Yoksul Adamın Gururu

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...
8 Haziran 2026 - 13:58
8 Haziran 2026 - 13:58 ⏱ 12 dk Okuma Süresi
 0  15
Yoksul Adamın Gururu

“Yoksul Adamın Gururu”

Babam derdi ki:
“İnsan aç kalabilir oğlum…
ama karakterini satarsa bir daha doyamaz.”

O zamanlar anlamazdım.

Şimdi eski bir apartmanın üçüncü katında,
rutubet kokan bu küçük odada
babamın sesini daha iyi duyuyorum.

Cebimde üç bozukluk var.
Masada bayat ekmek.
Sobada yanacak son odun.

Ama yine de
kimsenin kapısında eğmedim başımı.

Çünkü yoksulluk başka şeydir,
onursuzluk başka.

Bu şehirde insanlar
bir tabak sıcak yemek için birbirini satıyor artık.
Dostluklarını,
vicdanlarını,
aşklarını…

Sonra gece olunca aynaya bakamıyorlar.

Ben aç kaldım bazen.
Günlerce aynı ceketi giydim.
Kışın ellerim morardı soğuktan.

Ama haram lokma koymadım ağzıma.

Çünkü insanı ayakta tutan şey
cebindeki para değil,
içindeki haysiyettir.

Geçen gün zengin bir adam gördüm.
Pahalı paltosu vardı.
Parmaklarında altın yüzükler.

Ama gözleri korkuyordu.

İşte o an anladım:
Bazı insanlar yoksul doğar,
bazıları ise ruhen dilenci yaşar.

Annem eski çorapları dikerdi geceleri.
Babam yorgun elleriyle ekmek taşırdı eve.
Biz fakirdik.

Ama sofraya oturduğumuzda
kimse kimseden utanmazdı.

Şimdi herkesin telefonu var,
parlak vitrinleri var,
yalan gülüşleri var.

Ama insanlıkları eksik.

Ben hâlâ eski bir masada oturup
ucuz çay içiyorum geceleri.
Sigaramı yavaşça yakıp
camdan şehre bakıyorum.

Ve içimden sadece şunu geçiriyorum:

Kaybettiklerim için üzgünüm belki…
ama kendimi satmadığım için huzurluyum.

Çünkü bazı insanlar
parayla büyür.

Bazıları ise
acıyla adam olur.

 

Bir akşam eve yürüyerek dönerken
vitrinlere baktım uzun uzun.

Pahalı elbiseler,
parfümler,
ışıltılı hayatlar…

Camların arkasında başka bir dünya vardı sanki.
Sıcak.
Temiz.
Gülümseyen insanlar dolu.

Sonra kendi ayakkabılarıma baktım.
Tabanı eskimişti.
Montumun cebinde küçük bir yırtık vardı.

Ama nedense
kendimden utanmadım.

Çünkü insanın fakir olması suç değildir.
Asıl utanç,
başkasının ekmeğine göz dikmektir.

Biz çocukken annem
çayı demli gösterip çok su koyardı içine.
Ekmek bayatlayınca kızartırdı.
Yokluğu oyun gibi saklamaya çalışırdı bizden.

Şimdi düşünüyorum da
en büyük zenginlik belki de buydu:

Kimseyi suçlamadan yaşamak.

Babam bazen gece geç gelirdi eve.
Yorgun olurdu.
Elleri çatlamış.
Omuzları çökmüş.

Ama sofraya oturduğunda
gözlerinde hâlâ bir adamın gururu vardı.

Çünkü alın teriyle yorulan insanlar
geceleri daha rahat uyur.

Bu şehirde çok şey gördüm ben.
Parasını büyütüp ruhunu küçülten adamlar…
Dostunu üç kuruşa satanlar…
Sevgiyi bile hesapla yaşayanlar…

Ve anladım:

Yoksulluk insanı kirletmez.
Açgözlülük kirletir.

Ben hâlâ aynı apartmanda yaşıyorum.
Duvarlar ince.
Kış sert.
Hayat yorucu.

Ama aynaya baktığımda
tanımadığım bir yüz görmüyorum.

İşte insanın elinde kalan son servet budur.

Bir gün hepimiz gideceğiz.
Ne para kalacak,
ne evler,
ne de gösterişli masalar.

Toprağın altında herkes aynı sessizliğe gömülecek.

O gün geldiğinde
cebimde para olmasa da olur.

Yeter ki
vicdanımın elleri temiz kalsın.

Şimdi gece yarısı.
Şehir yavaş yavaş susuyor.
Uzakta bir köpek havlıyor,
üst kattan musluk sesi geliyor.

Ben pencerenin önünde oturmuş
son sigaramı içiyorum.

Camda kendi yansımam var.
Yorgun bir adam.
Eskimiş eller.
Sessiz gözler.

Ama hâlâ dimdik duran bir gurur.

Hayat bana çok şey vermedi.
Bazen sofram boş kaldı.
Bazen sevdiğim insanlar gitti.
Bazen cebimde dönüş parası bile olmadı.

Yine de kimsenin önünde eğilmedim.

Çünkü insanın gerçek zenginliği
cebindekiler değil,
karanlıkta bile kaybetmediği karakteridir.

Bu dünya garip bir yer.
Kötüler çoğu zaman sıcak evlerde uyuyor.
İyi insanlar ise
soğuk odalarda direniyor hayata.

Ama ben şuna inanıyorum:

Tanrı bazen insanı parayla değil,
yoklukla sınar.

Ve bazı insanlar
o sınavdan sessizce geçer.

Babam öldüğünde eski bir ceket bırakmıştı bana.
Cebinde para yoktu.
Ama yıllarca alnının teri vardı üzerinde.

İşte ben o ceketi miras bildim kendime.

Şimdi gençler zengin olmayı hayal ediyor.
Ben ise sadece
adam kalabilmenin ne kadar zor olduğunu düşünüyorum.

Çünkü yoksulluk geçer bazen.
Ama insan bir kez şerefini kaybederse
bir daha kendine dönemiyor.

Belki yarın yine aynı ekmeği bölüşeceğim.
Belki yine üşüyeceğim.
Belki bu şehir beni hiç fark etmeyecek.

Olsun.

Ben hayatın karşısında
kirlenmeden yaşadım.

Ve insanın mezarına götürebileceği
tek servet budur zaten.

 

“Yoksul Adamın Gururu”

Babam derdi ki:
“İnsan aç kalabilir oğlum…
ama karakterini satarsa bir daha doyamaz.”

O zamanlar anlamazdım.

Şimdi eski bir apartmanın üçüncü katında,
rutubet kokan bu küçük odada
babamın sesini daha iyi duyuyorum.

Cebimde üç bozukluk var.
Masada bayat ekmek.
Sobada yanacak son odun.

Ama yine de
kimsenin kapısında eğmedim başımı.

Çünkü yoksulluk başka şeydir,
onursuzluk başka.

Bu şehirde insanlar
bir tabak sıcak yemek için birbirini satıyor artık.
Dostluklarını,
vicdanlarını,
aşklarını…

Sonra gece olunca aynaya bakamıyorlar.

Ben aç kaldım bazen.
Günlerce aynı ceketi giydim.
Kışın ellerim morardı soğuktan.

Ama haram lokma koymadım ağzıma.

Çünkü insanı ayakta tutan şey
cebindeki para değil,
içindeki haysiyettir.

Geçen gün zengin bir adam gördüm.
Pahalı paltosu vardı.
Parmaklarında altın yüzükler.

Ama gözleri korkuyordu.

İşte o an anladım:
Bazı insanlar yoksul doğar,
bazıları ise ruhen dilenci yaşar.

Annem eski çorapları dikerdi geceleri.
Babam yorgun elleriyle ekmek taşırdı eve.
Biz fakirdik.

Ama sofraya oturduğumuzda
kimse kimseden utanmazdı.

Şimdi herkesin telefonu var,
parlak vitrinleri var,
yalan gülüşleri var.

Ama insanlıkları eksik.

Ben hâlâ eski bir masada oturup
ucuz çay içiyorum geceleri.
Sigaramı yavaşça yakıp
camdan şehre bakıyorum.

Ve içimden sadece şunu geçiriyorum:

Kaybettiklerim için üzgünüm belki…
ama kendimi satmadığım için huzurluyum.

Çünkü bazı insanlar
parayla büyür.

Bazıları ise
acıyla adam olur.

 

Bir akşam eve yürüyerek dönerken
vitrinlere baktım uzun uzun.

Pahalı elbiseler,
parfümler,
ışıltılı hayatlar…

Camların arkasında başka bir dünya vardı sanki.
Sıcak.
Temiz.
Gülümseyen insanlar dolu.

Sonra kendi ayakkabılarıma baktım.
Tabanı eskimişti.
Montumun cebinde küçük bir yırtık vardı.

Ama nedense
kendimden utanmadım.

Çünkü insanın fakir olması suç değildir.
Asıl utanç,
başkasının ekmeğine göz dikmektir.

Biz çocukken annem
çayı demli gösterip çok su koyardı içine.
Ekmek bayatlayınca kızartırdı.
Yokluğu oyun gibi saklamaya çalışırdı bizden.

Şimdi düşünüyorum da
en büyük zenginlik belki de buydu:

Kimseyi suçlamadan yaşamak.

Babam bazen gece geç gelirdi eve.
Yorgun olurdu.
Elleri çatlamış.
Omuzları çökmüş.

Ama sofraya oturduğunda
gözlerinde hâlâ bir adamın gururu vardı.

Çünkü alın teriyle yorulan insanlar
geceleri daha rahat uyur.

Bu şehirde çok şey gördüm ben.
Parasını büyütüp ruhunu küçülten adamlar…
Dostunu üç kuruşa satanlar…
Sevgiyi bile hesapla yaşayanlar…

Ve anladım:

Yoksulluk insanı kirletmez.
Açgözlülük kirletir.

Ben hâlâ aynı apartmanda yaşıyorum.
Duvarlar ince.
Kış sert.
Hayat yorucu.

Ama aynaya baktığımda
tanımadığım bir yüz görmüyorum.

İşte insanın elinde kalan son servet budur.

Bir gün hepimiz gideceğiz.
Ne para kalacak,
ne evler,
ne de gösterişli masalar.

Toprağın altında herkes aynı sessizliğe gömülecek.

O gün geldiğinde
cebimde para olmasa da olur.

Yeter ki
vicdanımın elleri temiz kalsın.

Şimdi gece yarısı.
Şehir yavaş yavaş susuyor.
Uzakta bir köpek havlıyor,
üst kattan musluk sesi geliyor.

Ben pencerenin önünde oturmuş
son sigaramı içiyorum.

Camda kendi yansımam var.
Yorgun bir adam.
Eskimiş eller.
Sessiz gözler.

Ama hâlâ dimdik duran bir gurur.

Hayat bana çok şey vermedi.
Bazen sofram boş kaldı.
Bazen sevdiğim insanlar gitti.
Bazen cebimde dönüş parası bile olmadı.

Yine de kimsenin önünde eğilmedim.

Çünkü insanın gerçek zenginliği
cebindekiler değil,
karanlıkta bile kaybetmediği karakteridir.

Bu dünya garip bir yer.
Kötüler çoğu zaman sıcak evlerde uyuyor.
İyi insanlar ise
soğuk odalarda direniyor hayata.

Ama ben şuna inanıyorum:

Tanrı bazen insanı parayla değil,
yoklukla sınar.

Ve bazı insanlar
o sınavdan sessizce geçer.

Babam öldüğünde eski bir ceket bırakmıştı bana.
Cebinde para yoktu.
Ama yıllarca alnının teri vardı üzerinde.

İşte ben o ceketi miras bildim kendime.

Şimdi gençler zengin olmayı hayal ediyor.
Ben ise sadece
adam kalabilmenin ne kadar zor olduğunu düşünüyorum.

Çünkü yoksulluk geçer bazen.
Ama insan bir kez şerefini kaybederse
bir daha kendine dönemiyor.

Belki yarın yine aynı ekmeği bölüşeceğim.
Belki yine üşüyeceğim.
Belki bu şehir beni hiç fark etmeyecek.

Olsun.

Ben hayatın karşısında
kirlenmeden yaşadım.

Ve insanın mezarına götürebileceği
tek servet budur zaten.

 

“Yoksul Adamın Gururu”

Babam derdi ki:
“İnsan aç kalabilir oğlum…
ama karakterini satarsa bir daha doyamaz.”

O zamanlar anlamazdım.

Şimdi eski bir apartmanın üçüncü katında,
rutubet kokan bu küçük odada
babamın sesini daha iyi duyuyorum.

Cebimde üç bozukluk var.
Masada bayat ekmek.
Sobada yanacak son odun.

Ama yine de
kimsenin kapısında eğmedim başımı.

Çünkü yoksulluk başka şeydir,
onursuzluk başka.

Bu şehirde insanlar
bir tabak sıcak yemek için birbirini satıyor artık.
Dostluklarını,
vicdanlarını,
aşklarını…

Sonra gece olunca aynaya bakamıyorlar.

Ben aç kaldım bazen.
Günlerce aynı ceketi giydim.
Kışın ellerim morardı soğuktan.

Ama haram lokma koymadım ağzıma.

Çünkü insanı ayakta tutan şey
cebindeki para değil,
içindeki haysiyettir.

Geçen gün zengin bir adam gördüm.
Pahalı paltosu vardı.
Parmaklarında altın yüzükler.

Ama gözleri korkuyordu.

İşte o an anladım:
Bazı insanlar yoksul doğar,
bazıları ise ruhen dilenci yaşar.

Annem eski çorapları dikerdi geceleri.
Babam yorgun elleriyle ekmek taşırdı eve.
Biz fakirdik.

Ama sofraya oturduğumuzda
kimse kimseden utanmazdı.

Şimdi herkesin telefonu var,
parlak vitrinleri var,
yalan gülüşleri var.

Ama insanlıkları eksik.

Ben hâlâ eski bir masada oturup
ucuz çay içiyorum geceleri.
Sigaramı yavaşça yakıp
camdan şehre bakıyorum.

Ve içimden sadece şunu geçiriyorum:

Kaybettiklerim için üzgünüm belki…
ama kendimi satmadığım için huzurluyum.

Çünkü bazı insanlar
parayla büyür.

Bazıları ise
acıyla adam olur.

 

Bir akşam eve yürüyerek dönerken
vitrinlere baktım uzun uzun.

Pahalı elbiseler,
parfümler,
ışıltılı hayatlar…

Camların arkasında başka bir dünya vardı sanki.
Sıcak.
Temiz.
Gülümseyen insanlar dolu.

Sonra kendi ayakkabılarıma baktım.
Tabanı eskimişti.
Montumun cebinde küçük bir yırtık vardı.

Ama nedense
kendimden utanmadım.

Çünkü insanın fakir olması suç değildir.
Asıl utanç,
başkasının ekmeğine göz dikmektir.

Biz çocukken annem
çayı demli gösterip çok su koyardı içine.
Ekmek bayatlayınca kızartırdı.
Yokluğu oyun gibi saklamaya çalışırdı bizden.

Şimdi düşünüyorum da
en büyük zenginlik belki de buydu:

Kimseyi suçlamadan yaşamak.

Babam bazen gece geç gelirdi eve.
Yorgun olurdu.
Elleri çatlamış.
Omuzları çökmüş.

Ama sofraya oturduğunda
gözlerinde hâlâ bir adamın gururu vardı.

Çünkü alın teriyle yorulan insanlar
geceleri daha rahat uyur.

Bu şehirde çok şey gördüm ben.
Parasını büyütüp ruhunu küçülten adamlar…
Dostunu üç kuruşa satanlar…
Sevgiyi bile hesapla yaşayanlar…

Ve anladım:

Yoksulluk insanı kirletmez.
Açgözlülük kirletir.

Ben hâlâ aynı apartmanda yaşıyorum.
Duvarlar ince.
Kış sert.
Hayat yorucu.

Ama aynaya baktığımda
tanımadığım bir yüz görmüyorum.

İşte insanın elinde kalan son servet budur.

Bir gün hepimiz gideceğiz.
Ne para kalacak,
ne evler,
ne de gösterişli masalar.

Toprağın altında herkes aynı sessizliğe gömülecek.

O gün geldiğinde
cebimde para olmasa da olur.

Yeter ki
vicdanımın elleri temiz kalsın.

Şimdi gece yarısı.
Şehir yavaş yavaş susuyor.
Uzakta bir köpek havlıyor,
üst kattan musluk sesi geliyor.

Ben pencerenin önünde oturmuş
son sigaramı içiyorum.

Camda kendi yansımam var.
Yorgun bir adam.
Eskimiş eller.
Sessiz gözler.

Ama hâlâ dimdik duran bir gurur.

Hayat bana çok şey vermedi.
Bazen sofram boş kaldı.
Bazen sevdiğim insanlar gitti.
Bazen cebimde dönüş parası bile olmadı.

Yine de kimsenin önünde eğilmedim.

Çünkü insanın gerçek zenginliği
cebindekiler değil,
karanlıkta bile kaybetmediği karakteridir.

Bu dünya garip bir yer.
Kötüler çoğu zaman sıcak evlerde uyuyor.
İyi insanlar ise
soğuk odalarda direniyor hayata.

Ama ben şuna inanıyorum:

Tanrı bazen insanı parayla değil,
yoklukla sınar.

Ve bazı insanlar
o sınavdan sessizce geçer.

Babam öldüğünde eski bir ceket bırakmıştı bana.
Cebinde para yoktu.
Ama yıllarca alnının teri vardı üzerinde.

İşte ben o ceketi miras bildim kendime.

Şimdi gençler zengin olmayı hayal ediyor.
Ben ise sadece
adam kalabilmenin ne kadar zor olduğunu düşünüyorum.

Çünkü yoksulluk geçer bazen.
Ama insan bir kez şerefini kaybederse
bir daha kendine dönemiyor.

Belki yarın yine aynı ekmeği bölüşeceğim.
Belki yine üşüyeceğim.
Belki bu şehir beni hiç fark etmeyecek.

Olsun.

Ben hayatın karşısında
kirlenmeden yaşadım.

Ve insanın mezarına götürebileceği
tek servet budur zaten.

 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow