Betonlar Arasında Kaybolan Çocukluklar: Sokak Bir Hayat Provasıydı

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...
22 Nisan 2026 - 10:11
22 Nisan 2026 - 10:11 ⏱ 5 dk Okuma Süresi
 12  84
Betonlar Arasında Kaybolan Çocukluklar: Sokak Bir Hayat Provasıydı
Betonlar Arasında Kaybolan Çocukluklar: Sokak Bir Hayat Provasıydı
Betonlar Arasında Kaybolan Çocukluklar: Sokak Bir Hayat Provasıydı
Betonlar Arasında Kaybolan Çocukluklar: Sokak Bir Hayat Provasıydı

Betonlar Arasında Kaybolan Çocukluklar: Sokak Bir Hayat Provasıydı

🌇 Sokaklar Bizi Büyütürken…

Bir zamanlar akşam ezanı, sadece bir vaktin değil; bir çocukluğun sınır çizgisiydi. Güneş yavaş yavaş çekilirken, annelerin pencereden yükselen sesiyle son bulurdu oyunlarımız. Ama o birkaç saatlik sokak arası, aslında bir ömre yayılan karakterin inşa edildiği yerdi. Bugün dönüp baktığımızda, o oyunların sadece “oyun” olmadığını daha iyi anlıyoruz.

📱 Şimdi ekranların içine sıkışmış hayatlara bakınca, insan sormadan edemiyor: Ne değişti? Seksenler ve doksanlar kuşağı olarak bizler, toprağa basarak büyüdük. Düşerek, kalkarak, dizlerimizi kanatarak… Ama her düşüşte biraz daha güçlenerek. Sokakta oynanan her oyun, aslında hayatın küçük bir provasıydı.

🙈 Saklambaç oynarken sadece birbirimizden saklanmazdık. Belki de kötülüklerden, korkulardan saklanmayı öğrenirdik. Bir köşe bulurduk kendimize; güvenli, sessiz… O an anlardık ki insan bazen görünmeden de var olabilir, bazen geri çekilmek de bir güçtür.

👟 Sek sek oynarken çizgilerin dışına basmamaya çalışırdık. Dengede kalmayı öğrenirdik. Ama belki de asıl öğrendiğimiz, hayatın içindeki kötülüklerin üzerinden sekerek geçebilmekti. Düşmeden, kirlenmeden, bozulmadan…

🏐 Yakar top oynarken attığımız her top, sadece bir oyun hamlesi değildi. Belki de içimizde biriken öfkeyi, korkuyu, kırgınlığı dışarı atmanın en masum yoluydu. Ve evet… Belki de o toplarla, kötülüklere karşı bir savunma geliştiriyorduk. Kaçmayı, korunmayı, zamanında eğilmeyi öğreniyorduk.

🛑 İstop dediğimizde zaman dururdu. Bir anlık sessizlik… Bir anlık düşünme hakkı. Bugün hayatın hızına bakınca, keşke daha çok “istop” diyebilsek diyor insan. Keşke o çocuk refleksiyle, yanlış bir adım atmadan önce durabilsek.

🐎 Uzun eşek oynarken sırt sırta verirdik. Taşımayı öğrenirdik birbirimizi. Güvenmeyi… Dayanışmayı… Bugün omuz omuza veremeyen bir toplumun içinde, o oyunun aslında ne kadar büyük bir ders olduğunu fark ediyoruz.

🔮 Ve misketler… O küçücük cam parçalarıyla koca dünyalar kurardık. Kaybetmeyi, kazanmayı, sabretmeyi öğrenirdik. Ama en çok da hırsın sınırını… Çünkü fazlası oyunu bozar, dostluğu zedelerdi.

🪁 Ve uçurtmalar… Gökyüzüne bıraktığımız o bir parça kağıt ve çıta, aslında hayallerimizin en yüksekteki temsilcisiydi. Rüzgara karşı direnmeyi değil, rüzgarla uyum içinde yükselmeyi öğrenirdik o incecik ipin ucunda. Sabretmeyi, gözümüzü ufuktan ayırmamayı ve en önemlisi; özgürlüğün, ancak sağlam bir bağla yere tutunduğunda dengede kalabileceğini fark ederdik. O rüzgarda savrulan uçurtma değildi aslında; bir çocuğun gökyüzüne yazdığı hürriyet dilekçesiydi.

🎮 Şimdi çocuklar ekranlara dokunarak büyüyor. Ama toprağa dokunmadan… Koşmadan… Terlemeden… Yenilmeden… Kavga etmeyi oyunla öğrenmeden… Belki de bu yüzden gerçek hayattaki çatışmaları yönetemiyorlar. Çünkü biz öfkemizi oyunda boşaltırken, onlar öfkeyi biriktiriyor.

🌪️ Bugün artan şiddet, kavgalar, tahammülsüzlük… Belki de çocukluğu eksik yaşanan bir neslin sessiz çığlığıdır. Oyunlar bizi oyalamadı; eğitti. Sokaklar bizi büyütmedi; şekillendirdi. Ve biz fark etmeden, iyiliğe biraz daha yaklaştırdı.

❓ Şimdi sorulması gereken soru şu: Çocuklarımızı gerçekten büyütüyor muyuz… Yoksa sadece büyümelerini mi izliyoruz?

🖍️ Belki de yeniden sokağı hatırlamanın zamanı gelmiştir. Çünkü bazen bir çocuğun eline verilecek en büyük değer, bir tablet değil… Bir top, bir misket, bir uçurtma... ve biraz özgürlüktür.

Peki, bu gidişatı tersine çevirmek mümkün mü? Elbette. Ancak bunun yolu çocukları sadece sokağa bırakmaktan değil, önce aileleri o sanal esaretten kurtarmaktan geçiyor. Bugün evlerin içinde herkesin elinde bir ekran, herkes kendi dijital hücresine çekilmiş durumda. Oysa kötülüğün sızamadığı tek kale, sarsılmaz bir aile bağıdır. Ailelerin bir arada olduğu, dokunduğu, konuştuğu ve birlikte oynadığı her yerde kötülük kendine yer bulamaz.

Televizyonun gürültüsünü, tabletin parıltısını ve sosyal medyanın sahte dünyasını bir kenara bırakıp; çocuklarımızı yeniden doğanın iyileştirici gücüne ve oyunun kadim bilgeliğine davet etmeliyiz. Bir babanın çocuğuyla uçurtma uçurması sadece bir hafta sonu aktivitesi değildir; çocuğun ruhuna "seninle gökyüzüne bakmaya değer" demektir. Bir annenin çocuğuyla toprağa dokunması, ona hayatın köklerini öğretmektir.

Unutmayalım ki; çocuklarımızı telefonların, bilgisayar oyunlarının ve kontrolsüz sosyal medyanın elinden çekip almadığımız sürece, onları aslında hayata değil, yalnızlığa teslim ediyoruz. Hayatın içinde, toprağın kokusunda, bir parkın bankında veya bir ağacın gölgesinde saklı olan o muazzam güzellikleri yeniden keşfetmeliyiz.

Çünkü aile; ekranların soğukluğunu sevginin sıcaklığıyla yenen en güçlü panzehirdir. Şimdi o sihirli cümleyi kurmanın vaktidir: "Hadi, kapatın ekranı; hayat bizi dışarıda, oyunun içinde bekliyor!”

Cem Sultan...🖋️

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Cem Sultan Harita mühendisliği disiplininden gelen bir bakışla dünyayı ölçmeyi, anlamayı ve yeniden yorumlamayı öğrendim. Ancak asıl yolculuğum, kelimelerin haritasında başladı. Yazarlığa Babamın Çiçeği romanıyla adım attım; o günden beri satırlar benim için sadece bir ifade biçimi değil, nefes almanın başka bir yolu oldu. Benim için yazmak, yaşamaktan ayrı bir eylem değil. Bazen yaşamak için yazarım, bazen yazmak için yaşarım. Her cümlede hayata dair bir iz, her hikâyede insanın kendine tuttuğu bir ayna olduğuna inanırım. Kelimelerle kurduğum bu dünyada, sadece anlatmam; aynı zamanda anlam ararım. Çünkü benim yolculuğumda yazı, hayatın kendisidir. Şu an yazmakta olduğum roman "Yılkıların Çağrısı" devam etmektedir...