SESSİZ KALAN SOKAK

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

"Sessiz Kalan Sokak", modern hayatın getirdiği yoksulluk, işsizlik ve bireyselleşme kıskacında birbirine yabancılaşmış insanların dramını anlatıyor. Nermin Hanım’ın yalnızlığı, Murat’ın işsizlik sancısı ve Elif’in erken olgunlaşan çocukluğu üzerinden şekillenen bu sessizlik, küçük bir kaza ve ardından gelen dayanışma ile bozuluyor. Hikâye, toplumsal sorunların sadece bireysel çabalarla değil, sessizliği bozup hak aramak ve bir arada durmakla çözülebileceğine dair hüzünlü ama umut dolu bir mesaj veriyor.

11 Nisan 2026 - 14:45
11 Nisan 2026 - 14:45 ⏱ 6 dk Okuma Süresi
 26  102
SESSİZ KALAN SOKAK

Sessiz Kalan Sokak

Sabahın erken saatleriydi. Güneş henüz binaların arasından utangaç bir çocuk gibi başını uzatmış, asfaltın üzerinde solgun bir parıltı bırakmıştı. Sokak, günün bu saatinde her zamanki gibi sessizdi; ama bu sessizlik huzurdan çok yorgunluk taşıyordu. Her kapının ardında ayrı bir hikâye, her pencerede yarım kalmış bir hayat vardı. Kimse kimsenin yüzüne bakmıyor, herkes kendi yükünü omzunda taşımaya çalışıyordu.

Bu sokağın insanları, aynı havayı soludukları hâlde birbirine yabancıydı. Selamlar başla sınırlı, bakışlar aceleciydi. Durup konuşmak, bir hâl hatır sormak gereksiz bir oyalanma gibi görülüyordu. Herkes bir yere yetişme telaşındaydı: işe, okula, borçlara, hayata… Ama kimse kendine yetişemiyordu.

Sokağın köşesindeki eski apartmanda yaşayan Nermin Hanım, sabah penceresini açtığında ilk yaptığı şey karşı binaya bakmak olurdu. Eskiden komşularını tanırdı; kim hangi saatte çıkar, kim hangi çiçeği sever bilirdi. Bayramlarda kapılar çalınır, akşamüstleri balkonlardan sesler yükselirdi. Şimdi ise camdan cama uzanan tek şey, ağır bir sessizlikti.

Kocası yıllar önce vefat etmiş, çocukları başka şehirlere savrulmuştu. “İş güç” demişlerdi giderken. Nermin Hanım onları suçlamıyordu; hayat zaten herkesi bir yerlere savuruyordu. Ama akşamüstleri çöken yalnızlık, evin duvarlarını daraltıyordu. Televizyon açık olsa bile ev sessizdi. Telefonu nadiren çalar, çaldığında da çoğu zaman bir reklam sesi olurdu.

Aynı sokakta, aynı apartmanın alt katında yaşayan Murat ise bambaşka bir sıkışmışlığın içindeydi. Otuzlu yaşlarının başındaydı. Okumuş, hayaller kurmuş ama hayata tutunacak sağlam bir dal bulamamıştı. Üniversite diploması çekmecede duruyor, geçici işlerde harcanan günler birbirini kovalıyordu.

Her sabah umutla evden çıkıyor, her akşam biraz daha ağır bir yorgunlukla dönüyordu. Gönderdiği iş başvurularına ya hiç dönüş olmuyor ya da aynı cümleyle karşılaşıyordu: “Size dönüş yapacağız.” Murat, zamanla görünmez biri olduğunu düşünmeye başlamıştı. Toplumun kenarına itilmiş, fazlalık hissiyle yaşayan biri.

Sokağın biraz ilerisinde küçük bir bakkal dükkânı vardı. Sahibi Hasan Amca, bu sokağın hafızasıydı. Kim taşındı, kim boşandı, kim borcunu ödeyemedi; hepsini bilirdi. Eskiden dükkân sohbetle dolardı. Şimdi insanlar alışverişi hızlıca yapıp çıkıyordu.

Veresiye defteri kabardıkça Hasan Amca’nın omuzları çökmüş, yüzündeki çizgiler derinleşmişti. Fiyat etiketleri her hafta değişiyor, müşteriler bu duruma öfkeyle değil, utanarak bakıyordu. Kimse suçlu değildi ama herkes eksikti.

Ve Elif… Sokağın en sessiz ama en çok şey göreniydi. Küçük bedeni, büyük bir hayata tanıklık ediyordu. Okula gitmeden önce annesiyle birlikte çöp konteynerlerinin yanından geçer, bazen annesi durup karton toplardı. Elif çantasını sırtında taşırken annesinin ellerine bakardı; nasırlı, yorgun ama pes etmeyen eller.

Elif arkadaşlarının anlattığı oyuncakları, tatilleri dinlerken susmayı öğrenmişti. İstemeyi değil, idare etmeyi biliyordu. En çok da annesinin akşamları sessizce ağlamasına üzülüyordu.

Bu sokakta herkes bir şekilde eksikti. Kimisi sevgiden, kimisi güvenden, kimisi de ekmekten. Ama asıl eksik olan, sistemin unuttuğu insanlardı. Yoksulluk bir kader gibi sunuluyor, işsizlik sabırla geçiştiriliyor, yalnızlık ise kişisel bir sorunmuş gibi küçümseniyordu. Oysa bunların hiçbiri bireysel değildi; hepsi ortak bir körlüğün sonucuydu.

İnsanlar hızla yoksullaşırken, vicdanlar da aynı hızla sessizleşmişti. Kimse kimseye dokunmuyor, kimse başkasının yükünü görmek istemiyordu. Çünkü görmek, sorumluluk getirirdi. Görmezden gelmek ise daha kolaydı.

Bir gün, sokağın alışılmış düzenini bozan küçük bir olay yaşandı. Nermin Hanım merdivenlerden inerken dengesini kaybedip düştü. Sesini duyan olmadı. Çünkü kulaklıklar takılıydı, gözler telefonlardaydı, kalpler kapalıydı. Yaşlı bir kadının yerde kalması, akışta küçük bir detaydan ibaretti.

Ta ki Murat kapıdan çıkana kadar. Yerde yatan bedeni gördüğünde durdu. İlk refleksi yardım etmekti; çünkü henüz tamamen körleşmemişti. Ambulans geldi, insanlar kapı aralıklarından baktı. Kimse "neden kimse duymadı" diye sormadı. Çünkü cevap belliydi.

Hastanede Nermin Hanım’ın elini tutan Murat, ilk kez kendini işe yarar hissetti. Bir insana faydalı olmanın, bir sisteme dahil olmaktan daha gerçek olduğunu anladı. O gün Murat, işsizliğin insanı değil; insanı yok sayan düzenin utanç verici olduğunu fark etti.

O günden sonra sokakta küçük kıpırdanmalar başladı. Hasan Amca sabahları dükkânın önüne tabure koydu ama bu kez çay içerken sadece selam vermedi, dert dinledi. Murat çocuklara ders vermeye başladı; çünkü devletin ve kurumların ulaşamadığı yerde vicdan devreye girmişti. Elif, dükkânda yardım ederken ilk kez bir yetişkin tarafından fark edildi.

Ama kimse kendini kandırmadı. Bu dayanışma, eksiklerin üstünü örtmüyordu. Elektrikler hâlâ kesiliyor, faturalar ödenemiyor, anneler geceleri sessizce ağlıyordu. Çünkü sorun birkaç iyi insanla çözülecek kadar küçük değildi.

Bir akşam yine elektrikler kesildi. Karanlık, sokağın üzerine kalın bir örtü gibi serildi. Ama bu kez kimse karanlıktan korkmadı. Mumlar yakıldı, sandalyeler çıkarıldı. İnsanlar konuşmaya başladı; sadece dertlerini değil, öfkelerini de.

"Bu hayat böyle olmamalı," dedi biri. "Biz bu kadar görünmez olmamalıyız," dedi bir başkası.

O gece sokakta bir gerçek yankılandı: Yoksulluk ayıp değildi, yalnızlık zayıflık değildi. Ayıp olan, bu düzeni normalmiş gibi kabul etmekti.

Elektrikler geldiğinde kimse alkışlamadı. Çünkü ışığın gelmesi bir lütuf değil, olması gerekendi. İnsanlar evlerine dönerken artık biliyordu: Susmak, bu düzenin en sadık ortağıydı.

Sessiz kalan sokak, artık sessiz değildi. Ve belki de asıl tehlikeli olan, insanların konuşmaya başlamasıydı.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow