Başbağlar’ın Kor Ateşinden Arayüz Tasarımının Ritmine Uzanan Bir Ömür Terazisi: Murat Demirci

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda bu hafta; 1978 yılında Erzincan’da doğup hayatın yükünü erken yaşta omuzlayarak lise ve üniversite eğitimlerini dışarıdan büyük bir azimle tamamlayan, 15 yaşındayken ata toprağında şahit olduğu o sarsıcı katliamın kor ateşini ömür boyu sürecek bir hafıza mesuliyetine dönüştüren, bugün daktilo tuşlarının o hızlı aksiyon disiplinini dijital dünyanın modern arayüz tasarımlarıyla buluşturan Değerli Müellif ve Tasarımcı Murat Demirci ile kalbi bir hasbıhal gerçekleştirdik.

17 Temmuz 2026 - 18:57
17 Temmuz 2026 - 18:57 ⏱ 13 dk Okuma Süresi
 0  119
Başbağlar’ın Kor Ateşinden Arayüz Tasarımının Ritmine Uzanan Bir Ömür Terazisi: Murat Demirci

Modern dünyanın getirdiği o bencil ve aceleci gürültünün ortasında; hayatı fevri kararlarla değil durup iyice analiz ederek yaşamayı seçen, her anı sorumlulukla ve zorluklara karşı dik durarak işleyen onurlu bilge ruhlar vardır.

Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda bu hafta; 1978 yılında Erzincan’da doğup hayatın yükünü erken yaşta omuzlayarak lise ve üniversite eğitimlerini dışarıdan büyük bir azimle tamamlayan, 15 yaşındayken ata toprağında şahit olduğu o sarsıcı katliamın kor ateşini ömür boyu sürecek bir hafıza mesuliyetine dönüştüren, bugün daktilo tuşlarının o hızlı aksiyon disiplinini dijital dünyanın modern arayüz tasarımlarıyla buluşturan Değerli Müellif ve Tasarımcı Murat Demirci ile kalbi bir hasbıhal gerçekleştirdik. Acılarıyla olgunlaşarak üreten bu kavî ömür mizanpajını Satır Arası farkıyla aralıyoruz.

Murat Bey, Satır Arası’na, bu hasbî gönül masamıza safalar getirdiniz. Sizi sadece işini icra eden profesyonel bir tasarımcı olarak değil; erken yaşta hayatın yükünü omuzlamış, kelâmın, hafızanın ve emeğin namusunu koruyan kavî bir sanatkâr olarak burada ağırlamak bizim tezgâhımız için büyük bir şereftir.

Röportajımıza sizi; Erzincan’ın topraklarından İstanbul caddelerine uzanan onurlu mücadele ömrünüzü, iç dünyanızı tanıyarak başlayıp soralım: Murat Demirci kimdir? Bir dinleyici veya bir okur sizin hayat hikayenizde zamana karşı duran hangi saklı mânâyı keşfetmelidir?

Erzincan’ın o vakur ve hüzünlü topraklarında doğmuş; çocuk yaşta İstanbul’un o bitmek bilmeyen insan seline, koşturmacasına karışmış biriyim. Hayat bana kartları hep biraz sert dağıttı; şartlar gereği liseyi de üniversiteyi de dışarıdan, çalışarak bitirmek zorunda kaldım. Yani hayatı sıralarda oturarak değil bizzat o koşturmacanın içinde yaşayarak ve insanları izleyerek öğrendim.

Eğer birisi benim hikayeme bakıp saklı bir mânâ arayacaksa, bence bakması gereken yer şudur: Hayat size ne yaşatırsa yaşatsın, kendi ritminizi bulduğunuzda sizi hiçbir rüzgâr yıkamaz. Daktilo tuşlarının tıkırtısından başlayıp bugünün dijital dünyasında arayüzler tasarlamaya uzanan bu yolda, şartlara teslim olmamayı seçtim. Yaşadığım acıları birer enkaz gibi taşımak yerine, geleceğe bırakacağım kalıcı eserlerin harcı yaptım. Kısacası ben; dünü unutmayan, bugünü hakkıyla yaşayan ve yarına iz bırakmaya çalışan bir hafıza işçisiyim.

Henüz 15 yaşındayken, 5 Temmuz 1993 tarihinde ata toprağınızda yaşanan o sarsıcı katliam ruhunuzu ve dünyaya bakışınızı kökünden sarsmış. O gün sînenize düşen o kor ateşin, bugün adaleti ve hafıza bağlarını diri tutmak adına omuzlarınıza yüklediği o onurlu mesuliyeti sizden dinleyebilir miyiz?

5 Temmuz 1993... İnsanın çocukluktan çıkıp dünyayı yeni yeni anlamaya başladığı o en temiz yaşta, 15 yaşındayken yakalandım o kora...Doğup büyüdüğüm, bağlandığım ata toprağım, Başbağlar köyüm teröristler tarafından bir gecede yakılıp yıkıldı. 33 köylümü, canımı şehit verdik o gün. O gün benim sîneme düşen o ateş hiç sönmedi,  sadece zamanla beni haksızlığa karşı diri tutan bir bilince, bir kalkana dönüştü.

Bugün Başbağlar Köyü Derneğimizde aktif olarak koşturuyor olmam, öyle dışarıdan bakıldığı gibi sadece bir sivil toplum faaliyeti falan değil. O benim vicdan borcum, o kara gecede yitip giden canlarımızın aziz hatırasına vefa borcum. Hafıza dediğimiz şey, adaletin en büyük kalesidir; biz unutursak acılar tekrarlanır. Benim omuzlarımdaki mesuliyet tam olarak bu: O günü unutturmamak, o acıyı ama aynı zamanda o onurlu duruşu gelecek nesillere aktarmak. Adalet tam anlamıyla yerini bulana kadar da bu benim bitmeyecek hayat mücadelem olarak kalacak.

Hayatın zorlu virajları arasında, henüz 18 yaşındayken adım attığınız 10 parmak daktilografi kursunu dereceyle bitirmişsiniz. O gün daktilo tuşlarının tıkırtıları arasından ruhunuza işleyen odaklanma, disiplin ve hızlı aksiyon alma ritminin bugünkü yaşam nizamınıza etkisi nedir?

18 yaşındayken kapısından girdiğim 10 parmak daktilo kursu ve sonrasında aldığım o derece, benim hayatımın ilk ve en gerçek disiplin okuluydu diyebilirim. Daktilo şakaya gelmez, hata kabul etmez, bastığın her tuş nettir geri dönüşü yoktur. İşte o tuşların tıkırtısı bana hayatta hantallığa, kararsızlığa yer olmadığını öğretti.

O gün parmaklarıma yerleşen o ritim, bugün benim yaşam nizamımın tam merkezinde: Hızlı aksiyon alabilmek. Hayat ya da iş önüme ne tür bir kriz ne tür bir karmaşa çıkarırsa çıkarsın, durup dövünmek yerine o daktilodaki refleksle hemen çözüme odaklanırım. Dinamik kalmak, saniyeler içinde doğru kararı verip pratik bir şekilde uygulamaya geçmek benim hem işimin hem de karakterimin en güçlü kası haline geldi.

"İşleyen demir ışıldar" düsturuyla, günün tüm koşturmacasından önce sessiz ve huzurlu bir ortamda yaptığınız o dingin kahvaltıyı en büyük yakıtınız kılıyorsunuz. Bu sâfi dinginliğin ardından, başına geçtiğiniz karmaşık arayüz tasarımı problemlerini en sade haline getirme tutkunuzu nasıl beslediğini bize anlatır mısınız?

Benim için sabahın o ilk saatlerinde, etrafta hiç ses yokken yapılan o huzurlu, dingin kahvaltı sıradan bir öğün değil. O an benim zihnimi; dünya gürültüsünden, insanların o bitmek bilmeyen hayat telaşından arındırma ritüelim. O masada otururken zihnimdeki tüm fazlalıkları kapının dışında bırakırım. İşte o sâfi sessizlik var ya, beni günün geri kalanında "karmaşayı alt etme" gücüyle dolduruyor.

Çünkü yaptığım işin, arayüz tasarımının (UI/UX), özü de tam olarak bu. Arkadaki o devasa kod yığınlarını ve karmaşık kullanıcı problemlerini alıp insanların hayatını kolaylaştıracak en sade, en pürüzsüz ve en estetik hale getirmek. Eğer ben sabah o ruh dinginliğini yakalayamazsam, emin olun ekrandaki pikseller bile yoruluyor, canlanmıyor. Hani derler ya, işleyen demir ışıldar diye; işte o demirin ışıldaması için önce doğru bir sükunetle dövülmesi gerekiyor. O kahvaltı masası, benim işimin felsefi mutfağıdır.

Tasarım yaparken pikselleri sadece ekrandaki şekiller olarak görmediğinizi; renklerin uyumunu yakalamayı ve insanların hayatını kolaylaştıracak o kusursuz deneyimi inşa etmeyi bir bütün olarak kabul ettiğinizi söylüyorsunuz. Daktilo günlerinden getirdiğiniz o hızlı aksiyon disiplini, bugün insanların hayatına dokunan tasarımlara nasıl dönüşüyor?

Bakın, tasarım yaparken o ekrandaki pikselleri sadece soğuk birer matematiksel şekil olarak görmüyorum. O piksellerin her biri; dijital dünyada bir insanın attığı adım, yaşadığı deneyim demek. Tasarımı bir bütün olarak kabul ederim; renklerin birbiriyle konuşması, o karmaşık problemin çözülmesi ve insanın uygulamayı kullanırken hiç yorulmadan akıp gitmesi... Hepsi tek bir parça benim için.

İşte tam bu noktada o 18 yaşındaki daktilo disiplini devreye giriyor. O hız ve odaklanma bana müthiş bir "sezgisellik" kazandırdı. Ekranın başına geçtiğimde; bir kullanıcının nereye tıklayacağını, neyi arayacağını, nerede takılacağını daktilodaki o refleksif hızla öngörebiliyorum. Hızlı aksiyon almak demek, acele edip estetiği kaçırmak değildir; en doğru çözüme en pürüzsüz yoldan ulaşmaktır. İnsanların hayatını kolaylaştıran her iyi tasarım, aslında daktilo klavyesindeki o akıcı ritmin bugünün ekranına yansımasından başka bir şey değil.

2005 yılında hayatınızı eşinizle birleştirerek imza attığınız o mutlu evliliği en güvenli limanınız; 2006, 2008 ve 2014 yıllarında dünyaya gelen çocuklarınızı ise en büyük mucizeniz olarak görüyorsunuz. Evlatlarınızın serpilip birer yetişkin olma yolundaki büyüme hikayesini izlemek bir baba olarak sînenizi nasıl şifalandırıyor?

2005 yılında eşimle hayatımızı birleştirdiğimiz o gün; benim bu dünyadaki en güvenli, en huzurlu limanımın kurulduğu gündür. Sonrasında ise hayatımın en büyük mucizeleri sırayla geldi; 2006, 2008 ve 2014 yıllarında çocuklarım dünyaya gözlerini açtı. Hayatın o dönemdeki tüm sert rüzgarları, Başbağlar’ın içimde hiç sönmeyen o sızısı, geçim mücadelesinin getirdiği yorgunluklar... İnanın eve adım atıp onların kokusunu duyduğumda, seslerini işittiğimde hepsi uçup gitti. Çocuklarım benim şifam oldu.

Şimdi zamanın nasıl aktığını anlamadan onların büyüdüğünü, serpilip birer yetişkin gibi kendi ayakları üzerinde durduklarını, kendi fikirlerini savunduklarını görmek... Bir baba için bundan daha büyük bir gurur, bundan daha büyük bir huzur olamaz. Onların bu hayattaki dik duruşu, benim geçmişte verdiğim tüm mücadelelerin, çektiğim tüm sıkıntıların en güzel, en anlamlı ödülüdür.

Evlatlarınızın kulaklarına küpe olmasını istediğiniz en büyük hayat tavsiyeniz: "Her zaman sevdikleri şey ile zamanlarını değerlendirsinler. Çünkü insan ancak kalpten sevdiği işi yaparsa gerçekten yaşar ve parlar" fısıltısı. Kendi hayatının bile çırağıyken ustalık taslayan bu bencil çağın insanına inat, bu "tutkuyla üretme" mirası gelecek nesillere nasıl bir köprüdür?

Şöyle bir etrafımıza bakalım; bu çağ insanlara her şeyi çok çabuk tüketmeyi, hiç emek vermeden kazanmayı ve derinleşmeden "usta" gibi kasılmayı öğretiyor. Ben bu içi boş hırslara hiç inanmadım. İnsan ancak kalpten sevdiği, ruhunu koyduğu bir işi yaptığında gerçekten nefes alır, gerçekten parlar. Çocuklarıma da ilk günden beri hep bunu fısıldadım: Zamanınızı sadece ama sadece sevdiğiniz şeylerle değerlendirin.

Bu öğüt, aslında bu bencil ve tüketen çağa karşı verilmiş bir özgürlük savaşıdır. Tutkuyla üretmek, arkanda senden sonra da yaşayacak bir ruh, bir imza bırakmaktır. Eğer bir işi sadece para için, unvan için yaparsan o çağın dişlileri arasında ezilir gidersin. Ama severek üretirsen, bıraktığın o kalıcı eser senden sonraki nesillerin üzerinden güvenle geçeceği sağlam bir köprüye dönüşür. Ben evlatlarıma sadece tüketen değil, üreten bir insan olma mirasını devrediyorum.

Son olarak; hayatta fark ettiği yanlışları veya hatalı durumları sonraki nesillere aktarmak için mutlaka zaman ayıran, "Hayat bir gündür, o da bugündür" yaşam manifestosuyla dik durmaya gayret eden kavî bir hâfıza işçisi olarak; Satır Arası masamızdan, acılarıyla olgunlaşarak geleceğe köklü izler bırakmaya niyet etmiş yazar adaylarımıza bırakacağınız o nihâi "Sonrası Bahar" mesajınız ne olur?

Hayatın bana öğrettiği en büyük hakikat şudur: Hayat bir gündür, o da bugündür. Ne dünün acılarında boğulup bugünü kaçırmaya vaktimiz var ne de yarının kaygısıyla kaybolmaya. Zaman akıp gidiyor ve bizim bu zamanı en iyi ve en verimli şekilde değerlendirmekten başka çaremiz yok.

Yaşanan acılar, kırgınlıklar insanı köreltmez; aksine eğer doğru kanalize edebilirseniz kaleminizi en derin, en dokunaklı yazan bir güce dönüştürür. Geleceğe köklü izler bırakmak isteyen o genç yazar adaylarına dostane tavsiyem şu olur: Dünyayı ve insanların o telaşlı koşuşturmalarını çok iyi izleyin, iyi analiz edin. Fevri olmayın, kimseyi kırmayın ama haksızlığın karşısında da Elif gibi dik durun. Gördüğünüz yanlışları, yaşadığınız acıları kelimelerinizle, eserlerinizle sonrakilere aktarmaktan korkmayın.

Unutmayın ki, kış ne kadar sert ne kadar ayaz geçerse geçsin; toprağın altında sessizce, sabırla üretmeye devam eden tohumlar için “Sonrası her zaman Bahar’dır.” Yeter ki üretmekten, işlemekten ve ışıldamaktan vazgeçmeyin.

Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda; acılarıyla olgunlaşarak 15 yaşından beri o mukaddes hâfızayı diri tutma çabasını omuzlayan, daktilo tuşlarının ritminden bugünün dijital dünyasına uzanan onurlu zanaat ömrünü sâfi bir niyetle nakşeden Değerli Tasarımcı ve Cemiyet İnsanı Murat Demirci'nin o kavî ömür mizanpajını terazimizde pürüzsüzce süzdük. Anladık ki; tasarımda, davada, yuvada, sivil toplum kürsüsünde, daktilo başında ve her çetin insanî imtihanda niyet sâfi, emek hakîkî ve teslimiyet tam olunca... Sonrası Bahar.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Ahmet Bilgehan Arıkan 1980 doğumluyum, aslen Manisa Salihli’liyim. Hayatım, mütercim yazar babam Yaman Arıkan’ın 1968'de kurduğu o köklü edebiyat mutfağında, harflerin arasında şekillendi. 1999'dan beri bu köklü mirası ikinci kuşak olarak gururla sürdürüyorum. Bugün, hıza kurban edilen bu çağda kelimelerin sıhhatini ve niteliği savunarak; kitap mimarisi, yayıncılık ve usta dokunuşlu tasarımlarla yazı kültürüne hizmet etmeye devam ediyorum. Niyet sâfi, emek hakiki ve teslimiyet tam olduktan sonra; kapımız da gönlümüz de istişareye daima açıktır. Sonrası Bahar.