Yerli diziler ve bazı yersizlikler

Kasım 19, 2025 - 18:51
 1  96
Yerli diziler ve bazı yersizlikler

Günümüzün ana akım Türk dizileri bize her sezon yeni dünyalar vaat ediyor gibi görünse de, ekranı açtığımızda karşımıza hep aynı tarif çıkıyor. Sanki tek bir mutfakta, tek bir şefin elinden çıkmış gibi birbirine benzeyen yapımlar… Bir tutam aşiret, iki kaşık mafya, göz kararı aldatma, üzerine “asistan kız – zengin erkek” baharatı. Tadını sevmezsen sorun değil; şef hemen değişiyor, senarist ekibi “yenileniyor”, jenerik müziği daha da dramatik bir tona çekiliyor… Ama nihayetinde ortaya yine aynı yemek geliyor: Ülkenin yarısı sürekli ağlıyor, diğer yarısı birilerini vuruyor. Arada da holdingin yeni CEO’su oluyoruz; tebrikler.

Bu döngü öylesine tekrara bindi ki artık izleyici olarak biz bile kendimize sorar hâle geldik:
Gerçekten nerede bizim hikâyelerimiz?
Nerede mahallenin bakkalı?
Nerede çocuğunu okutabilmek için mesai yapan 55 yaşındaki baba?
Nerede orta sınıf, nerede sokak, nerede gündelik hayat?
Ve en önemlisi: Biz “Zeki Müren de bizi görüyor mu?” masumiyetinden ne ara bu kadar uzaklaştık?

Bir zamanlar televizyonun karşısına geçip sahnedeki sanatçının bizi görüp görmediğini merak eden bir halktık. Şimdi dizilerde kimin kimi kaçıracağını, kimin kimi aldatacağını, kimin kimi vuracağını takip eder olduk. O eski naifliğin yerini, tonlarca kostüm, uçsuz bucaksız şatafat ve ağır çekimde patlayan öfkeler aldı. Oysa biz sadece hayatın kendisine benzeyen bir şeyler arıyorduk; bulamayınca da bu gösterişli ama içi boş dünyaların içinde kaybolduk...

Bir de işin ekonomik ironi kısmı var: Jetlere binen, yalılarda uyanan karakterlerin hikâyelerini; 36 ay taksitle alabildiğimiz televizyonlardan izliyoruz. Gerçekten garip bir denklem: “Fakir fakir zengin izliyoruz.” Ve bu durum toplumun sosyolojik bir semptomu hâline geldi. Çünkü biz ekranda kendimizi göremedikçe, kendimizi o hayatlara yamamaya başladık.

Dizilerin süreleri de cabası… Bir bölüm iki buçuk saat olur mu? Oluyor. Reklamlarla birlikte üç saate uzuyor. Evet, bu diziler “yerli”, ama asıl mesele biraz da “yersiz uzun” olmaları. Bir bölümü bitirdiğimizde karakterler değil, seyirci gelişiyor… Bu kadar uzun süre hiçbir çatışmayı gerçekçi tutmak mümkün değil; o yüzden diziler giderek daha abartılı, daha melodramatik, daha uç noktalara savruluyor.

Tabii tüm bunları konuşurken yapımcıya ya da senariste kızmak kolay. Ama asıl mesele çok daha basit: Reyting neyi seviyorsa, üretim bandından o çıkıyor. Bir sezon aşiret tuttuysa ertesi yıl dört aşiret; mafya tuttuysa üç mafya; zengin oğlan–fakir kız tuttuysa beş varyasyon… Suçluyu arıyorsak önce aynaya bakmamız gerek. Talep aynı kaldıkça arz neden değişsin?

Ama tam bu noktada eski dizileri hatırlamak insanın içini acıtıyor.
Kusursuz değillerdi, elbette.
Fakat masumiyet vardı.
Sıradan insanlar vardı.
Mahallenin kedisi bile karakter sayılırdı.
Kimsenin bir bölüm boyunca silah çekmediği, ihanet yaşamadığı, bir “töre” nutkuyla hayatın değişmediği günlerdi. Sokaklar tanıdıktı, ilişkiler gerçekti, diyaloglar uzatılmak için yazılmamıştı. Hikâyeler, insanların kendisinden doğuyordu ve gerçek hayatı gibi akıyordu.

Bugünün dizilerindeyse herkes ya aşırı özel, ya aşırı travmatik, ya aşırı zengin ya da aşırı acılı. Sanki “normal insan” karakteri yazmak yasak! 

Bir yanda ekonomik zorluklara rağmen Louis Vuitton defilesinden dönüyor gibi giyinen kadınlar, diğer yanda bir cümleyle aşiret fermanı çıkaran adamlar… Gerçeklik ise sürekli “gelecek sezona” erteleniyor.

Yine de tüm bu tabloya rağmen bir şey çok net: Bu diziler toplumun aynası olmak yerine, toplumun hayallerini, kaçış noktalarını ve alışkanlıklarını yansıtıyor. Biz aynı kalırken dizilerin değişmesini beklemek ise neredeyse imkânsız.

Belki çözüm kanal değiştirmekte değil; beklentiyi değiştirmektedir.
Belki de en büyük problem dizilerde değil, bizim izleyici olarak düşük standartlara razı oluşumuzdur. Gerçek hikâyelerimizi anlatmak varken, neden bize ait olmayan bu yapay masallara teslim oluyoruz ki?

Kim bilir…
Belki bir gün, üç saatlik dizilerin arasından bir sahne çıkar ve hepimize hatırlatır:

Biz abartı değiliz.
Biz gerçeklikten geldik.
Ve en güzel hikâyeler hâlâ sokaklarımızda, evlerimizde, sofralarımızda yaşıyor.

Ve size soruyorum:

Gerçekten bundan daha iyisini hak etmiyor muyuz?

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Fatma Betül Öztürk Editör / Köşe Yazarı