Biz çocuklara gerçekten iyi olmayı mı öğretiyoruz, yoksa sadece kötü olmamayı mı dayatıyoruz?

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Eğer bir eğitim sistemi, bireyin içsel pusulasını geliştirmiyorsa; ona sadece sınırlar çiziyor ama seçim yapma sorumluluğu kazandırmıyorsa… o sistem, iyi insan değil, kontrol edilen insan üretir.

18 Nisan 2026 - 12:19
18 Nisan 2026 - 12:19 ⏱ 4 dk Okuma Süresi
 4  117
Biz çocuklara gerçekten iyi olmayı mı öğretiyoruz, yoksa sadece kötü olmamayı mı dayatıyoruz?

Biz çocuklara gerçekten iyi olmayı mı öğretiyoruz,
yoksa sadece kötü olmamayı mı dayatıyoruz?

Otomatik Portakal romanının sonunda, Alex’in şiddeti neredeyse “gençliğin doğası”na bağlanır. Sanki genç olmak; taşkın, kontrolsüz, sınır tanımayan bir enerjiye sahip olmak ve bunun kaçınılmaz sonucu olarak zarar vermekmiş gibi sunulur.

Peki gençlik gerçekten böyle midir?
Genç olmak; yönünü bulana kadar etrafa çarpmak, zarar vermek, kırmak mıdır?
Yoksa bu, yetişkinlerin açıklamakta zorlandığı davranışlara yüklediği kolay bir anlam mı?

Bugün Türkiye’de bir okulda yaşanan ve bir gencin silahla okula girip öğretmenine ve arkadaşlarına yöneldiği o sarsıcı olay…
Bunu sadece “gençlik” ile açıklamak mümkün mü?

Eğer gençlik buysa, o zaman her genç potansiyel bir tehdittir.
Ama değilse, o zaman başka bir soruyla yüzleşmek zorundayız:

Bu çocuk gerçekten sadece “genç” miydi? Yoksa ihmal edilmiş, yönlendirilmemiş, belki de derin bir sorunla baş başa bırakılmış bir birey miydi?

Alex devlet tarafından bir “tedaviye” alınır. Bu süreçte verilen ilaçlar ve izletilen şiddet görüntüleriyle, şiddeti düşündüğü anda bedeni şiddetli tepkiler vermeye başlar. Artık kötülük yapamaz… 

Bu noktada romandaki rahibin sözleri metnin en çarpıcı sorusunu ortaya koyar:

“İyi bir insan olmak hoşuna gitmeyebilir… Tanrı’nın istediği iyilik mi, yoksa iyiliği seçebilme şansına sahip olmak mı?”

İşte tam da burada mesele değişir.
Artık soru şiddet değildir.

Soru şudur:
Kötülüğü seçebilen bir insan mı daha gerçektir,
yoksa iyiliğe zorlanan bir insan mı?

Alex’in yaşadığı dönüşüm, dışarıdan bakıldığında “başarıdır”. Artık şiddet uygulamaz. Kurallara uyar. Toplum için “zararsız” hale gelmiştir.
Ama bu gerçekten bir kazanım mıdır, yoksa sadece davranışın bastırılması mı?

Otomatik Portakal burada çok rahatsız edici bir aynayı önümüze koyar:
İnsanı iyi yapmak mı istiyoruz, yoksa sadece zararsız ve itaatkâr hale getirmek mi?

Türkiye’deki okul sistemine baktığımızda bu soru daha da somutlaşır.
Okullar, çoğu zaman çocuklara “neden doğruyu seçmeleri gerektiğini” öğretmek yerine, yanlışı yaptıklarında neyle karşılaşacaklarını öğretir.

  • Ceza sistemi
  • Disiplin yönetmelikleri
  • Notla, korkuyla, dış baskıyla şekillenen davranışlar… Ve maalesef bunlarda artık sistem tarafından etkin değil.(Burada da söylenecek çok şey var.)

Bütün bunlar, öğrenciyi düşünmeye değil, kaçınmaya yönlendirir.

Tıpkı Alex gibi:
Kötülük yapmaz… Çünkü yapamaz.
Ama iyiliği seçtiği için değil.

İşte asıl tehlike tam burada başlar.
Çünkü bastırılan her davranış, ortadan kalkmaz; sadece uygun anı bekler.

Bugün okullarda yaşanan şiddet olaylarını sadece “gençlik”, “öfke” ya da “bireysel sorun” olarak açıklamak eksik kalır.
Asıl soru şudur:

Biz çocuklara gerçekten iyi olmayı mı öğretiyoruz,
yoksa sadece kötü olmamayı mı dayatıyoruz?

Eğer bir eğitim sistemi, bireyin içsel pusulasını geliştirmiyorsa;
ona sadece sınırlar çiziyor ama seçim yapma sorumluluğu kazandırmıyorsa…
o sistem, iyi insan değil, kontrol edilen insan üretir.

Ve kontrol ortadan kalktığında, geriye ne kaldığıyla yüzleşmek zorunda kalırız.

Ve belki de asıl yüzleşmemiz gereken gerçek şudur:
İyiliği öğretemediğimiz yerde, sadece kötülüğü sustururuz: ama insanı inşa edemeyiz.

 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Zeliha Karakuş Merhaba, ben Zeliha. Kelimelerde kendini arayan, yollarda nefes alan, denizin kıyısında kendine biraz daha yaklaşan bir kadın… Öğretmenim; hayatımın büyük kısmı öğrenmek, öğretmek ve insan hikâyelerini anlamakla geçiyor. Okumayı, düşünmeyi ve içimdeki sessiz odaları keşfetmeyi seviyorum. Son yıllarda içsel bir yolculuğun tam ortasına düştüm. Bazen yara alan, bazen yeniden doğan, bazen de sadece “durup” kendini dinleyen biri oldum. Fotoğraf çekerim; ışığın, gölgenin ve anların içindeki duyguları yakalamayı severim. Yazmak benim için hem iyileşme hem de kendimi bulma alanı. Duygularımı, düşüncelerimi, bazen de içimdeki fırtınaları saklamadan dökerim satırlara. Kendimi keşfetme, dönüşme ve yeniden kurma sürecindeyim. Hayatın bana öğrettiklerini biriktiriyor; kimi zaman küçük bir not, kimi zaman uzun bir iç döküş, kimi zaman da bir hikâyeye dönüştürüyorum. Bu sayfada; iç sesimi, arayışlarımı, kırılmalarımı, iyileşmelerimi ve büyümelerimi bulacaksınız. Belki kendinizden bir şeyler de görürsünüz… Çünkü hepimizin yolculuğu birbirine bir yerlerden dokunuyor.