ARMAN'IN TABLOLARI

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Arman için boş bir tuval; üzerine renk sürülecek bir yüzey değil, anlatılmayı bekleyen bir hikâyeydi.

24 Temmuz 2026 - 15:25
24 Temmuz 2026 - 15:25 ⏱ 10 dk Okuma Süresi
 0  30
ARMAN'IN  TABLOLARI

 ARMAN'IN TABLOLARI

Galeri sessizdi. İnsanlar tabloların önünden geçiyor, birkaç saniye bakıp renkleri inceliyor sonra başka bir esere yöneliyordu. Herkes bir şeyler görüyordu ama çok az kişi gerçekten bakıyordu.

Sadece bir adam, uzun zamandır aynı tablonun karşısında duruyordu.

Tablo, eski bir berber dükkânını gösteriyordu.

Ahşap kapısı biraz eskimiş, duvarları yılların izlerini taşıyan küçük bir dükkândı. Aynanın kenarında ince bir çatlak vardı. Köşede eski bir radyo duruyor, camın önünde iki çocuk oynuyordu.

Adam gözlerini tablodan ayırmıyordu.

Galeri görevlisi yanına yaklaştı.

"Beğendiniz mi?" dedi.

Adam birkaç saniye daha bekledi ve "Hayır" dedi. 

Görevli şaşırarak: ''Öyleyse neden bu kadar uzun bakıyorsunuz?" diye sordu. 

Adam: "Çünkü onu tanıyorum,'' diye cevapladı. 

Görevli tabloya bakarak: "Ressamı mı?" diye sordu. 

Adam: "Hayır, bu yeri" dedi ve ekledi, "Çocukluğum burada geçti." 

Görevli meraklanmıştı. 

"Arman Demir’i tanıyor musunuz?" diye sordu. 

Adam: "Hayır." 

Görevli iyice meraklanmıştı: "Garip, çünkü bu tabloyu yapan kişi o mahallede hiç yaşamamış." 

Adam kaşlarını çatarak: "O zaman nasıl oldu da burayı böyle çizdi?'' diye sordu. 

Görevli cevap veremedi. 

Çünkü bu soru, yıllardır herkesin cevabını aradığı soruydu.

Arman Demir, hiçbir zaman fotoğraflardan çalışmazdı.

Bir sokağı çizecekse günlerce o sokakta yürürdü. İnsanların kıyafetlerinden çok, birbirlerine nasıl davrandıklarına bakardı.

Bir kahvehaneyi çizecekse saatlerce oturur, konuşulanları değil, insanların sustukları anları izlerdi. Ona göre bir binanın duvarlarını çizmek kolaydı.

Zor olan, o duvarların içinde biriken hayatı fark etmekti.

Yıllarca küçük bir atölyede çalıştı. Ünlü olmak için uğraşmadı. Zengin olmak için resim yapmadı.

Hatta bazı aylar tek bir tablosu bile satılmadı.

Ama her sabah aynı saatte atölyesini açtı. Eski radyosunu çalıştırdı, kahvesini yaptı ve fırçasını eline almadan önce uzun süre boş tuvale baktı.

Çünkü Arman için boş bir tuval, üzerine renk sürülecek bir yüzey değil, anlatılmayı bekleyen bir hikâyeydi.

Arman’ın atölyesi şehrin eski sokaklarından birindeydi.

Büyük tabelaları yoktu. Önünden geçen biri buranın bir ressama ait olduğunu bile anlamayabilirdi.

Kapının üzerindeki küçük zil, yıllardır aynı sesi çıkarıyordu.

İçeride yarım kalmış tablolar, eski kitaplar ve duvarlara yaslanmış çerçeveler vardı.

Bir köşede eski bir sandalye duruyordu. Arman her sabah ilk kahvesini orada içerdi.

Bir gün genç bir gazeteci kapısını çaldı.

"Arman Demir?" 

Arman: "Buyurun benim."

Gazeteci not defterini açarken: "Resimleriniz hakkında bir yazı hazırlıyorum. İnsanlar tablolarınıza baktığında kendilerinden bir şey bulduklarını söylüyorlar. Bunun sebebi nedir?" diye sordu. 

Arman: "Çünkü onlara hiç görmedikleri yerleri göstermiyorum." 

"Peki ne gösteriyorsunuz?" 

Arman bir süre düşündükten sonra masanın üzerindeki eski fırçalarına bakarak:

"Unutmaya başladıkları yerleri" dedi

Gazeteci bu cevabı not aldı ama tam olarak anlamamıştı.

O gün, bunu güzel bir cümle olarak düşündü.

Yıllar sonra ise insanların Arman’ın tablolarının önünde neden sessiz kaldığını anlayacaktı.

Gazeteci etrafa göz gezdirdi. 

Duvarlarda birbirinden farklı insanlar vardı.

Bir balıkçı ağlarını topluyordu.

Bir öğretmen boş bir sınıfta tahtayı siliyordu.

Bir genç adam, hastane koridorunda elindeki telefonu sıkıca tutuyordu.

Hepsinin yüzünde aynı ifade vardı: Beklemek.

"Bunlar kim?" diye sordu gazeteci.

Arman, "Bilmiyorum" diye cevap verdi.

Gazeteci: "Nasıl yani? Model kullanmadınız mı?" 

"Hayır."

"Ama hepsi gerçek gibi görünüyor." 

Arman pencerenin önündeki sandalyesine otururken "Çünkü tek bir kişiyi çizmedim ben," dedi. 

Biraz durduktan sonra devam etti:

"Yıllar boyunca karşılaştığım yüzlerce insanın ortak hikâyesini çizdim." 

Gazeteci bu kez not almak için değil, gerçekten anlamak için dinliyordu.

Çünkü karşısındaki adam resimlerden bahsetmiyordu, insanlardan bahsediyordu.

Tam o sırada kapının üzerindeki küçük zil çaldı.

İçeri yaklaşık on yaşlarında bir kız çocuğu girdi.

Elinde buruşturulmuş birkaç banknot vardı.

Çekinerek yaklaştı.

"Affedersiniz."

Arman ayağa kalkarak: "Buyur." dedi.

Kız duvardaki küçük bir tabloyu gösterdi.

Tabloda, eski bir tahta salıncakta gülen iki kardeş vardı.

"Bu resmi almak istiyorum." 

Arman tabloya baktı.

Sonra kızın elindeki paralara.

Ama paraları alıp saymadı.

Sadece: "Bu resmi neden istiyorsun?" diye sordu. 

Kız gözlerini tablodan ayırmadan:

"Çünkü kardeşim artık benimle konuşmuyor," diye cevapladı. 

Atölyenin içinde birkaç saniyelik bir sessizlik oldu.

Gazeteci elindeki kalemi yavaşça indirdi.

Küçük kız hâlâ tabloya bakıyordu.

Arman ona yaklaşarak: "Adın ne?" dedi.

"İnci" dedi kız. 

"İnci. Salıncaktaki çocuklar sana kimi hatırlattı?" 

Kız cevap vermeden önce düşündü: "Bizi" dedi. 

"Kimi?"

"Ağabeyimle beni..." dedi kız. 

Arman sessizce dinliyordu.

"Eskiden böyleydik. Sürekli birlikteydik. Her şeye gülerdik. Sonra büyüdük sanırım." 

Arman yüzünde hafif bir tebessümle "Büyümek bazen insanları birbirinden uzaklaştırabiliyor," dedi. 

İnci başını eğerek "Ama ben onunla tekrar konuşmak istiyorum," dedi. 

Gazeteci o an fark etti ki karşısındaki küçük kız bir tablo almak için gelmemişti.

Bir yol arıyordu.

Arman duvardaki tabloyu dikkatlice yerinden çıkartıp çerçeveyi eline aldı.

Arkasını çevirdi ve eski bir kurşun kalem buldu.

Ahşabın üzerine: "İnsan bazen ilk adımı atacak cesareti, başkasının hatırasında bulur" diye yazdı. 

Sonra tabloyu İnci’ye uzattı.

Kız şaşırarak: "Ama benim param yetmez bunu almaya," dedi. 

Arman ise: "Bugün bu tabloyu satın almıyorsun İnci," dedi. 

"Ne yapıyorum?" 

"Onu emanet alıyorsun." 

İnci anlamamıştı.

"Emanet mi?"

"Evet, eğer bir gün ağabeyinle yeniden aynı salıncağa oturacak kadar konuşabilirsen bu tablo senin olacak."

"Ya olmazsa?" 

"O zaman getirirsin. Burada alacağın güne kadar seni bekler."

İnci tabloyu iki eliyle tutmuştu.

Sanki elinde bir çerçeve değil, kırılabilecek kadar hassas bir umut vardı.

Kapıya doğru yürüdü.

Tam çıkacakken durup arkasını dönerek: "Denerim," dedi. 

Arman gülümseyerek: "Ben de seni beklerim," diye karşılık verdi. 

Kapı kapandı.

Atölyede yeniden sessizlik oldu.

Gazeteci "Bunu neden yaptınız?" diye sordu. 

Arman pencereden dışarıya bakarak:

"Çünkü bazı insanlar bir tablo satın almak istemez." 

Gazeteci merakla: "Peki ne isterler?" diye sordu.

"Kendilerine küçük bir neden ararlar" dedi Arman. 

"Neden?"

"Bir kapıyı çalmak için." 

Gazeteci susmuş dinliyordu. 

Arman devam etti. 

"Bazen bir özür dilemek için, bazen bir konuşmaya başlamak için, bazen de sadece ‘hâlâ buradayım,' diyebilmek için. İnsanların çoğu değişmek istemediği için değil, nereden başlayacağını bilmediği için bekler." 

Arman masadaki fırçasını eline alarak devam etti.

"Bazen ihtiyaçları olan şey büyük bir cesaret değildir."

"Nedir?"

"Küçük bir bahane."

İnci gittikten sonra atölyede uzun süre kimse konuşmadı.

Gazeteci, masanın üzerinde duran not defterine bakıyordu. 

O güne kadar birçok insan hakkında yazmıştı. Başarı hikâyeleri, sergiler, ödüller, ünlü isimler... Ama ilk defa bir insanı anlatmak için kelimelerin yeterli olmadığını hissediyordu.

O sırada, kapının üzerindeki küçük zil yeniden çaldı. 

İçeri kırklı yaşlarında, takım elbiseli bir adam girdi.

Üzerinde pahalı bir saat, düzgün bir ceket vardı. Hızlı adımlarla tabloları incelemeye başladı.

"Bir ofis için tablo arıyorum" dedi. 

Arman, "Nasıl bir ofis?" diye sordu. 

Adam "Çok önemli değil. Duvara yakışacak bir şey olsun yeter," dedi.

Arman adama bakarak "Tam tersine," dedi. 

Adam şaşkınlıkla dönüp sordu:

"Nasıl yani? Sonuçta sadece bir tablo," dedi.

Arman duvardaki resimlere baktı.

"Bir tablo sadece duvarda duran bir eşya değildir. Her gün yanından geçen insanlara sessizce eşlik eder.''

Adam, " Yani?" dedi. 

"Yani nereye asılacağını bilmeden bir resim seçmem."

Adam etrafına yeniden baktı.

Bu kez hızlıca değil, dikkat ederek.

Sonra yakındaki sandalyeye oturdu.

"Sanırım ben buraya tablo almaya gelmedim," dedi. 

Arman çaydanlığı ocağa koydu.

"Neye geldiniz?" 

Adam bir süre düşündükten sonra "Bilmiyorum," dedi. 

Arman, "Çoğu insan da zaten bilerek gelmez," dedi. 

Adam hafifçe güldü.

"Garip bir cevap." 

İyi sohbetlerin çoğu da böyle başlar; çaylar hazırlandı.

Gazeteci onları izliyordu. 

Arman’ın atölyesine giren insanlar çoğu zaman bir şey satın almıyordu.

Bazen bir hatıra buluyordu.

Bazen yarım kalmış bir konuşmayı hatırlıyordu.

Bazen de uzun zamandır kendine sormadığı bir soruyu...

Aylar sonra gazetecinin, Arman hakkında yazdığı yazı yayımlandı. Başlığı çok basitti:

Arman’ın Tabloları: Görmek İçin Değil, Hatırlamak İçin

Yazının son cümlesi ise şöyleydi; 

"Bazı ressamlar dünyayı olduğu gibi çizer; Arman ise insanların birbirlerine bakmayı unuttuğu yerleri..."

Yıllar geçti...

Arman’ın atölyesi hâlâ aynı sokaktaydı.

Kapının üzerindeki küçük zil hâlâ aynı sesi çıkarıyor, eski radyo her sabah aynı saatte çalmaya devam ediyordu.

Sadece Arman biraz daha yavaşlamıştı ama değişmeyen bir şey daha vardı.

Her sabah ilk kahvesini içer, sonra boş tuvalin karşısına geçerdi.

Çünkü hâlâ inanıyordu. 

Bazı hikâyeler anlatılmak için değil, fark edilmek için vardı.

Bir gün öğleden sonra atölyenin kapısındaki küçük zil çaldı.

Arman başını kaldırdı.

Kapıda genç bir kadın duruyordu.

Elinde eski bir çerçeve vardı.

Arman birkaç saniye baktı.

Sonra gülümseyerek "İnci," dedi. 

Genç kadın ise gülümseyerek: "Beni hatırladınız," dedi. 

Arman başını sallayarak "Evet, bazı insanları ve bazı hikâyeleri unutmak kolay değildir," 

İnci elindeki tabloyu dikkatlice masanın üzerine bıraktı.

Çerçeve hâlâ aynıydı.

Arkasında yıllar önce yazılmış olan "İnsan bazen ilk adımı atacak cesareti, başkasının hatırasında bulur." cümlesi duruyordu. 

Arman tabloya baktı.

" Demek geri getirdin..." 

İnci: "Hayır," dedi. 

"Artık bana ait olduğunu söylemeye geldim." 

Arman hiçbir şey sormadı çünkü bazı cevapların anlatılmasına gerek yoktu.

İnsan bazen bir tablonun önünde durarak, bazen bir kapıyı çalarak, bazen de sadece ilk cümleyi söyleyerek başladığı yere geri dönerdi.

İnci giderken kapının önünde durdu." Arman Bey?"

"Efendim?" 

“Bunu o zaman neden yaptınız?"

Arman pencerenin önündeki eski sandalyeye baktı. Sonra sokağa.

" Çünkü bazen insanların ihtiyacı olan şey, bir çözüm değil, başlayabileceklerine dair küçük bir hatırlatmadır," dedi. 

İnci gülümseyerek kapıdan çıktı. Atölyede yine sessizlik kaldı. Ama bu kez sessizlik boş değildi. Çünkü bazı tablolar duvarda asılı kalmazdı.

Bazıları insanların hayatında yer bulurdu.

Arman yeni bir tuval aldı.

Fırçasını boyaya dokundurdu.

Ve ilk çizgiyi attı.

    DİLEK SARIKAYA

Menajer :ilayda Can & Dilara sarıkaya 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow