İKİ KİŞİNİN SIRRI AŞKSA...

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...
4 Mayıs 2025 - 19:45
4 Mayıs 2025 - 19:45 ⏱ 4 dk Okuma Süresi
 2  1481
İKİ KİŞİNİN SIRRI AŞKSA...

İKİ KİŞİNİN SIRRI AŞKSA... 

Bir teselliye, bir teslimiyete, sıcak bir açıklamaya ihtiyacı vardı fakat en çok da sıcaklığın kendisine… Ilık bir bahar gününde ihtiyar bir çınarın sahiplenen dalları altında çok özlenen biriyle karşılıklı içilen çayın, bardak tutan heyecanlı parmakların yanında insanın yüreğini de ısıtan sıcaklığına ihtiyacı vardı. Özlenen biri, özel ve biraz da tanımsız olmalıydı. Hani çok sevdiğimiz ve o sevginin adını koyamadığımız, kendini sevdirişiyle insanı arafta bırakan, arkadaş mı yoksa bir sevgili mi olduğuna karar veremediğimiz, kaybetmekten korktuğumuz, göz göze konuşurken gözlerinin içi parlayan, o konuşurken dişlerine kadar dikkat edip hayran olduğumuz, heyecanlandığı anlarda ellerini açarak göğsüne bastıran, teslim alan, hayran bırakan, akıl tutulması, gönül kapılması; ne varsa yaşatan, hayat veren, neşe katan biri… Sevilmemesi gerektiğine inanılmış; öyle inandırılmış, ayıplanmış, yaftalanmış, engellenmiş, yasaklanmış; ne kadar çok sevdiğimizi bırakın ona söyleyebilmeyi, kendimize bile itirafı çılgınlık olan, kavuşma tahayyülü mahşer şartlarına ertelense de pek mümkün görünmeyen, zorların zoru, “napayım, sevdim işte” diyecek kadar bile kıvırma payı bırakmayan biri… Ve çayın sıcaklığı ellerle birlikte insanın içini de ısıtmalı ve belki sadece arkadaş olarak kalınmalı ya da hep öyle bilinmeliydi. İki kişinin sırrı aşksa eğer karşılıklı içilen çay, insanın içini de ısıtır, o aşkı da yaşatırdı. Ve aşk, aşk olduktan sonra daha bir sürü küçük ayrıntılarda gizliden gizliye sürdürülür; küçük sanılan o şeyler aslında âşıklar için küçük şeyler sayılmazdı. Bir teselliye, bir teslimiyete, sıcak bir açıklamaya ihtiyacı vardı fakat en çok da sıcaklığın kendisine… Yalancı güneşin sıcaklığına bile razıydı. Bir ahmakıslatan yağmurunda ıslandığını anlamadan üşüyen bedenini sobalı bir evin sıcaklığına teslim edip, eski bir minderin üzerine yatıvermesini teklif eden annemsi bir sahiplenmeye ihtiyacı vardı. O eski fakat ev kokan minderin üzerinde dünyanın en güzel uykusuna uzandığında rüya görmesine gerek yoktu. Rüya gibi bir hayatı yaşayanların teselliyle ne işi olabilirdi? Kibirden arınmış ya da kibri ömrüne sokmamış insanların içerisinde hırkalanmak, aşk ehlinin sofrasında tuza ekmek banmak istiyordu. Tüketmişti zirveleri. Katillik sanatından bir adım ötesi ya cinnet ya da cennetti. Aşkı mı arıyordu yoksa aşk mı onu arıyordu bilemedi. Zaten düşünmedi. Upuzun yolculuğunun en yabancı durağını tanımaya çalışıyordu sadece. Ateş denizinde yüzmeye kararlı mumdan bir gemi olmak değildi derdi; yorgundu ve yalnızca sığınacak bir liman arıyordu. “Gözlerimden dışarıya bakan kim?” diyecek durumda da değildi henüz ama yol, gidebilirse oraya çıkacak gibiydi ve orası cinnetten sağ çıkanların dinlence yeri olmalıydı. Hayatındaki en keskin virajın yolla falan bir ilgisi yoktu. Yol, sadece gitmek içindi. Varmak içinse nasibi tayin edene zamanında biraz naz yapmış olmak, ya da onun, nazına ihtiyaç duymayacağı biri olmak gerekiyordu ki küçük ve çaresiz bir çalıkuşunun kendisine kardan yuva yapmaya yeltenmesi kadar çılgınlık işiydi. O, çılgınlığı severdi ve her zaman sevmişti. Yaşarsa çılgınca yaşamalı, ölürse… Sıradan bir ölüm yakışmaz bazılarına… Bazılarına ise ölümün kendisi… Bazıları yaşamak için vardır sadece; ölmek için değil. Bazılarıysa sevilmek için… O, aşka fırsatı olmamış bir aşk kadınıydı. Tıpkı bakire bir fahişe gibi!   

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Bünyamin Çoban Siyahlar İçinde Gelen, Bir Dağ Evinde Akşamüstü, Macera Takımı Hazine Avında kitaplarının yazarı.