Çekirge Bayramı -Kıbrıs'ta Bir Yolculuk

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

"Bazen bir ada kendini deniziyle değil; sabah sessizliği, rüzgârı ve insanın içine işleyen küçük ayrıntılarıyla anlatır."

13 Temmuz 2026 - 14:35
13 Temmuz 2026 - 14:35 ⏱ 13 dk Okuma Süresi
 1  35
Çekirge Bayramı -Kıbrıs'ta Bir Yolculuk

           ÇEKİRGE BAYRAMI - KIBRIS'TA  BİR YOLCULUK 

Kıbrıs'a yaptığımız bu yolculuk sadece bir tatilden ibaret değildi. Bazen bir ses, bazen yüzyıllardır ayakta duran bir manastırın taş duvarları, bazen de yolun ortasını kesen eşekler bu adayı hafızamızda unutulmaz kıldı.

Konaklamak için Karpaz'daki Caesar Beach'i tercih ettik. Temiz, düzenli ve huzurlu bir yerdi. Aynı sitede Kıbrıslılar, Türkler, İngilizler ve Ruslar birlikte yaşıyorlardı. En hoşuma giden şey ise insanların birbirlerine olan sıcaklığıydı. Tanısın ya da tanımasın, herkes birbirini gülümseyerek selamlıyordu. Samimi bir atmosfer vardı.

Bir sürpriz de bizi burada bekliyordu. Kaldığımız sitede "İnsanlar" isimli dizinin çekimleri yapılıyordu. Oyuncular, yönetmenler ve tüm ekip büyük bir sessizlik ve özen içinde çalışıyordu. Çevredeki insanları rahatsız etmeden, günlük yaşamın akışını bozmadan çekimlerini sürdürmeleri gerçekten takdire değer bir profesyonellik örneğiydi. Tatilimizin güzel anılarından biri de bu çekimlere uzaktan tanıklık etmek oldu.

Bir sabah kahvaltı için Bafra'da yeşilliklerin içinde, aile işletmesi olan, salaş ama son derece otantik bir yayla yemek evine gittik.

 Daha kapıdan içeri girer girmez içten bir misafirperverlikle karşılandık. Sofraya gelen her şey tazeydi, lezzetliydi ve emek kokuyordu.

Tam kahvaltımızı yaparken bir anda etrafımızı yüksek sesler sardı. Binlerce çekirge aynı anda ötmeye başlamıştı. Doğa adeta görünmeyen bir orkestraya dönüşmüştü. Sonradan öğrendik ki buna bölgede "Çekirge Bayramı" deniliyormuş.

Bilim insanlarına göre bu seslerin temel nedeni, erkek çekirgelerin dişileri etkilemek için yaptığı çiftleşme çağrısı, bölgelerini savunmaları ya da toplu hâlde ses çıkararak yırtıcıların dikkatini dağıtmalarıymış. Sebebi ne olursa olsun, doğanın bize sunduğu bu konser unutulacak gibi değildi.

Ertesi gün rotamız Dipkarpaz ve Apostolos Andreas Manastırı oldu.

Fakat daha manastıra varmadan yolumuzu bu bölgenin gerçek sahipleri olan yabani eşekler kesti.

Arabamızın etrafını sardılar. Kafalarını camdan içeri uzatıyor, keçiboynuzu ya da havuç bekliyorlardı. Meğer turistlere o kadar alışmışlar ki yiyecek almadan yolu açmaya pek niyetleri yoktu. Apostolos Andreas Manastırı'na giden yol boyunca yaşayan Karpaz'ın yabani eşekleri, bölgenin en ünlü simgelerinden biriymiş. Bu eşeklerin ataları, yıllar önce yük taşımak için kullanılan Kıbrıs eşekleriymiş. Zamanla doğaya uyum sağlayarak yarı yabani bir yaşam sürmeye başlamışlar.

Bölgeye giderken dikkatli araç kullanmak önemli, eşekler aniden yola çıkabiliyor ve çoğu zaman turistlerden yiyecek bekledikleri için araçlara yaklaşabiliyorlar. O an anladık ki burası gerçekten bir "eşek cenneti"ymiş. Karpaz eşekleri, manastırın ayrılmaz bir parçası gibi olmuş. Pek çok ziyaretçi için Apostolos Andreas yolculuğu, sadece manastırı görmek değil, bu özgürce dolaşan eşeklerle karşılaşmak anlamına da geliyormuş. Özellikle sabahın erken saatlerinde ve gün batımına yakın saatlerde manastır çevresinde daha sık görülüyorlarmış. 

Apostolos Andreas Manastırı, Karpaz Yarımadası'nın en doğu ucunda, denizle iç içe konumlanmış Kıbrıs'ın en önemli dini merkezlerinden biri olarak biliniyor. Yüzyıllardır hem Ortodoks Hristiyanlar hem de farklı inançlardan insanlar tarafından ziyaret edilen bir hac yeri.

Manastırın en bilinen efsanesi, Hz. İsa'nın havarilerinden Aziz Andreas ile ilgili. Rivayete göre, Aziz Andreas'ın gemisi burada kayalıklara sürüklenir. Geminin kaptanın bir gözü kördür. Aziz Andreas asasını kayaya vurunca tatlı su kaynağı fışkırır ve kaptanın gözü bu suyla iyileşir. O günden sonra bu kaynak şifalı kabul edilmiş, insanlar su almak ve dua etmek için buraya gelmeye başlamıştır. Tabii ki bizde bu suda ellerimizi yıkadık. Pek çok kişi burada mum yakıp, dua ediyor ve dilek diliyor. Bu nedenle manastır, bir dönem "Kıbrıs'ın Lourdes'i" yani insanların umut ve şifa arayışıyla ziyaret ettiği, ünü geniş bir alana yayılmış kutsal bir ziyaret yeri olarak da anılmış.

Günümüzde görülen bu büyük kilise ve yapıların önemli bölümü 19. yüzyıldan kalma. Eski şapel ise 15. yüzyıla kadar uzanıyor. Uzun yıllar bakımsız kalan manastır, iki toplumun iş birliğiyle kapsamlı şekilde restore edilmiş ve yeniden ziyaretçilere açılmış.

Oraya gittiğinizde hissedilen en güçlü şeylerden biri ise manzarası. Yolun sonunda yalnızca manastır değil, uçsuz bucaksız Akdeniz sizi karşılıyor. Bu nedenle birçok kişi Apostolos Andreas'ı sadece bir ibadet yeri değil aynı zamanda huzur ve içsel sessizlik aranan bir durak olarak görüyor.

Manastırın önünde küçük kafeler ve hediyelik eşya tezgâhları vardı. El açması gözlemeler, gözümüzün önünde sıkılan nar ve portakal suları, sıcak kahveler. Hepsi sade ama bir o kadar da keyifliydi.

Manastırı gezdik, mumlarımızı yaktık. Her mum gibi bizimkiler de sessizce bir dileğimizi gökyüzüne taşıdı.

"Bazen bir ada, kendini deniziyle değil; sabah sessizliği, rüzgârı ve insanın içine işleyen küçük ayrıntılarıyla anlatır."

Kıbrıs; masmavi denizi, lüks otelleri ve gösterişli gazinolarıyla dikkat çeken sıcak, nemli ve sevimli bir ada. Ben Kıbrıs'ı; lüks otelleri, gazinoları ve denizi olan büyük bir köye benzettim. Bir yanda modern yaşamın tüm imkânları, diğer yanda insanların sıcaklığı ve samimiyeti. Bu ikisi adada birbirini tamamlıyor.

Denizi çoğunlukla dalgalıydı. Kıyılarının büyük bölümü taşlı olmasına rağmen kendine has doğal güzelliğiyle insanı etkiliyordu. Tatilin en inatçı misafirleri ise hiç kuşkusuz sivrisineklerdi. Özellikle akşam saatlerinde kendilerini fazlasıyla hissettiriyor, adanın sıcak gecelerine küçük ama unutulmaz bir ayrıntı ekliyorlardı.

Bir sabah gün doğmadan sahile indiğimizde bambaşka bir manzarayla karşılaştık. O gün Sirius kavuşumu nedeniyle insanlar denizin üzerinde kanolarında yoga yapıyordu. Gün doğumu ilerledikçe etkinlik sahilde devam etti. Tütsülerin hafif kokusu rüzgâra karışıyor, fonda çalan dingin yoga müziği dalgaların sesine eşlik ediyordu.

Kimisi gözlerini kapatmış nefesine odaklanıyor, kimisi denize karşı sessizce meditasyon yapıyordu. Biz ise biraz uzakta bu anı izliyorduk. Onlara katılmadık ama sadece seyretmek bile insanın içine tarif edilmesi güç bir huzur bırakıyordu. O sabah zaman durmuş gibiydi. Güneş yavaş yavaş yükselirken, deniz ve gökyüzü birbirine karışıyor, insan kendini günlük hayatın telaşından biraz olsun uzaklaşmış hissediyordu. Burada bazen hiçbir şey yapmadan sadece durup etrafı izlemek bile insana iyi geliyordu.

"Bazı şehirler yıkılmaz, sadece zamanın içinde sessizliğe emanet edilir."

Bir sonraki durağımız Kapalı Maraş oldu.

Burası insanın içine sessizce işleyen, anlatılması zor bir yer.

İlk bakışta savaşın izlerini taşıdığı görülüyor. Ama buna rağmen binaların sağlamlığı hâlâ hayranlık uyandırıyor. Oteller, bankalar, eğlence mekânları ve geniş caddeler, buranın bir zamanlar nasıl göz kamaştıran bir turizm merkezi olduğunu anlatmaya devam ediyor. Aradan geçen onca yıla rağmen ayakta kalan yapılar, geçmişin ihtişamını hâlâ fısıldıyor.

Bugün bile Kapalı Maraş, eğer yeniden hayat bulsa tek başına Kuzey Kıbrıs'ın turizmine ve ekonomisine büyük katkı sağlayabilecek potansiyele sahip. 

Rumca adı Varosha olan bu şehir, 1974 yılından sonra terk edilmiş. O döneme ilişkin farklı anlatılar ve yorumlar var. Kimileri , bölgenin sonraki siyasi görüşmelerde pazarlık unsuru olarak elde tutulduğunu anlatıyor. Ancak hangi açıdan bakılırsa bakılsın, bugün görünen gerçek aynı. Zaman burada durmuş gibi.

Kapalı Maraş'ta yürürken insanın zihninde birbirine benzeyen düşünceler dolaşıyor.

Sanki insanlar sofralarında yemekleri dururken bir anda kalkıp gitmişler.

Sanki ütü fişte kalmış.

Sanki biraz sonra geri döneceklermiş gibi.

Ama dönmemişler.

Bir zamanların canlı sokaklarında şimdi sessizlik dolaşıyor.

Rüzgâr, boş pencerelerin arasından geçerken insana yalnızca geçmişi hatırlatıyor.

İhtişam yerini sessizliğe bırakmış.

Burası yalnızca terk edilmiş bir şehir değil.

Yokluğun fotoğrafı.

Savaşın anlamsızlığının taşlara kazınmış hâli.

Oradan ayrılırken geriye dönüp bir kez daha baktım.

Bazen bir şehir, insana müzelerden daha çok şey anlatır.

Kapalı Maraş da, bana bunu anlattı.

Savaşın kazananı olmadığını.

Kaybedenin ise her zaman insanlar olduğunu.

"Bazı yapılar taşlardan değil, zamanın, inancın ve insanın bıraktığı izlerden yükselir."

Kıbrıs'taki son durağımız, Girne'nin Beylerbeyi köyünde bulunan Bellapais Manastırı oldu.

Daha ilk adımımızı attığımız anda, insan kendini yüzyıllar öncesine gitmiş gibi hissediyor. Beşparmak Dağları'nın eteklerine kurulmuş bu görkemli yapı, Girne sahiline bakan eşsiz manzarasıyla ziyaretçilerini sessizce karşılıyor.

Bugün "Bellapais Manastırı" olarak bilinen bu yapı, halk arasında Meryem Ana Manastırı olarak da anılıyor. Orijinal adı Ayia Asproforesa, yani "Beyaz Giymiş Meryem Ana" anlamına geliyor. Daha sonra Fransızca "Abbaye de la Paix" (Barış Manastırı) adını almış ve zamanla bu isim Bellapais'e dönüşmüş.

Manastırın tarihi, 1187 yılında Selahaddin Eyyubi'nin Kudüs'ü fethetmesinin ardından Kıbrıs'a göç eden Augustinian rahiplerine kadar uzanıyor. Lüzinyanlar döneminde genişletilen yapı, bugün Doğu Akdeniz'deki Gotik mimarinin en zarif örneklerinden biri olarak kabul ediliyor.

Taş duvarların arasında dolaşırken yalnızca tarih değil, efsaneler de size eşlik ediyor. Yemekhanedeki taş kabartmalarda iki deniz kızının arasında bir adam figürü. Bu figürdeki deniz kızları, Orta Çağ Hristiyan sanatında dünyevi arzuları, baştan çıkarmayı ve insanın nefsini simgeliyor.

Ortadaki adam ise bu ayartmalarla karşı karşıya kalan insanı temsil ediyor. Bu, manastırda yaşayan rahiplere "dünyevi zevklere kapılmayın" mesajı veren sembolik bir anlatım olarak değerlendirilmiş.

 Kitap okuyan kadın figürleri ise farklı şekillerde açıklanıyor. Bilgeliği ve öğrenmeyi temsil ettiği düşünülüyor. Bazı araştırmacılar bunun kutsal metinleri okuyan dindar bir kişiyi simgelediğini söylüyor. Halk arasında ise bunun bilgiyi ve aydınlanmayı temsil eden alegorik bir kadın figürü olduğu anlatılıyor ve farklı semboller dikkat çekiyor.

Yemekhanedeki diğer hayvan ve bitki motifleri de rastgele yapılmamış. Gotik manastırlarda bu tür kabartmalar, okuma yazma bilmeyen insanlara ahlaki ve dini dersler vermek amacıyla kullanılırmış. Her figür; iyilik, kötülük, bilgelik, kibir, günah veya erdem gibi kavramları sembolize ediyor. Bu yüzden Bellapais'te gezerken anlatılan hikâyeler birbirinden farklı olabiliyor. Çünkü bu kabartmaların anlamlarının tamamını açıklayan günümüze ulaşmış yazılı bir kayıt yok, yorumların çoğu Orta Çağ sembolizmine dayanıyor. 

Her birinin ardında anlatılan başka bir hikâye, başka bir yorum var.

Osmanlı döneminde bir süre Kıbrıs Ortodoks Kilisesi'ne tahsis edilen manastır, bugün Eski Eserler ve Müzeler Dairesi tarafından korunuyor. Eşsiz akustiğe sahip yemekhanesi ise her yıl klasik müzik konserlerine ve kültürel etkinliklere ev sahipliği yapıyor.

Bellapais'te en çok etkilendiğim şeylerden biri de manzarasıydı. Tarihin içinden geçerek ulaştığınız avludan Girne kıyılarına baktığınızda, geçmişle bugünün aynı karede buluştuğunu hissediyorsunuz.

Manastırın çevresindeki küçük kafeler de en az tarihi yapı kadar keyifliydi. Burada tattığımız kendine özgü sosuyla hazırlanan Kıbrıs tostunu çok beğendik. Yolunuz düşerse mutlaka denemenizi öneririm.

Tam ayrılmaya hazırlanırken kulağıma tanıdık bir ses geldi.

Önce hafifçe.

Sonra biraz daha yükselerek.

Derken bütün vadiyi dolduracak kadar güçlü.

Çekirgeler yine hep birlikte ötmeye başlamıştı.

İlk gün yeşilliklerin içinde kahvaltı ederken duyduğumuz o ses, yolculuğumuzun son gününde Bellapais'in taş duvarları arasında yeniden bize eşlik ediyordu.

Sanki ada, bizi kendi ezgisiyle uğurluyordu.

Kıbrıs'tan geriye aklımızda sadece deniz, manastırlar ya da tarihi yapılar kalmadı.

Caesar Beach'te birbirine gülümseyerek selam veren insanlar.

"İnsanlar" dizisinin çevreye saygılı çekim ekibi.

Dipkarpaz'ın keçiboynuzu bekleyen sevimli eşekleri.

Apostolos Andreas Manastırı'nın huzuru.

Kapalı Maraş'ın derin sessizliği.

Bellapais'in taşlara sinmiş tarihi.

Ve bütün bu yolculuğa başından sonuna kadar eşlik eden çekirgelerin sesi.

Bazı yolculuklar fotoğraflarda kalır.

Bazıları ise insanın içinde yaşamaya devam eder.

Kıbrıs benim için yalnızca gidilen bir ada değil; farklı kültürlerin bir arada yaşayabildiği, tarihle doğanın iç içe geçtiği, kimi zaman hüzünlendiren, kimi zaman gülümseten özel bir hatıra oldu.

Yıllar sonra bu yolculuğu hatırladığımda belki gezdiğim bütün yolları tek tek anımsayamayacağım.

Ama kulağımda o ses yükselecek.

Bir anda başlayan.

Sonra bütün doğayı dolduran.

Ve bana Kıbrıs'ı yeniden hatırlatan.

Çekirge Bayramı.

        DİLEK SARIKAYA 

Menajer :ilayda Can & Dilara sarıkaya 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow