Kıyıya Vurmayanlar

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...
3 Haziran 2026 - 12:18
3 Haziran 2026 - 12:18 ⏱ 6 dk Okuma Süresi
 1  29
Kıyıya Vurmayanlar

Kıyıya Vurmayanlar

Kasabada kış erken başlardı.

Rüzgâr önce denizden gelir,
sonra insanların içine yerleşirdi.

Yaşlı kadın,
o sabah yine erkenden uyandı.

Çünkü yıllardır
uyku ona tam uğramıyordu artık.

Sobanın içinde dün geceden kalmış kül vardı.
Evin duvarları nem kokuyordu.
Pencerenin kenarında
yarısı kurumuş sardunyalar bekliyordu sessizce.

Kadın,
ellerini dizlerine koyup uzun süre oturdu.

Bazı sabahlar insan
güne başlamaz aslında.

Sadece devam eder.

Yan odada torunlarının nefesi duyuluyordu.
Kızı çoktan kalkmıştı.

Eski dikiş makinesinin sesi
evin içinden ağır ağır geçiyordu.

Tak…
tak…
tak…

Sanki ev değil de
yıllardır yorulan bir kalp çalışıyordu.

Kadın pencereye yürüdü sonra.

Deniz uzakta kararmıştı yine.

O denizi hiç affetmedi.

Ama terk de edemedi.

Çünkü insan
en büyük acısına bazen
alışmak zorunda kalırdı.

Kocasını düşündü.

Gençliğini.
Sesini.
Akşam eve girerken kapıyı iki kez vurmasını.

Sonra çocuklarını.

Birinin saçları güneşte sararırdı.
Diğeri hep üşürdü biraz.

İnsan yıllar geçince
yüzleri unutur sanırlar.

Oysa anne dediğin
ölmüş çocuğun kirpiklerini bile unutmaz.

Mutfaktaki rafta
çatlamış bir bardak duruyordu hâlâ.

Kimse atmamıştı.

Çünkü bu evde
kırık şeyler hemen çöpe gitmezdi.

Belki insanlar da ondandı;
ne kadar kırılırlarsa kırılsınlar
bir köşede tutuluyorlardı hâlâ.

Kadın ağır ağır sandığı çıkardı yatağın altından.

Sandık eskiydi.
Demiri pas tutmuştu.

Ama içindekiler
zamandan daha ağırdı.

Mektupları eline aldı.

Bazılarının mürekkebi akmıştı.
Bazıları deniz kokuyordu hâlâ.

İlk mektubu açtı.

“Bugün pazarda balık çok ucuzdu.
Sen olsan kızardın buna.
‘Deniz insanı doyurur ama küçültmez,’ derdin hep.”

Kadın gülümsedi biraz.

İnsan bazen
yalnızca bir cümleye sarılarak yaşardı.

Dışarıda yağmur başlamıştı.

Kasabanın sokakları çamura dönüyor,
eski tekneler kıyıda sallanıyordu.

Torunlardan küçüğü uyandı sonra.

Çıplak ayaklarla geldi mutfağa.

“Nine,” dedi,
“Dedem yüzmeyi biliyor muydu?”

Kadının elleri durdu.

İnsan bazı sorulara
elli yıl geçse de hazırlanamazdı.

Çocuk masumca bekledi cevabı.

Kadın başını denize çevirdi.

“Denizi herkesten iyi bilirdi,” dedi kısık sesle.

Sonra içinden ekledi:

“Bazı insanlar
tam da en iyi bildikleri yerde kaybolur.”

Akşam olduğunda
elektrikler kesildi yine.

Ev karanlığa gömüldü.

Kızı mum yaktı.
Torunlar birbirine sokuldu.

Kadın ise sessizce
kapıya baktı uzun uzun.

Sanki biri gelecekmiş gibi.

Sanki yıllar
yanlış anlaşılmış gibi.

Çünkü bazı bekleyişler
ölümden bile uzun sürerdi.

Gece ilerledi.

Rüzgâr çatıyı dövüyordu.
Deniz uzakta uğulduyordu.

Kadın son mektubu açtı.

Kâğıt titriyordu ellerinde.

Şöyle yazıyordu:

“Eğer bir gün dönemezsem
çocuklara denizi kötü anlatma.
İnsan bazen
ekmeğini sevdiği şeyde kaybeder.”

Kadın gözlerini kapadı.

Uzun süre konuşmadı kimse.

Sonra sobanın içindeki son köz söndü.

Ev karardı.

Ve yaşlı kadın
o gece bir kez daha anladı ki;

Bazı insanlar toprağa gömülmez.

Bazıları
bir ömür boyunca
dalgaların içinde eksik kalır.

 

Gece ilerledikçe
kasaba küçülüyordu sanki.

Sokak lambaları
yağmurun içinde titriyor,
köpek sesleri uzaktan gelip
denize karışıyordu.

Yaşlı kadın
sobanın başında unutulmuş bir gölge gibi oturuyordu.

Torunları uyumuştu.
Kızı pencerenin önünde sessizce örgü örüyordu.

İkisinin arasında
konuşulmayan yıllar vardı.

Çünkü aynı evde yaşayan insanlar bile
bazı acıları birbirinden saklardı.

Kadın ellerine baktı uzun uzun.

Parmakları incelmişti.
Damarları belirginleşmişti.

Bir zamanlar
çocuk saçlarını tarayan ellerdi onlar.
Balık ağı diken.
Ekmek yoğuran.
Kapı bekleyen eller.

Şimdi yalnızca
hatıraları taşımaya yarıyordu.

Dışarıda deniz kabarmıştı yine.

Kadın denizin sesini duyunca
hep aynı günü hatırlardı.

Limanın telaşını.
Koşan insanları.
Kırılan duaları.

Ve kıyıya dönmeyen tekneyi.

İnsan bazen
bir anın içinde yaşlanırdı.

Kızı sessizliği bozdu sonra.

“Anne,” dedi yavaşça,
“Artık onları öldü kabul etsen…”

Kadın başını kaldırmadı.

Çünkü bazı kadınlar
mezar taşı olmayan insanlara
ölü diyemezdi.

Uzun bir sessizlik oldu.

Sobadaki odun çöktü.

Ev hafifçe ürperdi.

Kadın kalktı sonra.
Eski pencereyi açtı.

Rüzgâr içeri doldu.
Perdeler savruldu.
Denizin tuzu eve yayıldı.

Kadın gözlerini karanlığa dikti.

Sanki dalgaların arasından
bir ses duyacakmış gibi.

Sonra çok yavaş konuştu:

“İnsan beklemekten vazgeçerse
geriye ne kalır?”

Kızı cevap veremedi.

Çünkü bazı soruların
cevabı yoktu.

Sadece ömrü vardı.

Yaşlı kadın
ceketini omzuna aldı.

Kapının önüne çıktı.

Kasaba uyuyordu.
Deniz uyumuyordu.

Ay ışığı
ıslak taş sokakların üzerine düşüyordu.

Kadın limana kadar yürüdü.

Her adımında
geçmiş biraz daha ağırlaşıyordu sanki.

Eski tekneler kıyıda sallanıyordu.
Halatlar rüzgârla geriliyordu.

Bir tekne gördü sonra.

Paslı.
Sessiz.
Yorgun.

Kocasının teknesine benziyordu biraz.

Elini uzatıp tahtasına dokundu.

Ve ilk kez
yıllardır içinde tuttuğu şeyi fısıldadı:

“Ben sizi beklemekten hiç vazgeçmedim.”

Deniz cevap vermedi.

Zaten deniz
aldığı şeyleri geri verirken bile konuşmazdı.

Kadın gözlerini kapadı.

Bir anlığına
çocuklarının sesini duyduğunu sandı.

Kahkahalarını.
Koşuşlarını.
“Anne!” diye bağırışlarını…

Sonra rüzgâr geçti.

Ve dünya yeniden sessizleşti.

İnsan bazı sesleri
yalnızca özlediğinde duyardı.

Kadın ağır ağır eve döndü.

Kapıyı açınca
kızı uyuyakalmıştı sandalyede.

Torunlardan küçüğü
annesinin dizine sarılmıştı.

Kadın onları uzun süre izledi.

Sonra battaniyeyi çocukların üzerine örttü.

Çünkü hayat
en kırılmış insanlara bile
birilerini sevmeye devam ettirirdi.

Sabaha karşı
ezan sesi duyuldu uzaktan.

Gökyüzü yavaşça ağardı.

Kadın pencerenin önünde
uyuyakaldı sonunda.

Avuçlarının içinde
yine o eski mektup vardı.

Ve deniz,
yıllardır yaptığı gibi,
uzakta sessizce yaşamaya devam ediyordu.

 

 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow