belki de öğrenmemin yasak olduğu tekinsiz bir sır perdesini bırakıyordum. Hüseyin Eniştemin otuz yıllık dilsiz acısını, teyzemin her adımımı ürkek bir kuş gibi takip eden sessizliğini ve her şeyden önemlisi, antika halı dükkânının önündeki birkaç saniyeye mühürlenen, adı konmamış ama ruhumun derinliklerine kök salmış ilk aşkımı bırakıyordum. Bahsi geçen altı haneli numara, hayatımın geri kalanı boyunca karanlık ve uykusuz gecelerde, cüzdanımın en kuytu köşesinde bir umut ışığı olarak parlayacaktı belki; ama içten içe sarsıntılı otobüs koltuğunda çok iyi biliyordum ki hayatın hoyrat, kimseyi dinlemeyen fırtınası daha yolun başında titrek ışığı çoktan üflemişti. Biz, henüz başlamadan bitmeye mahkûm edilmiş bir masalın iki yarım kalmış çaresiz kahramanıydık. Kader, bazı hayatları birleştirmek için değil, birbirine uzanan ellerin çaresizliğini göstermek için düğümlerdi.

​Otobüs karanlık otobanı keskin bir bıçak gibi yarıp geçerken, Eylül’ün acımasız rüzgârı son kez camda delice uğuldadı. Bu hırçın uğultu, Rafael’in köprüdeki çaresiz bekleyişinin bir yankısı mıydı, yoksa Rovinda’nın taş evin soğuk duvarlarına hapsolmuş çığlığı mı, bir türlü ayırt edemiyordum. İstanbul’un asırlık ışıkları birer birer geride kalırken acıyla anladım: Bazı insanlar birbirlerinin hayatına sadece "mazi" olmak için girerlerdi. Bazı hikâyeler, yaşanmak ve mutlu bir sona ulaşmak için değil; yıllar sonra bir gece yarısı ansızın hatırlanıp, insanın içini sızlatan kronik bir sızı olarak kalmak için yazılırdı. Rafael benim için hep zümrüt gözlü gizemli prens, İstanbul ise tam uyanacakken acımasızca biten, tadı damağımda kalmış yarım bir rüya olarak kalacaktı.

​İstanbul’un yedi tepesi karanlığa tamamen gömülürken, cama buğulu bir nefes bıraktım; dışarıdaki dünya bir anlığına tamamen görünmez oldu, sadece kendi yansımamla ve buğulu gri perdeyle baş başa kaldım. Titreyen parmağımla buğuya sadece tek bir isim yazdım. 

Otobüs hızlandıkça, yol kenarındaki ışıklar birbirine karışıp birer çizgi hâline geldikçe isim yavaşça eridi; harfler tıpkı gözyaşlarım gibi damla damla aşağı süzüldü. İstanbul silindi, tozlu ve küf kokulu sokaklar silindi, paslı anahtarın koridordaki çınlaması silindi...

​Eniştemin elindeki kâğıdı kalbine bastırışını, Rafael’in "vatanım ve mezarım" dediği gümüş madalyonu hatırladım. 

 Şimdi hepsi buğulu bir camın arkasında, ulaşılamaz bir tarihin tozlu raflarındaydı. Geriye sadece Mazideki Eylül ve kalbimdeki hiç dinmeyecek o ince, kadim sızı kaldı. Artık ben de eniştem gibi, anlatamadığım bir hikâyenin sessiz hamalıydım.

                 ​Bitti. 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

İlkim MK Mısralarda huzur, hikâyelerde hakikat arayan; kalemini vicdanın ve özlemin emrine vermiş bir yazar. Geçmişin izlerini geleceğin satırlarına taşıma gayretinde bir edebiyatsever.