ALMANYA TRENİ 34.CÜ BÖLÜM - GURBETTE BİR GÜN

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Makinelerin sesi insanın düşüncelerini bastıracak kadar güçlüydü. Demirlerin birbirine çarpması… Motorların uğultusu… İşçilerin ayak sesleri… Arada yükselen düdükler…

4 Eylül 2026 - 18:44
 0  51
ALMANYA TRENİ 34.CÜ BÖLÜM - GURBETTE BİR GÜN

ALMANYA TRENİ 34.CÜ BÖLÜM GURBETTE BİR GÜN

Memduh’un Almanya’daki günleri birbirine benzemeye başlamıştı.

Sabahlar karanlıktı.

Akşamlar da…

Gün doğmadan yola çıkıyor, güneşin ne zaman yükseldiğini fark edemeden fabrikanın kapısından içeri giriyordu.

Fabrikanın büyük demir kapıları açıldığında yüzüne vuran soğuk hava, köydeki soğuğa hiç benzemiyordu.

Memduh ilk zamanlar bu soğuğu iliklerine kadar hissediyordu.

Ellerini ceplerine sokuyor, başını eğerek yürüyordu.

Yanından geçen insanlar hızlı adımlarla işlerine yetişmeye çalışıyordu.

Kimsenin kimseye ayıracak zamanı yoktu.

Memduh ise her sabah aynı düşünceyle yürüyordu:

“Dayan Memduh…

Bu yolun sonunda evin var.”

Fabrikanın içi daha da farklıydı.

Makinelerin sesi insanın düşüncelerini bastıracak kadar güçlüydü.

Demirlerin birbirine çarpması…

Motorların uğultusu…

İşçilerin ayak sesleri…

Arada yükselen düdükler…

Memduh ilk günlerde bütün bu seslerin arasında ne yapacağını şaşırıyordu.

Üstelik bir de dil vardı.

Almanca konuşan işçiler birbirleriyle hızlı hızlı konuşuyor, Memduh söylenenlerin çoğunu anlayamıyordu.

Bir gün ustabaşı yanına geldi.

Bir şeyler söyledi.

Memduh yüzüne baktı.

Anlamadı.

Adam tekrar söyledi.

Memduh yine anlamadı.

Ustabaşı eliyle yaptığı işi gösterince ancak ne istediğini anlayabildi.

Memduh başını salladı.

“Tamam.”

dedi.

Sonra işine döndü.

İçinden de:

“Bir gün bu dili öğreneceğim.”

diye geçirdi.

Ama o gün henüz çok uzaktaydı.

Çalışmak kolay değildi.

Saatler boyunca ayakta kalıyordu.

Bazen elleri yoruluyor, parmakları uyuşuyordu.

Bazen sırtına giren ağrı yüzünden doğrulmakta zorlanıyordu.

Ama işin en zor tarafı yorgunluk değildi.

İşin en zor tarafı, insanın yorulduğunda başını yaslayabileceği kendi evinin olmamasıydı.

Memduh bunu her akşam daha iyi anlıyordu.

İşten çıktığında diğer işçiler kendi aralarında konuşarak yürürlerdi.

Memduh ise çoğu zaman sessizce arkalarından gelirdi.

Fabrikanın kapısından dışarı çıktığında ciğerlerine temiz hava dolardı.

Bir an rahatladığını hissederdi.

Sonra aklına köy gelirdi.

Şakire…

Gülfem…

Firuze…

Ve yarım kalan evleri…

Kaldığı yerde de hayat kolay değildi.

Küçük odada birkaç işçiyle birlikte kalıyordu.

Herkesin ayrı bir hikâyesi vardı.

Biri Sivas’tan gelmişti.

Biri Konya’dan.

Bir başkası Kayseri’den…

Akşamları aynı masanın etrafında oturduklarında konu dönüp dolaşıp memlekete geliyordu.

“Bizim köyde şimdi bağlar üzüm vermiştir.”

“Bizim evin önündeki dut ağacı bu yıl yine dolmuştur.”

“Benim çocuklar okul başlamadan önce beni bekliyordur.”

Bu sözleri dinledikçe Memduh’un içine bir özlem oturuyordu.

Kendi köyünü anlatmak istiyordu.

Ama anlatmaya başladığında kelimeler yetmiyordu.

Çünkü bazı şeylerin adı söylenerek anlatılmıyordu.

İnsanın doğduğu ev…

Annesinin sesi…

Eşinin bakışı…

Çocuklarının kokusu…

Bunlar anlatılmıyordu.

Bunlar ancak özleniyordu.

Memduh’un aklı en çok çocuklarında kalıyordu.

Firuze daha küçüktü.

Babası gittiğinde onu tanıyacak kadar büyümemişti.

Gülfem ise babasının ardından uzun süre bakmıştı.

Memduh bazen gözlerini kapatınca kızının sesini duyduğunu sanıyordu.

“Babacım…”

diyordu sanki.

Memduh gözlerini açıyordu.

Karşısında yine yabancı bir oda vardı.

Bir yatak…

Bir masa…

Bir pencere…

Hepsi bu.

Elini cebine atıyordu.

Şakire’nin verdiği küçük Kur’an-ı Kerim oradaydı.

Onu çıkarıp avucunun içinde tutuyordu.

Sonra içinden dua ediyordu.

“Allah’ım…”

“Beni aileme mahcup etme.”

“Onları bana muhtaç bırakma.”

“Burada kazandığım ekmek helal olsun.”

“Bir gün başlarını sokacakları güzel bir evimiz olsun.”

Memduh aldığı ilk paraları kolay harcamıyordu.

Her kuruşun hesabını yapıyordu.

Çünkü o paraların arkasında yalnızca kendi emeği yoktu.

Şakire’nin evde çektiği sıkıntılar vardı.

Gülfem’in büyüyen ihtiyaçları vardı.

Firuze’nin geleceği vardı.

Ve yıllardır hayalini kurdukları ev vardı.

Memduh bazen iş çıkışı dükkânların önünden geçerken güzel şeyler görüyordu.

Bir gömlek…

Bir ayakkabı…

Sıcak bir kaban…

Ama çoğuna bakıp geçiyordu.

Kendi kendine:

“Bunlar sonra…”

diyordu.

“Önce ev.”

Bir gün maaşını aldıktan sonra odasına döndü.

Paraları yatağın üzerine koydu.

Uzun uzun saydı.

Sonra bir kâğıt çıkardı.

Bir tarafına yazdı:

Ev.

Altına:

Çocuklar.

Sonra:

Şakire.

Bir süre düşündü.

Kendi ihtiyaçlarını yazmaya eli gitmedi.

Kalemi bıraktı.

Sonra gülümsedi.

“Benim ihtiyacım yok.”

dedi kendi kendine.

“Ben çalışırım.”

Fakat gurbet yalnızca çalışmak değildi.

Bazen insanın karşısına beklemediği zorluklar çıkıyordu.

Bir gün fabrikada işini yaparken ayağı kaydı.

Düşmemek için makinenin kenarına tutundu.

Bir süre öylece kaldı.

Kalbi hızlı hızlı çarpıyordu.

Yanındaki işçi yardımına koştu.

Memduh:

“İyiyim.”

dedi.

Ama o an köyde olsaydı Şakire’nin hemen yanına koşacağını düşündü.

Şakire:

“Bir yerin acıyor mu?”

diye sorardı.

Memduh başını salladı.

“Yok.”

derdi.

Şakire yine de inanmazdı.

Elini kolunu kontrol ederdi.

Gurbette ise insan kendi yarasını kendi kontrol ediyordu.

Pazar günleri çalışmadığı zamanlarda bazen dışarı çıkıyordu.

Şehrin sokaklarında dolaşıyor, etrafı seyrediyordu.

Dükkânların vitrinlerine bakıyor…

Trenlerin geçişini izliyor…

İnsanların konuşmalarını dinliyordu.

Her şey düzenliydi.

Her şey hızlıydı.

Her şey farklıydı.

Ama Memduh’un gözünde hiçbir şey köydeki kadar sıcak değildi.

Bir gün bir parkın kenarında otururken yaşlı bir adam yanından geçti.

Memduh adama baktı.

Adam da ona baktı.

Kısa bir tebessüm ettiler.

İki yabancı…

Tek kelime konuşmadan birbirlerini anlayabilmişlerdi.

Memduh o an düşündü:

“Demek insan bazen konuşmadan da anlaşabiliyor.”

Günler geçtikçe Almanya’nın düzenine alışmaya başladı.

İşini daha iyi öğreniyordu.

Makinenin sesinden ne zaman duracağını anlamaya başlamıştı.

Ustabaşının söylediği bazı kelimeleri artık ayırt edebiliyordu.

İnsanların ne dediğini tam olarak anlamasa bile, yüzlerinden ne istediklerini seziyordu.

Ama bir şeyi hiç öğrenemedi.

Özlemeyi bırakmayı…

Her gün ailesini biraz daha özlüyordu.

Bir akşam odasına döndüğünde arkadaşlarından biri elinde mektupla içeri girdi.

“Memduh!”

“Senin mektubun var.”

Memduh hemen ayağa kalktı.

Mektubu alırken elleri titredi.

Zarfın üzerinde köyün adı yazıyordu.

Şakire göndermişti.

Memduh mektubu açtı.

Şakire’nin yazdıklarını okurken yüzünde önce bir tebessüm oluştu.

Sonra gözleri doldu.

Gülfem’den bahsediyordu.

Firuze’den bahsediyordu.

Evden bahsediyordu.

Sonunda ise:

“Sen kendine dikkat et. Biz seni bekliyoruz.”

yazıyordu.

Memduh mektubu göğsüne bastırdı.

Başını eğdi.

Bir süre hiçbir şey söylemedi.

Sonra arkadaşına:

“Benim evim burada değil.”

dedi.

Arkadaşı şaşkınlıkla baktı.

Memduh mektubu gösterdi.

“Benim evim burada.”

O gece Memduh uyumadan önce uzun süre düşündü.

Almanya’ya gelirken yalnızca çalışıp para kazanacağını sanmıştı.

Ama gurbet ona başka şeyler de öğretiyordu.

Sabretmeyi…

Yokluğun kıymetini bilmeyi…

Ailenin değerini anlamayı…

Ve insanın bazen kilometrelerce uzakta olsa bile kalbinin hep aynı yerde kalabileceğini…

Memduh gözlerini kapattı.

Köyünü düşündü.

Şakire’yi…

Gülfem’i…

Firuze’yi…

Ve henüz görmediği yarınlarını…

İçinden son bir dua etti.

“Allah’ım…”

“Beni sağ salim aileme kavuştur.”

“Bu gurbet günlerini boşa çıkarma.”

“Çocuklarım büyüdüğünde…”

“Babalarının onlar için neden uzaklara gittiğini anlayabilsinler.”

Dışarıda gece sessizdi.

Fabrikanın ışıkları uzaktan görünüyordu.

Memduh ise yatağında, küçük bir odanın içinde, kilometrelerce uzaktaki evini düşünüyordu.

Ve o gece bir kez daha anladı:

Gurbet, insanın yalnızca memleketinden uzak kalması değildi.

Sevdiklerinin yanında olamadığı her gece, gurbet biraz daha büyüyordu.

Memduh içinse daha yolun başıydı.

Çünkü önünde daha uzun çalışma günleri…

Daha ağır sınavlar…

Ve ailesine kavuşacağı günü bekleyen nice gurbet geceleri vardı.

Devam edecek…

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

AYŞE KÜÇÜKIŞIK Ayşe Küçükışık Yazar • Şair • Editör “Her yazarın kaleminin ardında bir yaşam hikâyesi vardır. Ayşe Küçükışık’ın yazarlık yolculuğu da çocukluk yıllarında başlayan bir hayalin, engellere rağmen vazgeçmeyen bir azmin ve yıllar boyunca süren üretme tutkusunun hikâyesidir.” Ayşe Küçükışık, 05 Mayıs 1972 tarihinde Berlin’de çalışmak üzere Almanya’ya giden bir Türk işçi ailesinin çocuğu olarak doğdu. Altı yaşına kadar Berlin’de yaşadı. Daha sonra ailesiyle birlikte Türkiye’ye dönerek ilk ve orta öğrenimini Mersin’de tamamladı. İşitme güçlüğü nedeniyle eğitim hayatında çeşitli zorluklar yaşadı ve lise ikinci sınıfta örgün eğitimini bırakmak zorunda kaldı. Ancak bu engeller, yazmaya olan ilgisini ve üretme azmini azaltmadı. Yazarlık yolculuğuna, ortaokul yıllarında katıldığı bir hikâye yarışmasıyla ilk adımını attı. Kaleme aldığı hikâye önce okul birincisi, ardından il birincisi seçildi. Öğretmenleri tarafından iller arası yarışmada temsil edilmesi için girişimlerde bulunulsa da ailesinin izin vermemesi nedeniyle bu önemli fırsata katılamadı. Yaşadığı hayal kırıklığı, onda vazgeçmek yerine yazmaya daha sıkı sarılma isteği uyandırdı. Bu süreçten sonra ailesinden gizli şiirler yazmaya başladı. Şiirleri 90’lı yıllarda “Eda Alaş” mahlasıyla Mersin’deki çeşitli radyolarda yayımlandı ve dinleyicilerden ilgi gördü. Bir radyo kanalından çalışma teklifi almasına rağmen ailesinin izin vermeyeceğini düşündüğü için bu teklifi değerlendiremedi. Buna rağmen yazmaktan hiç vazgeçmedi; yaşadığı her deneyimi kalemine taşıdı. Şiir, öykü, deneme ve roman türlerinde eserler veren Ayşe Küçükışık, insanın iç dünyasını, yaşamın izlerini ve toplumsal konuları içten bir anlatımla ele almaktadır. Yazdığı 100’e yakın şiirin bir kısmı Fikir İzleri Platformu’nda ve diğer dijital platformlarda yayımlanmıştır. Ayşe Küçükışık'ın kaleme aldığı "Almanya Treni" adlı roman, 2010'lu yılların başında TRT tarafından düzenlenen bir senaryo yarışmasına gönderildi. Eserin konusu ilgi görmesine rağmen, senaryo teknik formatına uygun hazırlanmadığı için değerlendirme sürecini tamamlayamadı. Daha sonra Wattpad'de yayımlanan roman, zamanla hesabına erişim sağlanamaması nedeniyle uzun süre okurlardan uzak kaldı. Ancak yazarın yıllar önce sakladığı çıktılar ve notları, bu hikâyenin yeniden hayat bulmasını sağladı. Aradan geçen yıllarda ilk Türk işçilerinin Almanya yolculuğuna ilişkin araştırmalarını derinleştiren Ayşe Küçükışık, tanıklıklardan, tarihî kaynaklardan ve aile anlatılarından yararlanarak romanını yeniden ele aldı. Bugün “Almanya Treni”, ilk hâlinden çok daha kapsamlı, belgesel yönü güçlendirilmiş yeni versiyonuyla Fikir İzleri Platformu’nda bölüm bölüm yayımlanmaktadır. Tamamladığı ARDA adlı romanı da gerçek hayattan esinlenerek yazılmış olup Fikir İzleri Platformu’nda okurlarla buluşmuştur. Hâlen Fikir İzleri Platformu’nda editör olarak görev yapmakta, eserleri kişisel blogunda ve çeşitli dijital platformlarda okurlarla buluşmaktadır. Yazıları; kişisel blogu, Wattpad, Pinterest ve sosyal medya hesapları aracılığıyla geniş bir okur kitlesine ulaşmaktadır. Roman, şiir ve öykü çalışmalarını sürdürmekte; yaşanmış hayatları edebiyatın gücüyle geleceğe taşımayı amaçlayan eserler üretmeye devam etmektedir.