BİR ŞEYİN SON KEZ OLDUĞUNU BİLMEDEN

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

İnsan, bazı şeylerin son kez olduğunu o an bilseydi belki daha uzun bakardı.

1 Eylül 2026 - 15:56
1 Eylül 2026 - 15:56 ⏱ 7 dk Okuma Süresi
 1  484
BİR ŞEYİN SON KEZ OLDUĞUNU BİLMEDEN

İnsan, bazı şeylerin son kez olduğunu o an bilseydi belki daha uzun bakardı. Bir kapıdan çıkarken biraz daha yavaş yürür, bir sofradan kalkmadan önce masadakilerin yüzünü biraz daha dikkatli ezberlerdi. Bir arkadaşına sarılırken kollarını hemen bırakmaz, annesinin sesini duyduğunda “Sonra konuşuruz.” demezdi. Belki çocukken oynadığı sokağa son kez çıktığını bilse, eve çağrıldığında biraz daha oyalanırdı.

Ama hayat böyle işlemiyor. Bize hiçbir zaman “İyi bak, bunu bir daha yaşamayacaksın.” demiyor. Belki de en ağır vedalar bu yüzden sessiz oluyor. Bir gün bir şey oluyor ve sen onun sıradan olduğunu sanıyorsun. Aynı sokaktan geçiyor, aynı insanlarla konuşuyor, aynı sandalyeye oturuyor, aynı şarkıyı dinliyorsun. Her şey yarın da devam edecekmiş gibi geliyor. Çünkü insan, alıştığı şeylerin sonsuza kadar orada kalacağına inanmak konusunda tuhaf bir rahatlığa sahip.

Sonra zaman geçiyor. Bir gün o sokağın önünden yeniden geçiyor ve yıllar önce orada bıraktığın kendini hatırlıyorsun. Yanında artık olmayan insanları, bir daha hiç oturmadığın masaları, sesini unutmaya başladığın birini… Ve ancak o zaman fark ediyorsun: O gün, son gündü.

Çocukken bunu hiç düşünmezdim. Yaz tatilleri bitmez sanırdım mesela. Akşam olduğunda eve dönmek zorundaydık ama ertesi gün yine çıkacaktık. Arkadaşlarımız hep aynı sokakta yaşayacak, annemiz aynı pencereden seslenecek, babamız aynı saatte eve gelecek sanırdık. Hayatın değişmesi diye bir şey yoktu bizim için. Çünkü çocukken zaman ileriye doğru gitmez; sanki etrafımızda dönüp durur.

Sonra büyüyoruz ve büyümek biraz da tekrar etmeyeceğini öğrendiğimiz şeylerin sayısının artması oluyor. Bir gün son kez okuldan çıkıyoruz ama bunun önemini o gün anlamıyoruz. Bir arkadaşımızla son kez aynı masada oturuyoruz. Birinin numarası telefonumuzda yıllarca duruyor ama bir daha hiç aramıyoruz. Bir zamanlar her gün geçtiğimiz sokak, bir gün hayatımızın tamamen dışında kalıyor.

İnsan bazı yerlerden giderken oraya bir daha dönmeyeceğini bilmiyor. Bazı insanlardan ayrılırken de… Belki asıl tuhaf olan bu. Vedaların çoğu veda gibi görünmüyor. Bir “Görüşürüz.” ile bitiyor mesela; sonra görüşemiyorsun.

Bazen hayatımızdan çıkan insanlarla büyük kavgalar yaşamıyoruz. Kapılar çarpılmıyor, ağır cümleler söylenmiyor. Sadece konuşmalar azalıyor, mesajlar seyrekleşiyor. Sonra bir gün fark ediyorsun ki eskiden hayatının içinde olan biri artık yalnızca hafızanın içinde yaşıyor. Ne zaman olduğunu bilmiyorsun. Son konuşmanızın hangi gün olduğunu bile hatırlamıyorsun. Belki de insanın içini en çok acıtan şeylerden biri bu: Birinin hayatındaki son sahnesini, o sahnenin içindeyken fark edememek.

Düşünüyorum da, kaç defa bir şeyi son kez yaşadım ve bunun farkında olmadım? Kaç kez birinin yüzüne son kez baktım, bir masadan kalkarken o sandalyeye bir daha oturmayacağımı bilmedim? Kaç kez “Sonra yaparım.” dediğim bir şeyin aslında sonrasının olmadığını çok geç öğrendim?

İnsan hayatı boyunca büyük anları hatırlayacağını sanıyor. Oysa yıllar geçtikçe zihinde kalanlar çoğu zaman küçücük şeyler oluyor. Bir mutfaktan gelen çay kokusu, birinin gülerken gözlerini kısması, arabada çalan eski bir şarkı, bir yaz akşamında açık pencereden giren rüzgâr… Babanın koltuğunda uyuyakalması ya da annenin evden çıkarken “Üstüne bir şey al.” demesi. O anlarda bunların hiçbirini önemli bulmuyoruz. Belki zaten güzellikleri de burada. Hatıralar, yaşanırken hatıra olduklarını bilmiyorlar.

Ama insan bunu fark ettikten sonra başka bir korkuyla yaşamaya başlıyor. Ya bugün de ileride özleyeceğim bir günse? Ya şu an sıradan bulduğum şeylerden biri, yıllar sonra geri dönmek isteyeceğim bir an olacaksa?

Bazen etrafıma bu düşünceyle bakıyorum. Bir odada otururken karşımdaki insanları, seslerini, konuşmalarını, küçük alışkanlıklarını izliyorum. Ve içimden tuhaf bir şey geçiyor: “Bir gün bunların hepsini özleyebilirim.” İşte o zaman zaman biraz yavaşlıyor sanki.

Belki insan her anın kıymetini bilerek yaşayamaz. Böyle bir şey mümkün değil. Her vedayı son vedaymış gibi yaşamak da hayatı çekilmez hâle getirirdi. Sürekli kaybetme ihtimalini düşünerek sevmek, sevginin kendisine haksızlık olurdu. Ama yine de bazı şeyleri fazla ertelediğimizi düşünüyorum; söylemek istediğimiz sözleri, özürleri, teşekkürleri, sarılmaları, birlikte içilecek bir kahveyi, “Bir ara görüşelim.” dediğimiz insanları…

Çünkü zamanın en büyük yanılgısı, bize hep bir “sonra” varmış gibi hissettirmesi. Oysa bazen yok. Belki bir gün telefonunda duran bir numarayı aramak isteyeceksin ve artık çok geç olacak. Belki yıllarca önünden geçtiğin bir evin kapısı kapanmış olacak. Belki bir gün çocukluğunun geçtiği sokağa döneceksin ama orada seni hatırlayan kimse kalmayacak.

Hayatın böyle bir huyu var. Giderken ses çıkarmıyor, bir şeyleri elimizden alırken çoğu zaman fark ettirmiyor. Sonra bir gün eski bir fotoğrafın karşısında duruyorsun. Oradaki insanların yüzlerine bakıyor, o fotoğraf çekilirken ne düşündüğünü hatırlamaya çalışıyorsun. Kimsenin ileride neler olacağını bilmediğini fark ediyorsun.

Belki de bu yüzden eski fotoğraflara bakmak insana biraz ağır geliyor. Çünkü fotoğraftaki herkes hâlâ o anın içinde. Sen ise sonrasını biliyorsun; kimin gittiğini, kimin değiştiğini, hangi ilişkinin bittiğini, hangi evin boşaldığını, hangi gülüşün artık yalnızca bir görüntüde kaldığını…

Zamanın bizden farkı da bu galiba. Biz yaşarken bilmiyoruz; o biliyor.

Belki de hayatın bütün meselesi, her şeyi kaybetmemeye çalışmak değildir. Çünkü ne yaparsak yapalım bazı insanlar gidecek, bazı dönemler bitecek, bazı kapılar kapanacak. İnsan bunun önüne geçemiyor. Ama belki bir şeyi yapabiliriz: Yaşarken biraz daha farkında olabiliriz. Bir sofradan kalkarken yüzlere biraz daha dikkatli bakabilir, bizi arayan birini hemen geçiştirmeyebilir, sevdiğimiz insanlara onları sevdiğimizi söylemek için kusursuz zamanı beklemeyebiliriz. Çünkü kusursuz zaman diye bir şey olmayabilir.

Bazen yıllar sonra insanın içinde en çok kalan cümle, söylemediği cümle oluyor.

Ben artık geçmişe baktığımda yalnızca kaybettiklerimi düşünmüyorum. Bazen bana fark etmeden ne kadar çok şey verdiğini de düşünüyorum. Çünkü bazı şeylerin bittiğini bilmek, hâlâ devam edenlerin değerini biraz daha görünür kılıyor.

Belki bugün sıradan bir gün. Belki yıllar sonra adını bile hatırlamayacağım. Ama belki de değil. Belki bugün birini son kez görüyorum ve bundan haberim yok. Belki son kez aynı masaya oturuyor, son kez aynı yoldan geçiyorum. Bilmiyorum. Hayatın en tuhaf tarafı da bu zaten; neyin başlangıç, neyin son olduğunu çoğu zaman yaşarken anlayamıyoruz.

Bu yüzden artık bazı anlardan hemen çıkmak istemiyorum. Bazen biraz daha kalıyorum, bir yüzü biraz daha uzun izliyorum, bir konuşma bittiğinde telefonu hemen kapatmıyorum. Çünkü öğrendiğim bir şey varsa, o da şu: İnsan, bazı şeyleri kaybettiğinde değil; onları son kez yaşadığını çok sonra anladığında üzülüyor.

Ve belki de hayat biraz da budur: Bir şeyin son kez olduğunu bilmeden yaşamak, yıllar sonra hatırladığında ise o ana zihninin içinden sessizce geri dönmek.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Ümit Oklu Ümit Oklu, 1 Ağustos 1995 tarihinde Adana’da doğdu. Kamu personeli olarak aktif iş hayatını sürdürürken, hayatının merkezinde her zaman kelimeler, duygular ve insanın iç dünyasına duyduğu merak yer aldı. İnsanların içinde sakladığı duyguları, sustuğu cümleleri ve geceye bıraktığı düşünceleri yazıya dönüştüren Oklu; yazılarında modern insanın yalnızlığını, içsel kırılmalarını, umut arayışını ve kendini bulma çabasını sade ama derin bir anlatımla ele almaktadır. Melankolik ve sinematik bir üslubu benimseyen yazar, çoğu zaman sessizlikte büyüyen duygulara, insan ruhunun görünmeyen yaralarına ve insanın kendisiyle yüzleştiği anlara odaklanır. “Bir Ümit” ve “Bir Tesadüf” adlı eserleriyle edebiyat dünyasında yer alan Oklu için yazmak; bazen anlaşılmak, bazen susulan şeyleri duyurmak, bazen de insanın kendi kalbine bakabilmesidir.