Torosların Eteklerinden Dünyaya Uzanan Bir "Beyaz Lale"nin Davası: Hale Körük

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda; Akdeniz ile İç Anadolu’nun ortasında, dört dağ arasındaki bir köy evinde başlayan ömür serüvenini, keçilerini otlatırken açık lise sıralarından üniversite kapılarına taşıyan; sînesindeki o asil çocukluk hayalini soldurmamak adına bugün dile kolay dört dev esere imza atan; "Baba Ben Çocuğum", "Meryem", "Hasbihal" ve şehitlerimizin aziz hatırasını yaşatan "Hilalin Emanetleri" kitaplarıyla edebiyatı bir cepheye dönüştüren; yeni yazarlara ve özellikle kız çocuklarına alan açmak için *"Hasbihal Dergisi"*ni kuran, hâlâ köyünde üreten ve ürettikçe uyanan yazar Hale Körük ile derin bir hasbıhal gerçekleştirdik.

15 Temmuz 2026 - 11:05
15 Temmuz 2026 - 11:05 ⏱ 18 dk Okuma Süresi
 0  107
Torosların Eteklerinden Dünyaya Uzanan Bir "Beyaz Lale"nin Davası: Hale Körük

Edebiyatın, vicdanın ve toplumsal sorumluluğun o çetin patikalarında yol alırken kelamın sıhhatine talip olmayı, ezilen ruhların ve çocuk yaşta kalemi elinden alınan kız kardeşlerinin sesi olmayı bir yaşam dairesi haline getirenler vardır.

Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda; Akdeniz ile İç Anadolu’nun ortasında, dört dağ arasındaki bir köy evinde başlayan ömür serüvenini, keçilerini otlatırken açık lise sıralarından üniversite kapılarına taşıyan; sînesindeki o asil çocukluk hayalini soldurmamak adına bugün dile kolay dört dev esere imza atan; "Baba Ben Çocuğum", "Meryem", "Hasbihal" ve şehitlerimizin aziz hatırasını yaşatan "Hilalin Emanetleri" kitaplarıyla edebiyatı bir cepheye dönüştüren; yeni yazarlara ve özellikle kız çocuklarına alan açmak için *"Hasbihal Dergisi"*ni kuran, hâlâ köyünde üreten ve ürettikçe uyanan yazar Hale Körük ile derin bir hasbıhal gerçekleştirdik.

Hale Hanım, Satır Arası’na, bu hasbi gönül masamıza safalar getirdiniz. Sizi sadece sînesinde edebiyatın asil yükünü taşıyan üretken bir müellif olarak değil; kalemi elinden alınıp prangalar vurulan çocukların, vatan uğruna can veren aziz şehitlerin emanetini sînesinde bayraklaştıran hasbi bir dava insanı olarak burada ağırlamak büyük bir şereftir.

Röportajımıza sizi, o dört dağ arasında başlayıp kitapların o uçsuz bucaksız deryasına uzanan dünyanızı tanıyarak başlayalım: Hale Körük kimdir? Hayatını hangi mukaddesat üzerine inşa etmiştir?

Torosların eteklerinde, dört dağın arasına sıkışmış gibi görünen ama bana koca bir dünya armağan eden bir köyde büyüdüm. Hayatımın ilk cümleleri de burada kuruldu zaten; toprağın, emeğin, sabrın ve duanın içinde...

Hayatımı üzerine kurduğum şeylerin başında inancım, vicdanım ve kalemim geliyor. Çocukluğundan beri okumayı ve yazmayı hayatının merkezine koymuş biriyim. Bugüne kadar elimden hiç bırakmadığım tek şey kalemim oldu. Heybemden hiç çıkarmadığım yoldaşım ise umudum... Çünkü ben yazmayı yalnızca kelimelerle meşgul olmak olarak görmedim; yazmak benim için anlamaya çalışmak, kulak kesilmek, görmek, hissetmek ve bütün bunların yükünü içimde taşımak demekti.

Hayatım boyunca olup bitene karşı hep dikkat kesildim. Söylenen sözlere, yaşanan acılara, yarım kalmış hikâyelere, insanların sustuğu ama gözlerinden eksik olmayan şeylere... Gördüklerimi de duyduklarımı da hiçbir zaman bir kenara atmadım. Tam aksine, onları kalbimde büyüttüm; kendimi, hayata bakışımı ve kalemimi biraz da onların içinden kurdum.

İnsanları tanımaya, yaralarına dokunmaya, bazen bir sesi duyurmaya, bazen de yalnız olmadıklarını hissettirmeye çalıştım. Hayatımı üzerine inşa ettiğim şeylerin başında inandığım değerler, vicdan, insanın haysiyeti duyduğum saygı, okumaya olan sadakatim ve kalemin bir sorumluluk taşıdığına dair inancım... Benim için yazmak yalnızca bir üretim alanı değil; aynı zamanda bir vefa, bir dert, bir sığınak, bir şahitlik ve kimi zaman da sessiz kalmaması gerekenlerin sesi olma gayreti.

Çocukluğunuzda size yol gösteren öğretmenlerinizi "can suyunuz, bahçıvanlarınız ve kaleminizin mimarları" olarak nitelendiriyorsunuz. Bir bahçıvanınızın size söylediği, "Kırmızı lalelerin içinde kendini gösteren beyaz bir lale gibisin" sözü, hayatınız boyunca o beyaz laleyi soldurmamak ve etrafındaki kırmızı gülleri çoğaltmak adına verdiğiniz bu çetin edebi mücadelede size nasıl bir pusula oldu?

O cümle benim için sıradan bir iltifat değildi. Çocuk yaşta duyduğum o söz, yıllar geçtikçe omuzlarıma yüklenen bir sorumluluğa dönüştü. Ne zaman kalemimle bir insana dokunabilsem, ne zaman bir okuyucumdan “Sayenizde yeniden umut ettim”, “Kendimi ilk defa anlaşılmış hissettim” ya da buna benzer bir mesaj alsam, aklıma hep o beyaz lale gelir.

Bazen kendi kendime, “Demek ki o beyaz lale hâlâ solmamış” derim. Çünkü o beyaz lale bazen çok yakıcı güneş gördü, bazen zemheri soğuğunda kaldı, bazen rüzgârla savruldu. Ama her şeye rağmen ayakta kaldı. Etrafındaki kırmızı laleler ise benim için kalemimin dokunduğu insanlardır. Bir satırımda kendini bulanlar, yeniden ayağa kalkmaya çalışanlar, umutlarını tazeleyenler...

Ben kırmızı laleleri çoğaltmayı hiçbir zaman kendime bir başarı hedefi olarak görmedim. Bu benim vicdani sorumluluğum ve mutluluk kaynağım oldu. Sanırım o günden sonra kalemim yalnızca yazmak için değil; beyaz laleyi koruyup etrafındaki laleleri çoğaltabilmek için yürüdüğüm yolun pusulasına dönüştü.

Ne zaman o sözü hatırlasam gözümün önünde hep aynı manzara beliriyor: Ortasında beyaz bir lale, etrafında ise her geçen gün çoğalan kırmızı lalelerle dolu kocaman bir lale tarlası... İşte ben yazmaya devam ettiğim sürece o tarlanın büyümesini diliyorum.

Belki öğretmenim o sözü söylerken yıllar sonra hâlâ bu kadar canlı yaşayacağını bilmiyordu. Ama ben her yeni okuyucumda, her dokunduğum hikâyede onun bana emanet ettiği o beyaz laleyi yeniden görüyorum. Bazı öğretmenler sadece ders anlatmaz; bir ömür sürecek pusulalar bırakırlar.

12-13 yaşlarındayken televizyonda izlediğiniz, kalemi elinden alınıp gelinlik giydirilen o mavi gözlü köy kızının yarım kalan hikâyesi sînenizde büyük bir uyanış başlatmış. Bahçede keçilerinizi otlatırken ders çalışarak liseyi açıktan bitiren ve üniversiteyi kazanan o azimli genç kız olarak; o mavi gözlü çocuğun acısını, ilk eseriniz olan "BABA BEN ÇOCUĞUM" kitabında 9 kadının hayatıyla taçlandırırken nasıl bir vicdani mizanpaj gerçekleştirdiniz?

O dokuz kadın, kitabın sayfalarına sığanlardı. Ama bir de sayfalara sığmayanlar vardı. Anlatan ama adını yazdırmak istemeyenler, duyulmaktan korkanlar, hayatından endişe ettiği için sessiz kalmayı seçenler... Kimisi gecenin bir vakti dertleşip sessizce hayatına döndü. Kimisi kitabı okuduktan sonra bana ulaştı. Hepsini dinledim; bıkmadan, usanmadan. Hatta bazılarıyla yalnızca yaşadıklarını değil, bundan sonra neler yapabileceğimizi de konuştuk.

Kitaptaki kadınlardan biri benim yaşıtımdı. Onu dinlerken ve hikâyesini kaleme alırken kendime sık sık şu soruyu sordum: “O aynı yaşta bunları yaşarken ben ne yapıyordum?” İşte vicdanımın terazisi belki de tam burada kuruldu bilemiyorum. O acıyı uzaktan seyreden biri değil, anlamaya çalışan biri olmaya gayret ettim. Birlikte ağladık, birlikte güldük, birlikte sustuk.

Biliyor musunuz, çoğu aslında yıllarca sadece bir gün gelip de bütün bunları birine anlatabilmeyi beklemiş. Çocukları üzülmesin diye susmuşlar, yargılanmaktan korktukları için kimseye açılmamışlar. Biz o görüşmelerde yılların tozlu raflarından birlikte indirdik o hatıraları; birlikte açtık o eski sandığı, birlikte çevirdik yıllardır kilitli duran kapının anahtarını.

Ben bu kitabı yalnızca dokuz kadının hikâyesini yazmak için yazmadım. O mavi gözlü kız çocuğu, o 9 kadın ve sesini duyuramayanların sesi olabilmek ve belki bir başka kadının, bir başka çocuğun hayatına küçük de olsa dokunabilmek için yazdım. Benim vicdani mizanpajım da buydu.

Kız çocukları okusun, hayallerine prangalar vurulmasın diye kaleme aldığınız "MERYEM" kitabınız kısa sürede ikinci baskısını yaptı. Yıllar sonra bile o kız kardeşlerinize sînenizden seslenmeniz ve bu edebi davanın peşini bırakmamanız, modern dünyanın görmezden geldiği o "hakikatlerin sıhhati" açısından nasıl bir önem taşıyor?

“Baba Ben Çocuğum” yayımlandıktan sonra içimde bir ses bana bunun henüz bitmediğini söylüyordu. Sanki o kitap son nokta değil, yeni bir başlangıçtı. Meryem’i yazmaya oturduğumda zihnimde bambaşka bir hikâye vardı. Ama her zaman siz kalemi yönetmezsiniz; bazen kalem sizi yönetir. Meryem’in yolculuğu da benim için tam olarak böyle oldu. Ben yazdığımı zannederken aslında Meryem beni kendi hikâyesine götürdü. Yazarken çok zorlandım. Özellikle bazı sahnelerde bilgisayarı kapatıp uzun uzun nefes aldığım, gözlerimin dolduğu, yazarken yaşadığım anlar oldu. Kitap bittiğinde ise uzun süre kendime gelemedim. Çünkü Meryem benim için yalnızca bir roman kahramanı değildi; yıllardır dinlediğim kadınların, kız çocuklarının, yarım kalmış hayallerin ve susturulmuş seslerin bir yansımasıydı.

Ne yazık ki bugün hâlâ “Bunlar artık yaşanmıyor” diyenler var. Oysa biliyoruz ki yaşanıyor. Bazen hiç bilmediğimiz bir yerde, bazen de tam yanı başımızda. Bu yalnızca belli bir ülkenin, belli bir coğrafyanın meselesi de değil. Dünyanın farklı yerlerinde hâlâ eğitim hakkı elinden alınan, çocukluğunu yaşayamadan büyümek zorunda bırakılan kız çocukları var. İşte bu yüzden bu davanın peşini bırakmıyorum, bırakamıyorum. Çünkü bir hakikati görmezden gelmek, onu ortadan kaldırmıyor. Aksine, sessizliği büyütüyor.

Benim kalemim de tam bu sessizliğe ses olabilsin diye yazmaya devam ediyor. Eğer bir kız çocuğu “ben yalnız değilim” diyebiliyorsa, bir anne yıllardır içinde taşıdığı yükü ilk defa paylaşabiliyorsa ya da bir insan bu kitapları okuduktan sonra dönüp kendi vicdanına bir kez daha bakıyorsa, ben kalemimin vazifesini bir nebze olsun yerine getirdiğine inanıyorum.

Toplumun kanayan yaralarına bir nebze de olsa dokunabilmek amacıyla, hayatın birikintisinden damla damla süzülerek doğan "HASBİHAL" eserinizden bahsediyorsunuz. Dağların arkasında da olsak, bir kahve yanında soluklanıp birbirimizin yaralarına şifa olmak adına yazdığınız bu hasbi sayfalar, okuyucunun kendi içsel "uyanışını" tetiklerken nasıl bir gönül köprüsü kuruyor?

Hasbihal’i yazarken amacım insanlara bir şey öğretmek değildi. Daha çok, yan yana oturup bir kahve eşliğinde hasbihal ediyormuşuz gibi konuşabilmekti. Zaten kitabı okuyanlardan aldığım geri dönüşlerin hepsi de bunu doğruladı. Birçoğu; “sanki sizinle karşılıklı oturup konuşuyormuşum gibi hissettim”, “içim ferahladı”, ”kendimi sorguladığım yerler oldu”, “anlaşıldığımı hissettim” dedi. Benim için bundan daha kıymetli bir dönüş olamazdı.

Hasbihal, bazen gözümüzü kapattığımız, bazen görmezden geldiğimiz, bazen d duymazdan geldiğimiz hakikatleri yeniden hatırlamak için yazıldı. Toplumun yaralarını, insanın iç dünyasını, kaybetmeye başladığımız değerleri birlikte konuşabilelim istedim. Çünkü insan, anlaşılmadığını hissettiğinde yalnızlaşıyor; dinlendiğini hissettiğinde ise iyileşmeye başlıyor.

Eğer Hasbihal’in sayfaları bir okuyucunun kendi vicdanıyla baş başa kalmasına, unuttuğu bir değeri yeniden hatırlamasına, bir yarasına dokunmasına ya da sadece “Beni anlayan biri var” diyebilmesine vesile oluyorsa, işte o zaman aramızda görünmeyen ama sağlam bir gönül köprüsü kurulmuş demektir.

Sizin için "bir diğer dava, boynumun borcu ve şehit kokulu emanetim" dediğiniz, her sayfasında ayrı bir sızı barındıran "HİLALİN EMANETLERİ: Bir Ömrün Bedeli – Şehitler Defteri" isimli muazzam bir eseriniz var. Gelecek nesillere bu ay-yıldızlı bayrağın altında yaşamanın ne demek olduğunu hatırlatan bu gözyaşlarıyla sulanmış kutsal emaneti kaleme alırken, kalemin namusunu şehadet mertebesiyle mühürlemek ruhunuza nasıl bir yük ve vakurluk kattı?

Her şeyden önce şunu söylemeliyim ki ben bunu hiçbir zaman bir yük olarak görmedim. Aksine, boynumun borcu ve taşımaktan onur duyduğum bir emanet olarak gördüm. Fakat bu öyle bir emanet ki insanı her cümlede kendini yeniden sorgulamaya mecbur bırakıyor. Çünkü şehadeti yazarken acıyı anlatıp onu incitmemek, o yüce mertebeyi anlatırken sıradanlaştırmamak, kahramanlığı aktarırken hamasete sığınmamak arasında çok ince bir çizgi var. Ben o çizginin üzerinde büyük bir dikkatle yürümeye çalıştım.

Şehit aileleriyle yaptığım görüşmelerde çoğu zaman onların acısı karşısında yutkunamadığım anlar oldu. Bazen kendimi, şehit haberini vermeye gelen komutan gibi hissettim. Hem onların gözyaşına ortak olmak hem de dimdik durabilmek kolay değildi. Ama o günlerde bir şeyi daha iyi anladım: Bu kitap benim kitabım değil, onların emanetiydi. Ben sadece o emaneti incitmeden gelecek nesillere ulaştırmaya çalışan bir kalemdim.

Eğer bu eser, yıllar sonra bir gencin eline geçtiğinde ay yıldızlı bayrağın gölgesinde yaşamanın bedelini, o bayrağın hangi fedakârlıklarla dalgalandığını bir nebze olsun hissettirebilirse, işte o zaman kendimi bu emanete karşı vazifemi yerine getirmiş sayarım.

Kalemini bir hiç uğruna terk eden yazarları yeniden bulmak ve özellikle kız çocuklarına kendilerini geliştirebilecekleri kavi bir alan açmak için "HASBİHAL DERGİSİ"ni kurdunuz. Temmuz ayında 6. sayısına ulaşacak olan derginizin, yazarların elinden tutup "düğümlerin daha sağlam atılmasına" vesile olan o hasbi ve kurumsal matbuat işçiliğini sizden dinleyebilir miyiz?

Hasbihal Dergisi'ni kurarken niyetimiz yalnızca yazıları bir araya getirip yayımlamak değildi. Biz, kalemini bir sebepten bırakmış ya da kendine güvenemeyen insanların yeniden yazmaya cesaret edebileceği bir kapı aralamak istedik. Özellikle de kendini geliştirmek isteyen kız çocukları ve genç kalemler için güvenle yazabilecekleri, kendilerini ifade edebilecekleri bir alan oluşturmaya gayret ediyoruz.

Dergimizi kıymetli kılan şey yalnızca içinde yayımlanan yazılar değil, o yazıların arkasındaki emek ve gelişim hikâyeleri. Yazarlarımızın her biri çok gayretli. Her sayıda kalemlerinin biraz daha olgunlaştığını görmek, eksiklerini birlikte konuşmak, birbirimizden öğrenmek ve onların başarılarına şahit olmak benim için derginin en büyük kazanımı.

Biz kendimizi yalnızca yazı yayımlayan bir dergi olarak görmüyoruz. Aynı zamanda usta-çırak ilişkisini yaşatmaya çalışan, öğrenen ve öğretirken kendisi de öğrenmeye devam eden bir okul gibi görüyoruz. Bazen bir cümle üzerinde uzun uzun konuşuyor, bazen bir yazının daha iyi olabilmesi için birlikte yeniden emek veriyoruz. İşte o yüzden ben hep şunu söylüyorum: Biz yalnızca yazı yayımlamıyoruz; ipin diğer ucundan tutup düğümlerin daha sağlam atılmasına vesile olmaya çalışıyoruz.

Dergimiz şu an dijital olarak yayımlanıyor. Dolayısıyla klasik anlamda bir matbaa sürecimiz yok. Ama derginin görünmeyen mutfağında büyük bir emek var. Uykusuz geceler, defalarca okunan yazılar, yapılan istişareler, mizanpaj çalışmaları... Her sayının arkasında görünmeyen ama yüreğiyle çalışan güzel bir ekip ve büyük bir gayret var. Bugün geriye dönüp baktığımda; 'İyi ki yollarımız kesişmiş.', 'Hasbihal benim ilk evim oldu.', 'Kalemimi yeniden elime almama vesile oldunuz.' diyen her bir cümle, bütün o uykusuz gecelerin, emeğin ve gayretin en güzel karşılığı oluyor. İşte o zaman anlıyorum ki Hasbihal, sadece bir dergi değil; kalemlerin birbirine omuz verdiği bir gönül yuvası hâline gelmiş.

Son olarak; "Hâlâ köydeyim, hâlâ okuyorum, hâlâ yazıyorum ve hâlâ gerçekleşmesini istediğim hayallerim var" diyerek ömür tezgâhını harlı tutuyorsunuz. Satır Arası masamızdan, sadece diploma sahibi olmak için değil; aynı gökyüzüne bakıp da acılarını göremediğimiz hayatları anlamak için okuyanlara ve "Kelimelerin Sıhhati"ne gönül verenlere bırakacağınız o nihai "Sonrası Bahar" mesajınız ne olur?

Diplomalar bize bir meslek kazandırabilir; ama insanı insan yapan şey, o diplomanın ötesinde kurduğu vicdandır. Bu yüzden sadece diploma sahibi olmak için değil; aynı gökyüzüne baktığınız hâlde acısını göremediğiniz hayatları anlayabilmek için okuyun. Çok okuyun, çok dinleyin, çok görün. Çünkü insan bazen en büyük hakikati, hiç tanımadığı birinin hikâyesinde buluyor.

Umudunuzu da hiç kaybetmeyin. Bazen hiç tanımadığınız bir insan için dua etmek isteyeceksiniz. O his geldiğinde onu sakın susturmayın. Dünyayı biraz daha yaşanabilir kılan şey, birbirini hiç tanımadığı hâlde iyiliğini isteyen insanların varlığıdır.

Söyleyecek çok sözüm var aslında. Ama belki de en kıymetlisi şu: Kalbinizi sertleştirmeyin. Kaleminiz varsa hakikatin yanında dursun, sözünüz varsa bir gönle dokunsun, imkânınız varsa bir el uzatsın. Ve ne olursa olsun, hayal kurmaktan vazgeçmeyin. Çünkü bazen bir insanın hayatını değiştiren şey, koca bir dünya değil; tam zamanında söylenmiş tek bir cümledir.

Hep köyde kalır mıyım, orası meçhul. Ama bildiğim bir şey var ki; ömrüm oldukça okumaya da yazmaya da devam edeceğim. Kitaplar çocukluğumdan beri en kıymetli yoldaşım oldu ve sanırım ömrümün sonuna kadar da öyle kalacak.

Dilerim siz de ardınızda yalnızca başarılar değil, dokunduğunuz hayatlar bırakırsınız. Çünkü günün sonunda insanı hatırlatan şey, ne kadar yükseldiği değil; kaç yüreğe iyi geldiğidir. Nereye giderseniz gidin, kalbinizdeki iyiliği, vicdanı ve umudu yanınızdan hiç eksik etmeyin. Sonrası... İnşallah bahar olur.

Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda; Torosların o gür ve temiz havasını kalemin namusuyla birleştiren; "Baba Ben Çocuğum", "Meryem", "Hasbihal" ve "Hilalin Emanetleri" eserleriyle edebiyatı mazlumların sığınağı haline getiren ve "Hasbihal Dergisi" ile yeni kalemlerin ipinden tutan değerli yazar Hale Körük'ün o kavi ömür mizanpajını terazimizde pürüzsüzce süzdük. Anladık ki; ticarette, davada, yuvada, sanatta, dergide, köyde ve her çetin imtihanda niyet sâfi, emek hakiki ve teslimiyet tam olunca... Sonrası Bahar.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Ahmet Bilgehan Arıkan 1980 doğumluyum, aslen Manisa Salihli’liyim. Hayatım, mütercim yazar babam Yaman Arıkan’ın 1968'de kurduğu o köklü edebiyat mutfağında, harflerin arasında şekillendi. 1999'dan beri bu köklü mirası ikinci kuşak olarak gururla sürdürüyorum. Bugün, hıza kurban edilen bu çağda kelimelerin sıhhatini ve niteliği savunarak; kitap mimarisi, yayıncılık ve usta dokunuşlu tasarımlarla yazı kültürüne hizmet etmeye devam ediyorum. Niyet sâfi, emek hakiki ve teslimiyet tam olduktan sonra; kapımız da gönlümüz de istişareye daima açıktır. Sonrası Bahar.