Sevmek, Bir Başkasının Hayatına Yönetmen Olmak Değildir

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Sevmek, bir başkasının hayatını kendi istediğimiz gibi şekillendirmek değildir. Bazen sevmek, karşımızdaki insanın kendi yolunu bulmasına izin vermek, yanında yürümek ama onun yerine karar vermemektir. Çünkü gerçek sevgi, sahip olmakla değil; anlamak, güvenmek ve gerektiğinde özgür bırakabilmekle ilgilidir. Bu yazı, sevgi ile kontrol arasındaki o ince çizgiye bakıyor. Birini sevdiğimizi düşünürken, farkında olmadan onun hayatına ne kadar müdahale ettiğimizi sorgulatıyor. Çünkü sağlıklı bir sevgi; özgürlüğe, bireyselliğe, güvene ve karşılıklı saygıya alan açabildiği ölçüde gerçek bir bağa dönüşür.

6 Eylül 2026 - 14:30
 14  53
Sevmek, Bir Başkasının Hayatına Yönetmen Olmak Değildir

Sevmek, Bir Başkasının Hayatına Yönetmen Olmak Değildir

Sevmek, bir insanın hayat sahnesine yönetmen olarak atanmak değildir. Ne var ki çoğu zaman sevgiyi, farkına bile varmadan bir tahakküm biçimine dönüştürüyoruz. Birinin başına kötü bir şey gelmesinden korktuğumuzda, onun özgürlüğünü sınırlandırmayı korumak sanıyoruz. Kaygımız arttıkça, kararlarını onun adına vermeye başlıyoruz. Sonra da bütün bunları sevginin doğal bir sonucuymuş gibi açıklıyoruz.

Oysa birini sevmek, onun hayatını kendi korkularımıza göre düzenlemek değildir.

Bir insanın hata yapmasını engellemek istemek anlaşılır bir duygudur. Sevdiğimiz birinin yanlış bir karar vermesini, incinmesini, parasını kaybetmesini ya da hayal kırıklığına uğramasını istemeyiz. Fakat hayatın bütün risklerini onun adına ortadan kaldırmaya çalıştığımızda, ona yalnızca bir iyilik yapmış olmayız. Bazen onun kendi kararlarını verme, sonuçlarıyla yüzleşme ve yeniden ayağa kalkma hakkını da elinden alırız.

İnsan, her zaman başkasının açtığı yoldan yürüyerek öğrenmez. Bazen kendi seçtiği yolda tökezler, yanlış bir kapıyı çalar, beklemediği bir duvarla karşılaşır. Sonra durur, düşünür ve yolunu yeniden bulmaya çalışır. İşte o anlarda ihtiyaç duyduğu şey, hayatının başına geçecek bir yönetmen değil, yanında durabilecek bir insandır.

Sevgi, birinin bütün borçlarını sırtlanmak da değildir. Elbette zor zamanlarda maddi destek sunabilir, bir yükü paylaşabiliriz. Ancak birinin bütün sorumluluklarını üstlenmekle ona destek olmak aynı şey değildir. Bazen yardım etme isteğimiz, karşımızdakinin kendi gücünü kullanmasına fırsat bırakmayacak kadar büyür. Oysa insanın kendi hayatını taşıyabildiğini hissetmesi, yalnızca bir yükten kurtulmasından daha değerlidir.

Birinin oturacağı evi, yürüyeceği yolu ya da vereceği kararları onun yerine seçmek de sevgi kılıfına büründürülmüş bir kontrol arzusuna dönüşebilir. “Senin iyiliğini düşünüyorum.” cümlesi her zaman kötü bir niyetin işareti değildir. Fakat iyi niyet, tek başına doğru davranışın ölçüsü de değildir. Bazen gerçekten sevdiğimiz için karşımızdakini korumak isteriz; bazen de onun bizim istediğimiz gibi yaşamasını isteriz. Aradaki farkı görebilmek, sevginin en zor sınavlarından biridir.

Çünkü sevgi, yalnızca yakınlık kurmak değil, karşımızdakinin bizden ayrı bir insan olduğunu kabul etmektir.

Onun da kendine ait korkuları, arzuları, kararları ve yanılma hakkı vardır. Bizim için doğru olan, onun için de doğru olmak zorunda değildir. Bizim yıllar içinde edindiğimiz deneyimler, onun hayatının bütün sorularına cevap vermez. Kendi yaşadıklarımızdan öğrendiklerimizi paylaşabiliriz; fakat o bilgiyi bir hükme dönüştürüp karşımızdakinin hayatına uygulamaya başladığımızda, eşlik etmekten uzaklaşırız.

Gerçek sevgi, karşımızdakinin bireyselliğine duyduğumuz derin saygıyla başlar. Onu değiştirmeye ya da kendi zihnimizdeki kalıplara uydurmaya çalışmadan, olduğu gibi görebilme cesaretidir bu. Bazen bir insanın değişmesini istemek yerine, onun değişme ihtiyacını kendisinin fark etmesini beklemek gerekir. Çünkü insan, kendisine dayatılan bir hayatı değil, kendi seçtiği hayatı daha sahici biçimde yaşar.

Bu, sevdiğimiz kişinin her kararını onaylamak anlamına gelmez. Onunla aynı fikirde olmayabilir, yanlış yaptığını düşünebilir, hatta bazı kararlarına itiraz edebiliriz. Fakat itiraz etmekle yönetmek arasında önemli bir fark vardır. Birincisi düşüncemizi paylaşmaktır; ikincisi ise karşımızdakinin düşünme ve karar verme hakkını kendimizde görmektir.

Bazen birini gerçekten sevmek, yalnızca onun yanı başında durup usulca şunu söyleyebilmektir:

“Bu hayat senin. Düşersen elinden tutabilirim. Yolunu kaybettiğinde fener yakabilirim. Sana bu yolda samimiyetle eşlik edebilirim. Ama senin yerine bu hayatı ben yaşayamam.”

Bu söz, sevgiden geri çekilmek değildir. Tam tersine, sevginin sınırlarını bilerek orada kalmaktır. Çünkü insanın kendi hayatını yaşamasına izin vermek, onu yalnız bırakmak anlamına gelmez. Bazen en güçlü destek, bir adım geride durup “Bunu senin yerine yapmayacağım ama yanında olacağım.” diyebilmektir.

Birinin kendi kararlarını vermesine izin vermek, onun bütün sonuçlarla tek başına mücadele etmesini istemek de değildir. Gerektiğinde yardım eder, fikrimizi söyler, elimizden geleni yaparız. Fakat yardım ile müdahale arasındaki çizgiyi korumak gerekir. Çünkü sevgi, karşımızdakinin hayatını bizim kontrolümüzde tutmak değil, onun kendi hayatına sahip çıkabilmesine alan açmaktır.

Belki de birine verilebilecek en büyük değer, onun kendi hikâyesinin başrolü kalmasına saygı duymaktır. Biz o hikâyede önemli bir yere sahip olabiliriz. Onun sevincine ortak olabilir, üzüntüsünü paylaşabilir, zor zamanlarında yanında durabiliriz. Ama onun yerine karar veremeyiz. Onun yerine yaşayamayız. Onun yerine büyüyemeyiz.

Sevgi bir sığınak olabilir ama asla bir hapishane değildir.

Sevmek; yanımızdakinin kendi kanatlarıyla uçmasına rehberlik etmek, gerektiğinde elini uzatmak ve o yükselirken gururla izleyebilmektir. Çünkü gerçek sevgi, bir insanı kendimize bağlamakla değil, onun kendi hayatına güvenle sahip çıkabilmesine katkıda bulunmakla büyür.

Ve belki de sevginin en olgun hâli, şu cümlede saklıdır:

“Senin hayatını yönetmek istemiyorum. Sadece o hayatı yaşarken yanında olmak istiyorum.”

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Dilek Paltun Bazı hikâyelerde suç, görünen yerde başlamaz. Ben de hikâyelerimi çoğu zaman bir cinayetten, kaybolan bir izden ya da cevabı olmayan bir sorudan yola çıkarak kuruyorum. Polisiye ve gerilim yazıyorum; karakterlerin sakladıklarını, geçmişin bugüne bıraktığı izleri ve gerçeğin ortaya çıkmadan önce geçtiği yolları anlatmayı seviyorum. Bazen bir ayrıntı bütün hikâyeyi değiştirir. Bazen en sessiz karakter, en çok şeyi bilir. Arada gündelik hayata ve gündeme dair yazılar da yazıyorum. Ama burada çoğunlukla suçun gölgesinde dolaşan hikâyeler var. Kapıyı araladım. İçeride ne olduğunu öğrenmek için ilk sayfayı çevirmeniz yeterli.