Varşova’da Kavga ve Aşk

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...
1 Haziran 2026 - 11:20
1 Haziran 2026 - 11:20 ⏱ 19 dk Okuma Süresi
 0  23
Varşova’da Kavga ve Aşk

Varşova’da Kavga ve Aşk

Seni görmek gibi bir derdim yok artık kadın.
Çünkü bu şehirde
insan sevdiğine kavuşmaktan çok
onu kaybetmeye hazırlanıyor.

Varşova sert bir şehir.
Aşkı bile yumruk gibi yaşıyor insanlar burada.

Bir fabrikanın önünde bekleyen işçileri gördüm geçen gün.
Yüzleri kül rengiydi.
Ceplerinde son sigara,
içlerinde yıllardır biriken öfke vardı.

Ve ben düşündüm:
Nasıl sevsin insan
bu kadar adaletsiz bir dünyada korkmadan?

Senin ellerini tutmak istedim bazen.
Ama aynı anda
bir çocuğun aç uyuduğunu düşündüm.
Bir işçinin makine altında ezildiğini.
Bir annenin oğlunu savaşa gönderdiğini.

İşte aşk tam orada kavga etmeye başladı içimde.

Çünkü bazı adamlar
yalnız bir kadına değil,
bütün çürümüş düzene öfkelenerek sever.

Sen bana gülümsüyordun mesela.
Ben ise senin gözlerinde
yalnız aşkı değil,
yenilmiş bir halkın yorgunluğunu görüyordum.

Varşova gecelerinde
tramvay sesleri bile sert gelir kulağa.
İnsanlar hızlı yürür.
Kimse kimsenin yüzüne uzun bakmaz.

Çünkü herkesin içinde
sakladığı bir savaş vardır.

Ben seni sevdim kadın.
Ama çiçekli şiirlerle değil.
Kavgayla sevdim.
Öfkeyle.
Yoksul bir işçinin ekmeğini savunur gibi.

Ve bazen düşündüm:
Eğer seni gerçekten görsem
belki sevgimden değil,
bu dünyanın kirine rağmen
hâlâ seni temiz tutmak istemekten ölürdüm.

Görmesem…
işte o daha kötü olurdu.

Çünkü insan
bazı yüzleri görmeden yaşayamıyor.
Tıpkı bazı halkların
adaletsizliğe alışamaması gibi.

Bir gece Vistül kıyısında yürüdüm yalnız.
Kar yağıyordu.
Ellerim ceplerimdeydi.
İçimde hem seni öpmek isteyen bir adam
hem de dünyayı yakmak isteyen bir öfke vardı.

Polonya şiiri biraz böyledir kadın.
Aşkı bile yaralıdır.
Sevdiği kadına sarılırken bile
uzakta siren sesi duyar.

Ve ben şimdi biliyorum:

Seni sevmek
yalnız bir kalp meselesi değildi.
Bu çürümüş dünyaya karşı
hâlâ güzel bir şeyin mümkün olduğuna inanma kavgasıydı.

Eğer bir gün yeniden karşılaşırsak
belki sana hiçbir şey söylemem.

Ama gözlerime dikkat et kadın.

Orada
hem seni delice seven bir adamı,
hem de bu dünyayla hâlâ kavga eden
yorgun bir ruhu göreceksin.

 

Sonra şehir daha da sertleşti kadın.

Gazeteler yalan bastı sabahları.
Patronlar daha zengin oldu.
İşçiler daha sessiz.
Ve insanlar
ekmek kuyruğunda bile birbirine yabancılaştı.

Ben ise
seni düşünürken bile öfkeleniyordum artık.

Çünkü aşk
yalnız iki insanın meselesi değil bazen.
İnsanın yaşadığı çağa ettiği bir isyandır aynı zamanda.

Bir gece eski bir meyhanede oturdum.
Duvarlarda nem vardı.
Masalarda ucuz votka şişeleri.
Bir adam ağlıyordu köşede sessizce.
Kimse dönüp bakmıyordu.

Çünkü bu çağ
başkasının acısına alışmış insanlarla dolu kadın.

Ve ben korkuyordum.
Bir gün bizim de
böyle taşlaşmış insanlara dönüşmemizden.

Sen bana “gitme” der gibi bakıyordun bazen.
Ben ise kalırsam
daha çok kırılacağını biliyordum.

Çünkü dünyayı değiştiremeyen adamlar
en çok sevdiği kadının yanında yoruluyor sonunda.

Varşova’nın arka sokaklarında yürüdük bir gece.
Kar kirlenmişti kaldırımlarda.
Sokak lambaları titriyordu.

Sen koluma girdin sessizce.
Ben içimden
“işte bütün devrimler bunun için olmalı” dedim.

İnsan sevdiği kadının
korkmadan yürüyebildiği bir dünya için savaşmalı.

Ama dünya kirliydi kadın.
Çok kirli.

Bir çocuğun üşüdüğü yerde
aşk bile eksik kalıyordu bazen.

Ve ben seni severken
aynı anda bütün insanlığa kırılıyordum.

Çünkü senin saçlarına dokunmak isterken bile
uzakta bir fabrikanın sireni giriyordu içime.
Bir annenin ağlayışı.
Bir işçinin nasırlı elleri.
Bir gencin vurulmuş bedeni.

Polonya şiiri tam burada kanar işte.
Aşkın tam ortasında
dünyanın acısı oturur.

Sen bana sarıldığında bile
ben içimde kavga etmeye devam ediyordum.

Bir yanım
seni alıp uzak bir kasabaya kaçmak istiyordu.
Diğer yanım
meydanlarda bağırmak,
duvarlara hakikati yazmak,
bu çürümüş düzenin boğazına yapışmak.

Ve şimdi anlıyorum kadın…

Ben seni
yalnız bir kadın olduğun için sevmedim.

Seni,
bu karanlık dünyada
hâlâ insan kalabildiğin için sevdim.

Çünkü bazı insanlar güzeldir.
Bazılarıysa
bütün çirkinliğe rağmen vicdanını koruduğu için unutulmaz olur.

 

Bir sabah uyandım kadın,
şehir griydi yine.
Fabrikaların bacası tüterken
işçiler aynı yorgunlukla yürüyordu sokaklarda.
Ve ben ilk kez
bu düzenin insanı yavaş yavaş öldürdüğünü açıkça gördüm.

Önce hayallerini alıyorlar elinden.
Sonra öfkeni.
En sonunda da
sevme biçimini değiştiriyorlar insanın.

Ben sana artık eskisi gibi bakamıyordum.
Çünkü gözlerinin içinde bile
bu çağın yorgunluğu vardı.

Bir akşam meydanda insanlar toplandı.
Polis barikatları.
Bağıran kalabalık.
Havada gaz kokusu.

Sen elimden tuttun sıkıca.
Korkuyordun belki.
Ama bırakmadın beni.

İşte o an anladım kadın:
Gerçek aşk
yalnız öpüşmek değildir.
Aynı korkunun içinde
birbirinin elini bırakmamaktır.

Bir taş düştü sonra yere.
Camlar kırıldı.
Bir genç vuruldu köşe başında.

Şehir yine sustu.

Çünkü dünya
adaletsizliğe alışınca
ölümler sıradanlaşıyor.

Ben öfkemden titriyordum.
Sen yüzüme baktın uzun uzun.

Ve sessizce şunu söyledin:
“İnsan yalnız nefret ederek yaşayamaz.”

O cümle
bir kurşun gibi kaldı içimde.

Çünkü haklıydın kadın.
Kavga gerekiyordu belki
ama insan yalnız öfkeyle ayakta kalamıyordu.
Bir yerlerde
hâlâ sevgi kalmalıydı.

Yoksa biz de
karşımızdakilere benzeyecektik sonunda.

Gece ilerledi.
Varşova’nın üstüne kar yağdı yeniden.
Meydan boşaldı.
Sokaklarda yalnız siren sesi kaldı.

Biz yürüdük sessizce.
Sen başını omzuma yasladın.
Ben ilk kez
bütün dünyanın yükünü birkaç saniyeliğine unuttum.

Ve düşündüm:

Belki devrim dediğimiz şey
yalnız rejimleri değiştirmek değildir.

Belki asıl devrim,
bu kadar kirli bir çağda
bir insanı hâlâ temiz sevebilmektir.

Şimdi yıllar geçse bile kadın,
hangi kalabalığa karışsam
senin o geceki gözlerin geliyor aklıma.

Hem kırılmış,
hem cesur,
hem de hâlâ inanmaktan vazgeçmemiş.

Ve ben o günden sonra
şunu öğrendim:

Bazı aşklar
yalnız kalpte başlamaz.
Bir halkın acısından,
bir şehrin öfkesinden,
bir adamın adalet arayışından doğar.

İşte ben seni
tam da böyle sevdim kadın.
Kavgayla.
Yarayla.
Ve dünyaya rağmen hâlâ insan kalmaya çalışan
son tarafımla.

 

Sonra kavga büyüdü içimde kadın.

Sokaklarda değil yalnız,
kendi ruhumun içinde de çatışıyordum artık.

Bir yanım
seni alıp uzak bir yere gitmek istiyordu.
Sessiz bir kasabaya.
Küçük bir eve.
Penceresinde sardunyalar olan bir hayata.

Diğer yanım ise
her sabah gazeteleri yumruklamak istiyordu.
Çünkü dünya hâlâ aynı pislikte dönüyordu.
Çocuklar açtı.
İşçiler eziliyordu.
Ve insanlar
alıştıkları için susuyordu.

Ben en çok buna öfkeleniyordum kadın:
İnsanların alışmasına.

Çünkü alışmak
bazen ihanetten daha ağır geliyor bana.

Gece olunca aynaya bakıyordum uzun uzun.
Gözlerimin altında karanlık büyüyordu.
Sigaralar çoğalmıştı.
Uykular azalmış.

Ve sen diyordun ki:
“Kendini bu kadar tüketme.”

Nasıl anlatılırdı sana…
Ben yalnız kendim için yorulmuyordum.
Bu çağın bütün çürümesi
omzuma yüklenmiş gibiydi.

Bir işçinin suskunluğu,
bir annenin kaybı,
bir çocuğun korkusu…
hepsi gelip içimde oturuyordu geceleri.

Sonra sana bakıyordum.
Sessizce kitap okurken mesela.
Saçların yüzüne düşüyordu.
Dışarıda kar yağıyordu.

Ve içimdeki bütün öfke
birkaç saniyeliğine duruyordu.

İşte en büyük kavga buydu belki kadın.

Bir insanın
hem dünyadan nefret edip
hem de bir insanı böylesine sevebilmesi.

Çünkü sen benim içimde
iki ayrı adam uyandırdın.

Biri meydanlarda bağırmak isteyen,
yumruğunu havaya kaldıran,
bu düzeni parçalamak isteyen adamdı.

Diğeri ise
yalnızca senin dizine başını koyup
bir gece olsun huzurla uyumak isteyen yorgun bir çocuk.

Ve ben hangisinin gerçek ben olduğuna
uzun süre karar veremedim.

Bazen korktum da.
Ya kavga eden tarafım
seni de kırarsa diye.
Ya bu dünyanın sertliği
beni sevgiyi taşıyamayacak kadar taşlaştırırsa diye.

Çünkü insan sürekli savaşınca kadın,
bir süre sonra
sarılmayı bile unutuyor.

Bir gece sana bağırdım hatırlıyor musun?
Sebepsiz yere.
Aslında sana değil,
hayata öfkeliydim.

Sen sustun sadece.
Gözlerin doldu.

İşte o an
kendimden utandım.

Çünkü insan
en çok sevdiği kişiyi yaralayınca
kendi karanlığını görüyor.

O gece Varşova’nın sokaklarında sabaha kadar yürüdüm.
Kar dizlerime kadar çıkıyordu.
Ellerim buz kesmişti.

Ve ilk kez şunu düşündüm:

Belki de en zor devrim
dünyayı değiştirmek değil,
kendi içindeki öfkeye yenilmeden insan kalabilmekti.

Sabaha karşı sana döndüm.
Kapıyı sessizce açtın.
Hiçbir şey sormadın.

Sadece sarıldın bana.

İşte o an kadın…
bütün kavgaların ortasında
insanı hayatta tutan tek şeyin
hâlâ sevilebilmek olduğunu anladım.

 

Sonra günler geçti kadın.
Ama insanın içindeki savaş
takvimle bitmiyor.

Sabahları yüzümü yıkıyordum,
kahve içiyordum,
insanların arasına karışıyordum.
Ama içimde hâlâ
iki ayrı dünya çarpışıyordu sessizce.

Bir tarafta sen vardın.
Saçlarına sinmiş kahve kokusu,
gözlerinde taşıdığın yorgun umut,
ellerinin sıcaklığı.

Diğer tarafta ise
bu kirli çağın hiç dinmeyen uğultusu.

Patronlar televizyonlarda gülümsüyordu.
Çocuklar sokakta üşüyordu.
İnsanlar birbirini ezerek yükseliyordu.

Ve ben her gün
biraz daha sertleşiyordum sanki.

Korkuyordum bundan kadın.

Çünkü insanın kalbi
çok fazla öfke taşıyınca
sevdiği şeyleri de kırmaya başlıyor.

Bir gece bana baktın uzun uzun.
“Sen artık hep düşünüyorsun,” dedin.

Haklıydın.

Ben yaşamıyordum artık.
Kendi zihnimde mahkûm gibiydim.
Her şeyi sorguluyordum.
Aşkı.
İnsanlığı.
Kendimi.

Ve en çok da şunu:
Bir insan hem iyi kalıp
hem bu dünyada nasıl ayakta durabilir?

Çünkü iyilik burada
ezilenlerin üstüne bırakılmış eski bir palto gibiydi.
Herkes sırtından çıkarıp atıyordu zamanı gelince.

Ama sen…
Sen hâlâ küçük şeylere inanıyordun kadın.

Bir çocuğun gülümsemesine.
Yağmurdan sonra açan gökyüzüne.
Bir insanın gerçekten değişebileceğine.

Ben ise her geçen gün
daha az inanıyordum her şeye.

Ve işte bu yüzden
kendimle kavga ediyordum geceleri.

Çünkü senin gözlerinde yaşamak isteyen adamla,
dünyadan nefret eden adam
aynı bedenin içinde boğuşuyordu.

Bir gece aynaya baktım uzun uzun.
Yüzüm sertleşmişti.
Babama benziyordum biraz.
Yorgun, suskun
ve yıllardır uyumamış gibi.

Sonra düşündüm:
Ya bir gün tamamen taşlaşırsam?
Ya seni severken bile
bir şey hissedemez hale gelirsem?

İnsan bazen
kendinden korkuyor kadın.

Özellikle de
içindeki karanlığın büyüdüğünü görünce.

O gece sen uyurken
yanına oturdum sessizce.
Yüzüne baktım uzun uzun.

Ve ilk kez
şunu itiraf ettim kendime:

Ben dünyayı kurtaramazdım belki.
Ama seni kırarsam
içimde kalan son insan tarafı da ölecekti.

İşte o an
kavgam değişti kadın.

Artık yalnız düzene değil,
kendi içimde büyüyen karanlığa karşı da savaşıyordum.

Çünkü insan bazen
bir ülkeye,
bir sisteme,
bir çağa değil…
en çok kendi ruhundaki çürümeye yeniliyor.

 

Bir süre sonra
uyumamaya başladım kadın.

Gece olunca
Varşova’nın sesi büyüyordu içimde.
Uzaktan geçen tramvaylar,
sirenler,
sarhoşların bağırışı,
ve duvar diplerinde sessizce çöken insanlar…

Hepsi gelip
yatağımın kenarına oturuyordu sanki.

Sen uyurken
ben tavana bakıyordum saatlerce.

Çünkü insan
dışarıdaki karanlıktan çok
içindekinden korkuyor bir yerden sonra.

Bir gece pencereyi açtım.
Kar yağıyordu yine.
Şehir beyaza bürünmüştü
ama hiçbir şey temiz görünmüyordu gözüme.

Ve düşündüm:

Belki sorun dünya değildi yalnızca.
Belki insan
bir süre sonra
kendi öfkesine bağımlı hale geliyordu.

Çünkü kavga etmek
bazen yaşamaktan daha kolay geliyor.

Birine sarılmak yerine bağırmak,
sevmek yerine küçümsemek,
umut etmek yerine nefret etmek…

Bunlar daha kolaydı kadın.
Daha güvenli.

Çünkü umut kırılırdı.
Aşk terk ederdi.
Ama öfke…
öfke insanı hiç yalnız bırakmazdı.

İşte tam burada kaybolmaya başladım ben.

Sen bir gün yüzüme bakıp
“Artık gözlerin değişti,” dedin.

Haklıydın.

İçimde sürekli konuşan bir adam vardı artık.
Her şeyi sorgulayan,
kimseye güvenmeyen,
hatta bazen seni bile kendinden uzaklaştırmak isteyen biri.

Çünkü insan
çok yara alınca
kendini sevilmeye layık görmemeye başlıyor.

Ben de seni iterken
aslında kendimden kaçıyordum kadın.

Bir akşam tartıştık yine.
Sen ağladın.
Ben sustum.

Çünkü bazı erkekler
üzgün olduğunu söyleyemez.
Öfkelenir sadece.

Ama o gece
sen kapıyı çarpıp gidince
evin içindeki sessizlik beni boğdu.

İlk kez
kendi sesimden korktum.

Aynaya baktım.
Yüzüm karanlıktı.
Babamın yıllarca taşıdığı o yenilmiş ifade
yavaş yavaş bana geçmişti.

Ve anladım:

İnsan bazen
dünyaya benzeye benzeye çürüyor.

Karşı çıktığı şeye dönüşüyor fark etmeden.

İşte o an
ellerim titredi kadın.

Çünkü seni kaybetmekten çok,
seni severken bile
insanlığımı kaybetmekten korkuyordum artık.

Sabaha kadar sokaklarda yürüdüm yine.
Kar ayakkabılarımın içine doldu.
Bir köprüde durup nehre baktım uzun uzun.

Vistül karanlıktı.
Tıpkı içim gibi.

Ve ilk kez
kendime şu soruyu sordum:

“Eğer bütün kavgaların sonunda
sevme yeteneğini kaybediyorsan…
gerçekten kazanmış sayılır mısın?”

 

Cebimde ucuz bir votka vardı kadın.
Ellerim soğuktan çatlamıştı.
Varşova sabaha karşı
yenilmiş bir boksör gibi sessizdi.

Ben köprünün üstünde durmuş
nehre bakıyordum uzun uzun.

İnsan bazen
ölmek istemiyor aslında.
Sadece içindeki gürültü dinsin istiyor.

Votkadan bir yudum aldım.
Boğazım yandı.
Ama içimdeki karanlık
hiç azalmadı.

Çünkü bazı acılar
alkolle uyuşmuyor.
Daha da büyüyor gecenin içinde.

Senin sesin geldi sonra aklıma.
“Bu kadar kendini tüketme,” deyişin.

Gülümsedim acı acı.

Nasıl anlatılırdı sana kadın…
Ben yalnız yaşadıklarımdan yorulmamıştım.
İnsanlardan yorulmuştum.
Yalanlardan.
Suskunluklardan.
Herkesin birbirinin üstüne basarak yükselmesinden.

Ve en çok da
kendi içimde büyüyen o sert adamdan.

Bir sigara yaktım sonra.
Rüzgâr yüzüme vuruyordu.
Şehir uzakta sarı ışıklarla titriyordu.

Ve o an
ilk kez kendime dürüst oldum:

Ben dünyayı değiştiremedim kadın.
Ama dünya da
beni tamamen kendine benzetemedi henüz.

Çünkü hâlâ seni düşününce
içimde bir yer sızlıyordu.

Hâlâ bir çocuğun ağlaması
gece uykumu kaçırıyordu.
Hâlâ bazı şarkılar
beni gençliğime götürüyordu.

Demek ki tamamen ölmemiştim.

Votka şişesini cebime geri koydum.
Gökyüzüne baktım.
Kar yeniden başlamıştı.

Ve ben o gece
şunu öğrendim kadın:

İnsan bazen
hayata tutunmayı büyük umutlarla değil,
içinde kalan küçücük bir merhamet kırıntısıyla başarıyor.

Belki devrim olmadı.
Belki dünya değişmedi.
Belki biz bile
birbirimizi tam kurtaramadık.

Ama bütün bu karanlığın içinde
birbirimize zarar vermemeye çalıştık ya…

İşte belki de
gerçek aşk buydu.

 

Sabah yaklaşırken
cebindeki votka ısınmıştı biraz.
Ama insanın içindeki kış
ceple taşınmıyordu kadın.

Köprüden yürüyüp aşağı indim.
Ayakkabılarım su çekmişti.
Sokak lambaları titriyordu hâlâ.
Bir evsiz adam kartonların üstünde uyuyordu.
Yanından geçerken
kendime baktım sanki.

Çünkü bazı insanlar
evsiz kalmadan önce
içinde yuvasını kaybediyor.

Bir büfeden sigara aldım sonra.
Kasadaki çocuk yorgundu.
Gözleri uykusuzdu.
Belki benim yaşımdaydı
ama yüzünde elli yıllık bir hayat vardı.

Varşova böyle yapıyor insana kadın.
İnsanları genç yaşta eskiltiyor.

Sigarayı yaktım.
Duman göğe yükseldi.
Ve ben yine seni düşündüm.

Çünkü insan
dünyadan ne kadar nefret ederse etsin
gece sonunda dönüp dolaşıp
sevdiği kişiye sığınıyor içinde.

Bir ara cebimdeki votkayı çıkarıp
nehre fırlatmayı düşündüm.
Sonra vazgeçtim.

Çünkü mesele şişe değildi zaten.
İnsan bazen
kendinden kaçmak için içiyor.
Ve insan
kendi içinden kaçamıyor.

O an senin o eski cümlen geldi aklıma:
“İçindeki karanlığı büyütme.”

Geç kalmış bir nasihat gibi çarptı yüzüme.

Çünkü ben yıllarca
öfkeyi güç sandım kadın.
Sert olmayı ayakta kalmak sandım.
Kimseye ihtiyaç duymamayı özgürlük sandım.

Oysa insan
yalnız kaldıkça çürüyormuş yavaş yavaş.

Ve şimdi burada,
kar altında yürürken
ilk kez kendime acıdım biraz.

Çünkü içimde hâlâ
sarılmak isteyen bir taraf vardı.
Hâlâ sevilmek isteyen.
Hâlâ çocuk kalmış küçücük bir yer.

Ama dünya
erkeklere bunu saklamayı öğretiyor.

“Güçlü ol,” diyor.
“Sus,” diyor.
“Yıkılma.”

Sonra herkes
kendi içinde sessizce dağılıyor.

Ben de dağılıyordum kadın.
Ama ilk kez
toparlanmak istedim o gece.

Senin için mi?
Belki biraz.

Ama en çok
kendimi tamamen kaybetmemek için.

Çünkü anladım ki;
bir insan
ne kadar haklı olursa olsun,
eğer sevgiyi kaybediyorsa
içindeki bütün devrimler anlamsızlaşıyor.

Sabah oldu sonra.
Gökyüzü griye döndü.
İlk tramvay geçti raylardan.

Ben cebimde votka,
gözlerimde uykusuzluk
ve içimde hâlâ bitmemiş bir kavga ile
şehrin içine karıştım yeniden.

Ama bu kez
yalnız dünyayla değil,
kendimi insan tutabilmek için de savaşıyordum.

 

Cebimde yarım votka,
üstümde gece kokusu,
içimde yıllardır dinmeyen bir kavga kaldı yalnızca.

Varşova sabahı ağır ağır doğuyor.
Kar kirlenmiş kaldırımlarda eriyor.
İşçiler yine otobüs duraklarında bekliyor.
Hayat,
sanki hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor.

Ama ben biliyorum.

İnsan bazı gecelerden sonra
aynı biri olarak uyanmıyor.

O köprüde dururken
elimde sigara,
ceplerimde soğuk,
ilk kez kendimi açık açık gördüm kadın.

Öfkemi.
Kibirimi.
Yorgunluğumu.
Ve sevgiyi kaybetmekten duyduğum o büyük korkuyu.

Çünkü insan
dünyayla kavga ederken
bir gün dönüp aynada
kendi düşmanına dönüşebiliyor.

Ben tam oradaydım işte.
Karanlığın kıyısında.

Sonra seni düşündüm.
Bir kafede gülüşünü.
Sessizce kitap okuyuşunu.
Kavga ettiğimiz geceden sonra bile
beni sarılışını.

Ve anladım kadın…

Bu dünyada hâlâ sevgi gösterebilen insanlar varsa
her şey tamamen bitmemiş demektir.

Belki devrim olmadı.
Belki adalet gelmedi.
Belki biz bile
birbirimizi kurtaramadık.

Ama ben senin yanında
taşlaşmamayı öğrendim.

İşte bütün mesele buydu belki.

Çünkü bu çağ
insanı yavaş yavaş demire çeviriyor.
Sert.
Soğuk.
Duygusuz.

Ve sen
benim içimde kalan son insan tarafını korudun kadın.

Şimdi sabah tamamen oldu.
İlk tramvay geçti önümden.
Şehir yeniden insanlarla doluyor.

Ben ceketimin cebine ellerimi sokup
kalabalığın içine karışıyorum.

Ama bu kez
yalnız öfkemle değil,
içimde senden kalan küçücük bir ışıkla yürüyorum.

Ve eğer bir gün
bu şehir beni tamamen tüketirse bile,
son anda aklıma sen geleceksin.

Kar altında duran o kadın.
Gözlerinde hem aşkı
hem dünyanın bütün yorgunluğunu taşıyan o kadın.

Çünkü bazı insanlar
hayatımıza gelip gitmez sadece.

İçimizdeki karanlığa karşı
son direnişimiz olur.

 

Ve artık hiçbir şey söylemeyeceğim kadın.

Çünkü bazı hikâyeler
fazla konuşulunca eksiliyor.

Varşova çoktan sabaha karıştı.
Kar eridi.
Votka bitti.
Sigaralar kül oldu.

Ama insanın içinde
geçmeyen şeyler var.

Sen mesela…
Bir şehir gibi kaldın bende.
Soğuk ama unutulmayan.
Yorgun ama hâlâ yaşayan.

Ben artık eskisi kadar öfkeli değilim belki.
Sadece daha sessizim.

Çünkü insan
en büyük kavgalarını bağırarak değil,
susarak taşıyor zamanla.

Şimdi dönüp baktığımda
ne devrimler görüyorum ilk önce
ne kaybedilen savaşlar.

Seni görüyorum.

Kar altında yürüyen bir kadını.
Gözlerinde kırılmış bir çağın hüznüyle
yine de sevmekten vazgeçmeyen bir kadını.

Ve kendimi görüyorum sonra.
Cebinde ucuz votka taşıyan,
geceleri kendisiyle kavga eden
yorgun bir adamı.

Biz belki dünyayı değiştiremedik kadın.
Ama birbirimizin içinde
tamamen çürümemeyi başardık.

İnsan için bazen
en büyük zafer budur.

Şimdi şehir kalabalıklaşıyor.
Tramvaylar geçiyor.
İnsanlar birbirine çarpıp gidiyor yine.

Ve ben
o köprünün üstünde bıraktığım adamla
yavaş yavaş vedalaşıyorum.

Çünkü sonunda anladım:

Hayat insanı sertleştiriyor.
Dünya kirletiyor.
Acı yoruyor.

Ama bir insan
bütün bunlara rağmen
hâlâ birini içten sevebiliyorsa…

tam yenilmemiş oluyor.

 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow