Distopya Kavramı Üzerine

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...
30 Mayıs 2026 - 09:49
30 Mayıs 2026 - 09:49 ⏱ 5 dk Okuma Süresi
 6  42
Distopya Kavramı Üzerine

Bir önceki denememde Ütopya kavramı üzerine konuşmuştuk. Şimdi de onun tam tersine, yani Distopya kavramına bakalım. Bu kavram, yine bir İngiliz olan John Stuart Mill tarafından 1868 yılında oluşturuldu. “Olmayan yer” anlamına gelen “Ütopia” sözcüğünün tersine “Kötü bir yer” anlamıyla kavramlaştı. Nasıl ki Ütopya kavramını ele alırken ideal olanın üzerinde durmuşsak, distopya kavramında da ideal olmayana yoğunlaşacağız.

Peki ideal olmayan aslında nedir? İdeal olmayan ideal olan kadar göreceli midir? Distopyalar gelecekteki gerçekleşememiş Ütopyaların bir sonucu mudur? Son olarak bu kavram edebiyata nasıl yansımıştır? Bu denemede bu soruların cevabını arayacağız.

İdeal olanın nasıl ki iyiyle bir ilgisi yoksa, İdeal olmayanın da kötüyle ilgisi yoktur. Çünkü, ideal olmayan da yararcı bir anlayıştan beslenir ama aralarında bir fark vardır. O da bu yararcılığın ideal olmayanın aleyhinde olmasıdır. Ütopya, yozlaşmış sistemlerin önceki hallerini geliştirerek idealleştirir. Distopya ise bu yozlaşmış sistemlerin hızla yozlaşmaya devam ederek, artık içinden çıkılamayacak bir hale gelmesine anti-ideal bir açıdan bakar. Böyle bir anti-ideal, ona yarar sağlayacak ideal bir ütopyanın gerçekleşemeyeceğini öngörür. Bu yüzden de ideal olmayan, topluma faydası bulunmayandır.

Anti- idealler, gerçekleşmeyeceği öngörülen ideallerin sonuçlarıdır. Bu nedenle bunların göreceliği, bağlantılı bulundukları ideallerle sınırlıdır. İdeal olanlara birçok örnek verilebilir ama olmayanların bu örneklerin tersinden başka alternatifi olmaz. Mesela, ideallerden konuştuğumuzda işleyen bir hukuk sistemi yalnızca bunlardan biridir. Hatta ideal bir hukuk sistemi için de farklı görüşler ortaya çıkabilir. Anti- ideal olarak bakarsak, yozlaşmış bir hukuk sisteminin sonuçları daha nettir ve yoruma açık değildir. O yüzden görecelik konusunda ideal olmayana daha farklı bir gözle bakmak gerekir.

Umut, olumsuzlukların içinden ara sıra sıyrılıveren bazı olumlu şeylerden beslenir. Bu yozlaşmış sistemlerde de böyledir. Gerçekleşen bazı iyileşmeler umudu diri tutar. Eğer kayda değer hiçbir olumlu ilerleme yaşanmazsa umut, umutsuzluğa evirilir. Bu durum ütopya ve distopya kavramlarında da aynı biçimde gelişir. Bir ütopyanın gerçekleştirilmesi için çıkılan yolda küçük gelişmeler bu ülküyü canlı tutar. Ne zaman ki ilerleme durağanlaşır, orada bu ütopya ideali de yavaş yavaş distopya düşüncesine dönüşür. Çünkü ilerlemenin bittiği yerde gerileme başlar. Bu da umudun yerini umutsuzluğun almasına neden olur. İyimserlikle toplumun yararına tasarlanan ütopya ülküsü, artık peşinden gidilemez bir hayalden ibaret kalır. Böyle bir durumda da toplum karamsarlaşır ve distopya fikrine teslim olur.

Bilindiği gibi distopya kavramı ütopyadan daha çok edebiyatta yer edinmiştir. Bunun nedeni her açıdan çok iyi olan, kusursuz bir ütopya evreninin onları rahatsız etmesi olabilir. Bunun da birkaç sebebi olabilir. İlk nedeni, edebi yönden zayıflığıdır. Her şeyin iyi ve kusursuz olması aksiyonu azaltır, merak uyandırmaz ve okuyanı heyecanlandırmaz. Bu nedenle de okuyucu metnin devamını okumaya özendirmez. Öte yandan eylemlerin basit olması ve az olması, okuyucunun metne olan ciddiyetini kaybetmesine neden olur. Bu metinler o yüzden masal olarak nitelendirilebilir, bunu da hiçbir yazar istemez. Diğer bir sebebi de insanların kusursuz olmamasıdır. İnsanlar, edebiyatın kendilerine tutulan bir ayna olmasını isterler. Kendileri kusursuz olmadıklarından, okuduklarında da bunu beklerler. O yüzden bunun dışında kalan metinler dışlanır ya da çocukların eğitilmesinde masal, çocuk hikayesi gibi alanlar olarak yazılır.

 Distopik edebiyata gelirsek, bu tür de bir umutsuzluğun ürünüdür. George Orwell, 1984 ve Hayvan Çiftliği romanlarını yazarken yaşadığı dönemde yükselen totaliter ve komünist rejimlerden etkilenmiştir. Onların, Orwell’in tahmin ettiği gelecekleri de bu eserlere yansımıştır. Bu türe önemli bir eser kazandırmış diğer bir isim de Fahrenheit 451 romanı ile Ray Bradbury’dir. Bradbury, bir gün sokakta yürürken polis tarafından durdurulmuştur. Sonra bu duruma çok içerleyerek, kendisine şu soruyu sormuştur: “Ya bu, böyle giderse?” bu sorunun cevabı için de önce bir öykü yazmıştır. Sonra da o öyküyü genişleterek, ortaya Fahrenheit 451 eserini çıkarmıştır.

Sonuç olarak insanlar, yitirdiği sistemleri düzeltmek için ütopyalar tasarladı. Gerçekleşemeyen ütopyaların, faydasız hayallere dönüşmesiyle de ortaya distopyalar çıktı.

Ütopyaların distopyalara dönüşmediği bir dünyada buluşmak dileğiyle…

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Okan Ildız 1995 yılında İstanbul’da doğdum. Balıkesir Üniversitesi Tarih bölümü mezunuyum. Erken yaştan beridir yazmaya ilgi olsa da öykü yazmaya üniversite yıllarında başladım. Öykülerim Panzehir, Enikonu, Birmetingiriniz, Kirpi Edebiyat, Kayıp Rıhtım gibi e-dergi ve platformlarda yayımlandı.