ÇÜRÜMENİN EŞİĞİNDE BİR ÜLKE YA DA YAŞAMA SEVİNCİNİN SÖNDÜĞÜ YER

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...
12 Aralık 2025 - 17:18
12 Aralık 2025 - 17:18 ⏱ 3 dk Okuma Süresi
 0  41
ÇÜRÜMENİN EŞİĞİNDE BİR ÜLKE YA DA YAŞAMA SEVİNCİNİN SÖNDÜĞÜ YER

Son birkaç haftadır ardı ardına gelen intihar haberleri ülkenin ruhunda derin bir yarık açıyor. Artık sayı değil, yalnızca notlarda beliren tek bir ortak cümle kalıyor geriye, yaşama sevincim kalmadı. Bu söz bireysel bir çığlıktan çok, toplumsal bir çöküşün yankısı haline geldi. Çünkü bir toplumda yaşama sevinci ölüyorsa, orada ahlak, umut ve insani bağlar da sessizce toprağa karışıyordur. Otuz bir yaşındayım, tanıdığım ve karşılaştığım yüzler birikmiş bir albüm gibi zihnimde duruyor. Her birinde aynı kusur var, yalandan bir gülüş, içten içe çöken bir ağırlık, konuşurken bile titreyen bir belirsizlik. Bu ülke insanının yüzündeki gülümseme artık bir duygu değil, bir savunma mekanizması. Dostoyevski Yeraltından Notlar da kırk yaşından sonra yaşamak aptallıktır derken aslında bir çağın küflü damarına dokunuyordu. Bugünlerde bu cümle bir ironi değil, acı bir gerçeklik gibi duruyor. Çünkü burada kırk yaşına gelmek, yaşamaktan çok, dayanıklılığın sınırına ulaşmak anlamına geliyor. Yediğimiz her şey yapay, soluduğumuz hava kalabalığın değil çürümenin kokusunu taşıyor. Su, toprağın bile artık bir hafızası yok, kirlenmiş, bulanmış, unutmuş. İnsan bedeni de ruhu da aynı kaderi paylaşır oldu, yavaşça zehirlenmek. Yaş almak bir olgunlaşma değil, bir yıpranma çizelgesi. Kırk yaşından sonra sağlık dediğimiz şey, hayatın içinden yavaşça çekilen bir misafir gibi geri adım atıyor. Şeker, kolesterol, tansiyon, hepsi birer kaçınılmaz hatırlatma, vücudun artık kendi evinde bile özgür olmadığı gerçeği. Bir zamanlar keyifle yenilen yemekler, bir doktor cümlesinin ardından yasaklı bir listeye dönüşüyor. Merdiven çıkınca kesilen nefes, soğukta titreyen eklemler, rüzgarın bile hastalığa dönüşmesi, hepsi aynı hikayenin farklı sayfaları. Ama asıl çöküş bedenin değil, ruhun yaşlanması. Yüklerin artması, kayıpların çoğalması, hayal kırıklıklarının katman katman birikmesi. Ülkenin sosyal çürümesiyle bireyin iç çürümesi artık aynı hızda ilerliyor. Bir insanın yaşam sevincini kaybetmesi, kişisel bir trajedi değil, sessiz bir toplumsal yıkımın işaret fişeğidir. Çünkü insanı yaşatan şey nefes değil, içindeki küçük ışığın hala yanıyor olmasıdır. Ve o ışık bugünlerde çoğumuzun içinde, rüzgarla titreyen bir mum gibi. Bu ülkenin en büyük kaybı iyiliğin yok olması değil, kötülüğün normalleşmesidir. İnsanların çaresizliğe alışması, umutsuzluğu kanıksamaya başlamasıdır. Toplum bir günde çökmez, önce sessizleşir, sonra kabullenir, en sonunda kendi karanlığını üretir. Biz bugün o karanlığın tam kıyısındayız ve mesele artık kimin düştüğü değil, kimin hala ayakta durabildiğidir.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow