Yakup Kadri, Sodom ve Gomore, Milli Edebiyat

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...
6 Eylül 2025 - 18:48
6 Eylül 2025 - 18:48 ⏱ 7 dk Okuma Süresi
 0  82
Yakup Kadri, Sodom ve Gomore, Milli Edebiyat

Yazar, gazeteci ve siyaset adamı Yakup Kadri milli edebiyatın en önemli isimlerinden 
biridir. Milli mücadeleyi canı gönülden desteklemiş, bunu İkdam Gazetesi'ndeki yazılarında 
heyecanla dile getirmiştir.Yahya Kemal ile birlikte nevyunanilik akımını başlatmıştır. 
TDK'nin kurucu üyelerinden olup dilin sade ve anlaşılır olması için eserlerini gözden geçirip 
gerekli gördüğü kelimeleri değiştirmiştir.Her ne kadar ferdi olarak etkilendiği filozoflar 
karamsar olsa da milliyetçilikte iyimser ve geleceğe güven doludur. Millete dönerek içsel 
yalnızlığından kurtulmaya çalışmıştır. Öndere olan inancı ve onun çevresindekilere saygı, 
milli değerleri yeniden keşif, Batı'dan özellikle Fransa'dan soğuma, Anadolu topraklarında 
mana bulma onun itemlerindendir. Eserlerindeki kahramanları bir takım özellikleri ile bir 
hayvana benzettiği bölümlerdeki başarılı tasvirleri dikkat çekicidir. Yazarın kültürel 
birikimini romanlarında yaptığı diğer pek çok alandaki eserlere göndermelerden rahatlıkla 
anlaşılabilmektedir. Bunun yanı sıra yaptığı atıflar karşılık bulması bakımından 
okuyucusunun da kültürel olarak ne kadar donanımlı olduğu hakkında bir ip ucu niteliği taşır. 
Mustafa Baydar'ın edebiyatın işlevi hakkındaki sorusunu " Türk edebiyatı kendine 
göre bir yol izliyor, nehir gibi akıyor. Nehir kanalize edilir de bu gibi cereyanlar kanalize 
edilemez. Öyle olsa devlet adamlığı gayet kolay olurdu.Devlet adamı yalnız seyircidir, o her 
şeyi olduktan sonra anlar. Tarihin olayları yerin altından akıp gidiyor.Kim derdi ki,bir gün 
gelip 1967-1968'de bütün dünyayı saran gençlik hareketleri olacak? Kim bize haber 
verebilirdi? Profesörler mi anladı, hayır. Hiç kimse anlamadı.Bütün tarihi olaylar 
insanların ve devlet adamlarının iradeleri dışında bir seyir takip edeler. Doğal olayları 
önceden anlamak bir dereceye kadar kabildir. Mesela yarın yağmur yağacak mı, 
yağmayacak mı? Ama yarın ihtilal olacak mı, olmayacak mı? Ben anlamam. 
Edebiyatımızın şimdilik izlediği akım, sosyal meseleleri ön plana alması, bu konuları 
işlemesidir. Edebiyatımız halka doğru gidiyor. Ama bu,nereye kadar devam eder, onu 
kestirmek epeyce zordur. Dediğim gibi olaylar, bizim dışımızda cereyan ediyor. Yoksa başta 
bulunan büyük adamlar, ne olacağını bilseler,birçok büyük yıkımın önünü alırlardı" 
şeklinde cevaplamıştır. Eserlerinde hem ayakları yere sağlam basan bir gerçekçilik hem de 
yarınlara kalacak milli, beşeri ve evrensel değerleri bir araya getirmeye çalışır. Onun 
romanları tez ve dönemi yansıtmakla " nehir roman"dır. Sodom ve gomore de işte tam böyle 
bir dönem romanıdır. Ateşkesin ardından işgal altında olan İstanbul'un resmini çizer. Ahlaki 
değerlerin yok oluşu, ihanet ve işbirliği içinde olanların halleri ve yozlaşmanın sonuçlarını 
yansıtmıştır. Romanın ana kahramanlarından Necdet, milli mücadeleyi İstanbul'dan takip 
etmek zorunda kalmış olup buna bir hayli üzülen, Leyla adlı diğer kahramanımıza olan 
aşkının tutsağı olmuştur. İstanbul'u kendisine benzetir, her ikisi de ait olmadıkları bir davanın
ve kendisine uygun olmayan aşklarda bin bir günaha şahit olmuş, bu aşkın uğruna kimlik 
kaybı yaşamışlardır. Roman üç kişinin ağzından anlatılır. Mükemmel bir sembolik anlatım 
vardır. Kurgu o kadar gerçek ve akıcıdır ki durup bakmadan fark edilmeyebilir. Fakat 
kahramanların konuşma sırası dahi İstanbul'un halinin izahıdır. Romanın genelinde İstanbul, 
karakterleri için kişisel bir gerilim ve sınanma yeridir. Her biri ait olduğu davayı arar. Roman 
işgali temsil eden Capitain ile başlar. Leyla'nın ağzından devam eder ve Necdet ile son bulur. 
Milliyetlerine bağlı ve karakter olarak zıt olan bu iki adamın aynı kadın ve aşk ile sınanıp 
ardından benliklerine dönüşleri anlatılır. Leyla bu iki adamın arasında kalarak bir İstanbul 
temsilidir. Nasıl ki İstanbul İngiliz işgalinde kendini değerlerini bir bir yitirmiş ise Leyla da 
öyle kendini kaybetmiştir. Sonunda her ne kadar kendini özüne döndürmek istese de artık eski 
Leyla değildir. Bu tahribat ilelebet İstanbul'da bir leke olarak kalacaktır. Roman boyunca 
Necdet'in iç dünyası ile uyumlu tasvir edilen İstanbul, Necdet'in benliğidir. Her bir mekan ve 
kişi bu temsil için kurgulanmış gibidir. Adını lanetlenen iki şehirden alır. İstanbul da tıpkı bu 
iki şehir gibi ahlaki değerlerini yitirmektedir. İngilizlerin getirdiği eşcinselliğe değinen yazar, 
günahı ateş temizler vurgusu yapar onların üzerine gökten düşen ateş ise milli mücadeledir. 
Yine şahıslar üzerinde ülkenin sosyal ve siyasal durumuna değinmeyi ihmal etmez. Necdet 
gerek arkadaşları gerekse gazeteler vasıtası ile milli mücadeleyi yakından takip etmektedir.
Necdet'in Anadolu ile yüzleşmesinin ardından İstanbul'un yalanlarla daldırıldığı o derin 
uykudan acı acı bahsetmesi Yakup Kadri'nin bizlere bir mektubu gibi açık ve içtendir. 
Romanın bizce en önemli bölümü olup kitabın bütünleyicisi, özetidir. Gün doğmaktadır, milli 
mücadele dağların arkasındaki kızıllık ile gelen o büyük yangındır. Bu sözde medeniyetin o 
yangında yok olduğunu görmek Necdet'in en büyük arzusudur. Başlı başına milli mücadele 
romanıdır. 
Eserleri ve destekleri sebebiyle "Milli Mücadele Romancısı" olarak anılmaya başlanmıştır. 
Köylü-Aydın ilişkisini ilk kez bilinçli şekilde gündeme taşıyan isim olmuştur.Reşat Nuri 
Güntekin Yaban romanı için "Her Türk'ün ezberlemesi gereken bir kitap" diyerek bahseder
.Tam anlamı ile aydın-köylü karşıtlığını anlatır. Türk aydını halk ile ayrışır ve o kadar 
yalnızdır ki Ahmet Celal bu yalnızlığı " Her memleketin köylüsüyle okumuş yazmış zümresi
arasında, aynı derin uçurum var mıdır, bilmiyorum! Fakat okumuş bir İstanbul çocuğu ile bir 
Anadolu köylüsü arasındaki fark , bir Londralı İngiliz ile bir Pençaplı Hintli arasındaki 
farktan daha büyüktür.Bunu yazarken, elim titriyor." sözleriyle izah etmiştir. Yaban, 
Türkiye'nin ilk toplumcu romanlarından biri olarak kabul edilir ve dönemsel toplumsal 
sorunlara duyarlı bir yaklaşım sergiler.Yazar, eserinde modernleşme sürecindeki çatışmaları, 
geleneksel değerlerin bölümlerini ve yeni düzenin yarattığı karmaşıklığı işler. Yakup Kadri, 
karakterlerini derinlikli bir şekilde çizerken, içindeki içsel çatışmaları ve çevreleriyle olan 
bitenleri inceler. Baş karakterin, geleneksel yaşam tarzı ile modern dünya arasında sıkışıp 
kaldığı bir yerde bulunması, eserin temel çatışmasını oluşturur.Aynı zamanda eserin içinde 
barındırdığı derin semboller ve metaforlar, okuyucuya çeşitli katmanlarda anlamlar sunar.Bazı 
eleştirmenler, romanın belirli yerlerinde aşırı romantizm veya alegorik anlatımın 
karmaşıklığının okuyucuyu zorlayabileceğini savunmuşlardır. Ayrıca, zaman içinde toplumsal 
ve kültürel değişimlere paralel olarak eserin anlamının bazı okuyucular için yitmiş olabileceği 
bir nokta da mevcuttur.

Merve Bilge SERTKAYALI

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow