BİR TEPE VARDI

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...
1 Haziran 2026 - 12:57
1 Haziran 2026 - 12:57 ⏱ 13 dk Okuma Süresi
 0  112
BİR TEPE VARDI
Görsel, sembolik değl; Boba Tepesi'nin kendisidir. Yazıda geçen, tepedeki meşe ağaçlarının olduğu yeri gösterir. 

BİR TEPE VARDI

Beş Şehir, Altıncı Şehir, Yedinci Kasaba... Bunların kitap/eser ismi olduğunu bilirsiniz belki. Edebiyata dair şeyler evet; ve o yönüyle de vaktiyle okuduk, inceledik, kıyasladık, ettik. 

Altıncı Şehir, Beş Şehir'den daha iyisini yazma iddiasıdır. İsmi lazım değil yazarı da öyle olduğunu söylerdi. Yedinci Kasaba, memleketim olan Biga'yı anlatır. Üslup öyle olmaz, böyle olur gibisidir. Yeri gelmişken, Beş Şehir'i yazanın kaleminden çıkıp Yunan miti kokan "Bursa'da Zaman" şiirine; şiir öyle yazılmaz, böyle yazılır diyerekten "Biga'da Zaman" şiiri, yirmi yıl kadar önce; heceli, teknik özellikli yönleriyle kalemimce yazılmış bir şiirdir. 

Şehirleri anlatan bu eserler, yazarlarının sevgi, bilgi, ilgi dünyalarına dair şeyler. Ben bu yönlü ve kendimce bakışlı, gönlümce sevişli bir şey yazsam ne yazardım diye düşününce aklıma gelip kalbime düşen bir şehir değil ama bir tepe oldu. Onunla ilgili yer yer zaten çok şey yazdım ama bir bütün olarak nesirde hiç kaleme almadım. Başlığı, onunla ilgili bir yazımda da cümle olarak geçen "Bir Tepe Vardı" olurdu ve çok da yakışırdı. ("Bir tepe vardı, üzerinde sarı çiğdemler açan...") Evet, çünkü o vardı, ama artık yoktu. Hem büyük usta "Bahaeddin Özkişi'ye de bir selâm vermiş olurduk. Bilirsiniz belki, ustanın eserlerinden birinin adı, "Bir Çınar Vardı." 

O tepenin adı, Baba Tepesi. Yöre halkı söyleyişince, Boba Tepesi... Onun dört bir yanında hayatım geçti ve belki de kuzey batısı eteklerinde birgün sonlanacak! Yine bir yazımda "Boba Tepesi benim çocukluğumdu" diye söylediğim bir cümle aklıma geldi. Yeri gelirse ne gibi cümleler kurduğumuza yine bakarız. Son yazdığım ve önemli nispette, hayatımı konu edinmiş roman Bıçak Sırtı'nda, yazmış olduğum çocuk kitabı Macera Takımı Hazine Avında / Pırnal Dede'nin Sırrı'nda da Boba Tepesi hep var. İlk nerede var derseniz, lise ilk yıllarımda Baba Tepesi diye bir şiir yazmıştım. Üniversiteli yıllarda Garipçe'yi yazıp da büyük bir dergide yayınlanıp ayın yazısı seçilmesiyle Sanatçı Osman Öztunç'un kendi Garipçe'sini bestelemesi ve bir karşılaşmamızda "Garipçe'nin yazarı sen misin!" şaşkınlıklı bir muhabbetin doğması gibi, Baba Tepesi şiirini yazmamla da "ben bunu nasıl düşünemedim" diyen bir halk ozanınca "Boba Tepesi Destanı" elli kıta olarak kaleme alındı. Destanda yer yer benim şiirimdeki dizelerin de kullanılması, edebi anlamda, o dönem bir çocuk şair olarak beni onurlandırıp mutlu etmişti. 

Aklıma gelmişken, henüz sohbetimizin ilerlemediği ve bana "adamım" demediği dönemde, Âşık Sefai hocayı da Turan'a Uzanan Yol şiirimle şaşırtmıştım. Moliere'in Cimri'si üzerine de biraz laflanmış olan o gece, liseli bir delikanlının o şiiri yazabileceğine inanmakta aklı epey zorlanmıştı Zaten edebiyatçı kişiliğim hep şaşırttı. Lise edebiyat öğretmenim İclal Hoca da kompozisyon sınavlarında, gözünün önünde yazmama rağmen onları benim yazdığıma inanmakta zorlanıyor ve "bu sefer Bünyamin'in kompozisyon notuyla edebiyat dersinden geçmesine izin vermeyeceğim" diyordu. (O dönem, işin bilgi kısmıyla pek aram yoktu. İyi ki yokmuş; yalan yanlış, öyle böyle hazırlanmış o edebiyat kitapları ve tuhaf müfredat işleri...) Ama yine başka bir sınıftayken edebiyat öğretmenimiz Semra Hoca'nın sınav kağıdında bir soruya verdiğim cevabı okumasıyla bütün sınıfa beni alkışlatması büyük utandırmıştı. 

Biz, Baba Tepesi'nden uzaklaşmayalım, zaten ne zaman ki uzaklaştık, hayat bizim olmaktan çıktı. "Baba Tepesi, benim çocukluğumdu" deyip başlayalım öyleyse. 

Baba Tepesi'nin bir kilometre kadar kuzeyinde olan Kayapınar Köyü'nde doğdum, hemen güney ucundaki, çok eskiden adı Hamidiye olan Ağaköy'de büğüdüm. Anne ve babamın Kayapınar köyünün tek ilkokul öğretmenleri olarak çok sevilmelerince ben de köyün çok sevileni oldum. Onlar o küçük köyde öyle dostluklar, ahpaplıklar kurmuşlardı ki şu yaşımda hâlen onlara olan sevgiyi gördükçe şaşırırım. 

Ben iki buçuk yaşıma gelene kadar orada kalmışız. Her evin çocuğu olmakla birlikte benimle bire bir ilgilenen rahmetli Helvacı Dedem'in (köy düğünlerinde helva satardı ve ben ona helvacı dede derdim, o da beni öz torunu gibi severdi. Eşek kadar olunca bile onu görünce helvacı dede diye seslenir, koşup sarılırdım.) kızı Havva Anne oldu. Kâh kucağında, kâh parmağını tutup gezermişiz birlikte. Köyün çeşmesine birlikte su almaya gidermişiz. Karnımı doyururken, yudumları uçan bir kelebek gibi yapar, "tebelek gelmiş gelmiş; hooop" deyip bana yedirirmiş. Şu yaşımda hâlen beni o çocuk görüp "Bünyaminiiim" diyerek sarılıp öpmeleri, sevginin karşısında zamanın ne kadar aciz kaldığını gösteren bir delil gibi. 

Köyde en yakın ve hayatta ilk oyunlar oynağım arkadaşımsa Vedat. Zaten onların evin bir çocuğu da bendim. Ben Vedat'a çocuk diliyle Datti diyorum, o bana Münik... Yani dilimiz o kadar dönüyor. Şimdi ise hâlen aynı şekilde hitap ediyoruz birbirimize. 

Bizim buraların geleneği olmasa da belki şaka ve bir çeşit sevgi ifadesi yollu bir beşik kertmem bile varmış köyde! Mutlu Abi'yi ise bir çocuk sevgisiyle çok sevdiğimi hatırlıyorum. Annemin âret kardeşleri, babamın av arkadaşları; hepsi bir muhabbet harmalı... Bir de sırtı kambur, eli tesbihli, benim çocuk yüreğimde çokça ilgi ve sevgi uyandıran, mekânı cennet olsun, bir abi/amca vardı. Mütebessim ifadesi her zaman gözümün önüne gelir. 

İşte, Baba Tepesi'nin hemen kuzeyinde böylece başlamışım ben yaşamaya. Sonrasında bizimkiler, birkaç yıl, Yenice'nin bir dağ köyü olan Doma'da görev yapmışlar. Orada uçurumdan yuvarlanmışım ve hayâl meyal o sahneyi hatırlıyorum. Dudak kıyımdaki küçük dikiş izi oradan kalma bir hatıradır. Sonra, dört yaşımdayken, Ağaköy'e gelerek yine sokulmuşuz Baba Tepesi'nin yamacına. Ağaköy'e geldiğimiz ilk yıllarda ve o yaşta Çanakkale asfaltını bölüp, yürüyerek Kayapınar'a kaçarmışım. İki köy arası iki üç kilometre kadar. Bir defasında, Kayapınar'a epey yaklaştığımda mobiletli bir amcaya yakalandığımı hatırlıyorum. Beni arkasına bindirip geri götürmüştü. 

Boba Tepesi'ne hatırladığım ilk gidişim, babam ve komşu oğlu Harun'la mantar toplamak için oldu. Zaten sonrasında Boba Tepesi'nin o yumuk çayır mantarlarını yıllarca topladım. 

Dört beş yaşlarındayım, güneş doğmadan uyanıp Boba Tepesi'ne çıktık. Babam yanına eskiden kullanılan pazar çantalatından almıştı. Tepenin Ağaköy'e bakan yamaçlarında dolaştığımızı hatırlıyorum. O gün ne çok mantar toplamıştık. Bunu ilk kez yaşayan bir çocuk olaraksa olağanüstü şeyler başarmıştık. 

Beyaz mantarı ilk duyuşum, anneannemin beni "ak mantarım" diye sevmesi, ilk buluşumsa o gündü. Tabii yolu öğrenen ben durur muyum? Bir süre sonra tek başıma, gizlice gittim mantar toplamaya. Elimde mantar poşetimle tepenin Kayapınar, ve çaprazındaki Geyikkırı köylerine bakan yamaçlarında dokaşırken kaybolduğumu fark ettim. Hava kararmaya başlamış ve Ağaköy'ün hangi yönde kaldığını şaşırtmıştım. Buldum tabii sonra ama Boba Tepesi benim ilk kayboluşumdu. 

Yine o yaşlarda, tabiatı keşfetmem Boba Tepesi'nde başladı. Boba Tepesi, koca bir kâinat, ben içerisinde onu tanımaya çalışan bir noktaydım. O uçsuz bucaksız kâinattayken, bir gün bana cihanın dar geleceğini bilmiyordum henüz. 

En tepesinde ulu meşeler, meşelerin altında dede mezarı diye bilinen bir mezar yeri vardı. Ortada bir mezar yoktu ama dedenin orada olduğunu, her sonbaharda üzerinde yüzlercesi açan sarı çiğdemlerden bilirdik. "Bir tepe vardı, üzerinde sarı çiğdemler açan ve onlar nasıl da seni anlatırdı" demiştik, sarıçiğdemleri yazdığımız bir mensurede. (Şu anda cümleleri, dilimdeki âh'la birlikte zihnimden akıp gidiyor.) Neyse, ulu meşelerin hemen önünde babamın arıları vardı. Yanında beni çantası gibi gezdiren babam, "sen oyalan" deyip arılara bakmaya koyulurdu. Bazen bir gölgeye oturup, börtü böceği izlerdim. En ilginç olanlar, bokböcekleriydi. O bilye gibi yuvarlak şeyleri, üzerinde yürüye yürüye yuvarlayıp giderlerdi. Ve tabii kuşlar... Serçe sürüleri, meşelerin dallarına konan sapsarı renkli sarıasmalar... Armut dallarında görünen ürkek üveyikler... Ama favorim, adını yıllarca sadece yöresel ismiyle bildiğim harman horozu. Gerçi serçeler de yıllarca saçak kuşu olarak kaldı muhayyilemde. Tıpkı, kırlangıcın hacıkuşu olması gibi. Ama hatırı kırılmasın şimdi, bir de çalıdan çalıya uçuşan adı karatavuk olup bizim karabakkal dediğimiz var. Hay Allâh, göçle gelen arıkuşlarını da unuttum. İyisi mi Boba Tepesi'nin kuşları bahsini, hüthüt veya ibibik denince daha bir bilinen harman horozu ile bitirelim. Yazmış olduğum çocuk kitabında da Macera Takımı'na Boba Tepesinde yolu gösteren bir hüthüt oluyor. Hadi, bahsini etmişken çocuk kitabından Boba Tepesi'ni bir terennüm edelim: "Dede Tepesi kendi yazını yaşıyordu. Otları sararmış, dikenleri kurumuş, yolları tozlanmıştı. Armut ağaçlarının dallarındaki meyveler lezzet yarışındaydı. Tozlu yola konan bir çift ibibik kuşu, sıcağın keyfini çıkarıyordu. Vaktiyle Süleyman Peygamber'e yol göstermiş olmanın vakur duruşlarıyla, şanını arttıran ibiklerini indirip kaldırıyordu. Ağustos böcekleri, karıncaların çalışkanlığına aldırış etmeden en güzel şarkılarını söylüyordu. Toprak, çayır mantarlarıyla süslenmek için sonbaharı bekliyor, ilkbaharda açan hıdrellez çiçeklerinden arılar bal toplamış, evlerinde yorgunluklarını atıyordu. Kır tavşanları, çalılıkların içindeki yuvalarında gündüz uykusuna yatmıştı. Kaynaktan beslenen su birikintisinin yanındaki armut ağacının dalına konmuş bir üveyik, bütün güzelliğiyle etrafı izliyordu. Dede Tepesi elle dokunulacak kadar canlıydı ve daha birçok duyguyu okşuyordu."

Canım Boba Tepesi! Küçük bir çocuğun kocaman evi gibiydi. Yaz başında açan hıdrellez kamçılarının üzerinden onlara dokunmadan atlamaya çalışırdım. Elimde bir sopa falan varsa, Battal Gazi olurdum. Sonra armutlar... Yüzlerce belki de binlerce armut ağacı... Onlar oraya ne zaman dikildi, kaç medeniyet gördü bilmiyorum. Alyanak armudu derdik. Olağanüstü lezzetliydi. Ben ağaçlarda bir maymun gibiydim. O günlerden otuz kırk yıl kadar sonra şöyle demişim bir mensurede:

"Sahi, açtı mı sarı çiğdemler?

Papatyalar gülümsüyor mu yine?

Sarıasmalar konuyor mu meşenin dallarına? 

Üveyikler suya iniyor mu?

Mantar topluyor mu çocuklar? 

İbibikler oynaşıyor mu tozlu yolda?

Al yanak armutları oldu mu şimdiden?

Geçti mi hıdrellez kamçılarının çiçekleri?

... "

Lise zamanlı gençlik yıllarımda babamın taksisiyle tepeye çıkardım. (Aaa evet, birgün yanımda sevdiğimle, Boba Tepesi'nde birlikte mantar toplamayı, gülüşüp koşuşturmayı düşlediğim o zamanlar...) Arabayı dört yol ağzı denen yere çekerdim. Günbatımı, arabadan izlenecekse en güzel yer orasıydı. Göktepe, Geyikkırı ovalarını ayağıma seren günbatımlı yerim. Adını artık hatırlamadığım bir radyo kanalı keşfetmiştim. Sanat müziği / mûsikî repertuarım, önemli ölçüde orada temellendi. Artık ben, kocaman aşkların adamıydım ve Boba Tepesi, benim en büyük sırdaşımdı. 

Öyle oralıydım ki tıpkı meşelerin altında yatan dede gibi, beni de bir gün doğduğum köye bakan tepeye gömseler diye düşünürdüm. Benim de sarıçiğdemlerim olur muydu ki! 

Geyikkırı köyüne bakan yamaçta, büyükçe bir meşe vardı. O benim ağacımdı. Gölgesinde oturur, önümdeki kocaman ovayı saatlerce seyrederdim.

Üniversite hazırlık zamanıydı. Evden uzak kalmamı gerektiren ömrümün acınmasız yıllarından biriydi. Sözel derslerini kendi sesimle doksanlık kasetlere okumuştum. Kalem piliyle çalışan volkmenimle ben yine Boba Tepesi'ndeydim.

Ben hep oradaydım. Sonra hayat başka türlü oldu, ben başka türlü oldum. Şehirler, ülkeler, insanlar ve anlatması çok zor olan sonrası... 

Benim artık orada olamadığım bir zamanda, devlet aklı, Boba Tepesi'ne üniversiteyi konduruverdi. Şöyle şeyler demişiz, bütün sırları fısıldadığımız Bıçak Sırtı'nda:

"Bobatepesi’ne üniversite kurulduğunda hatıralarına da çoktan el koydular. Meraların önemini, ne denli korunması gerektiğini coğrafya kitaplarında tekrarlamaktan usanmayan devlet aklı, bölgenin en muntazam, bir o kadar kültürel değer taşıyan merasına üniversiteyi konduruvermişti. Üniversiteyle yerleşim yerini birbirinden ayıran ana yolda yitip giden taze canlara da eğitim şehidi falan dense o aklın bir

eseri olarak ne isabetli olurdu.

Tek Meşe’nin gölgesinde günbatımını izleyip sigarasını içen bir delikanlı yoktu artık..."

Kimlik göstererek girmenin gerekli olduğu kapıdan bir defa girdim. O da bir öğretim görevlisiyle özel bir görüşme yapmak içindi." Boba Tepesi'nde büyüyen o çocuğu bilmiyorlardı, bilemezlerdi. Karşılarındaki Bünyamin Bey diye biriydi! Durdukları yerde, küçük bir çocuğun kocaman kâinatını, bir gencin umutlarını, hayallerini, ve yarınlarımın gözyaşını bıraktığımı bilmiyorlardı. Hem bele kadar karda... Neyse... Sonra kuşlar, benim kim olduğumu anladı. Onlarsa sanki keyfekeder gelmişim gibi, memnuniyet dolu bir ifadeyle; "yine bekleriz Bünyamin Bey" dediler. 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Bünyamin Çoban Siyahlar İçinde Gelen, Bir Dağ Evinde Akşamüstü, Macera Takımı Hazine Avında kitaplarının yazarı.