Kalabalığın Ortasında

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Gözlerimi kapatıyorum. Kalabalık susmuyor; ben ilk kez kaçmamayı seçiyorum. Yalnızlık hâlâ burada, yanımda duruyor. Gitmeye niyeti yok. Ama artık beni yok etmiyor. Kendimi fark ettiğim yerde başlıyor her şey. Yarın yine aynı durağa gideceğim, aynı bankta bekleyeceğim. Belki kimse durup bakmayacak. Ama ben buradayım. Ve bazen, hayatta kalmak için bu yeterli olmak zorunda.

7 Şubat 2026 - 19:56
7 Şubat 2026 - 19:56 ⏱ 6 dk Okuma Süresi
 1  99
Kalabalığın Ortasında
Şehirde yalnız bir an..

KALABALIĞIN ORTASINDA

Kalabalıkların sesi hep aynı. Bir uğultu. Kelimeler seçilmiyor ama susmuyor da. İnsanların yanından geçerken omzuma çarpan çantalar, aceleyle söylenmiş özürler, birbirine değip geçerken bile göz göze gelmeyen bakışlar… Hepsi var. Ben yokum. Ya da varım da kimsenin durup fark edeceği kadar belirgin değilim.

Her sabah aynı durağa geliyorum. Aynı bankta oturuyorum. Aynı çatlak kaldırım taşına basıyorum. Bank hep soğuk oluyor, mevsimden bağımsız. Sanki benden önce gelen herkes yalnızlığını bırakıp kalkmış da bana yer açmış gibi. Yanıma oturanlar oluyor bazen. Aramızda görünmez bir mesafe var. Telefonlarına eğiliyorlar; parmakları hızlı, yüzleri donuk çok meşgul görünüyorlar. Kimse kimseye bakmıyor. Kimse kimseyi gerçekten görmüyor. Görmek cesaret istiyor çünkü. Görülmekse, savunmasızlık.

Bir keresinde, tam önümde duran adamın nefesini fark ettim. Hızlıydı. Sıkışıktı. Sanki bir yere geç kalmıştı ama nereye gittiğini kendisi de bilmiyordu. Onunla aynı ritimde nefes almayı denedim. Olmadı. İnsan başkasının temposunu ödünç alamıyor. Yalnızlık biraz da bu galiba: Aynı anda, aynı yerde, aynı havayı soluyup bambaşka hayatlar yaşamak.

Otobüs geldiğinde herkes bir anda hareketleniyor. Az önce yokmuş gibi duran bedenler bir düzenin parçasıymışçasına sıraya giriyor. İçeri doluşuyoruz. Cam kenarını seviyorum, yolculuklarda dışarıyı izlemek hoşuma gidiyor. Cam, dışarıyla aramda şeffaf ama sağlam bir sınır gibi. Bakabiliyorum ama dokunamıyorum. En güvenli mesafe bu belki de.

Camdan yansıyan yüzüme bakıyorum bazen. Gözlerim yorgun. Uykusuzluktan değil; söylenmemiş cümlelerden. İnsan söyleyemedikçe ağırlaşıyor. İçimde biriken kelimeler var. Söylesem dağılacaklar ama kime söyleyeceğimi bilmiyorum. Herkesin bir yeri var gibi. Benim yok. Ya da ben bulamamışım.

İşe gittiğim binada asansör hep kalabalık. Omuz omuza çıkıyoruz katları. Kimse konuşmuyor ama herkes aynı anda susuyor. Bu da bir tür sessiz anlaşma sanki: Kapı açıldığında herkes kendi yönüne dağılıyor. Birkaç saniyelik yakınlık, hiçbir iz bırakmadan bitiyor.

Masama oturduğumda bilgisayarı açıyorum. Ekranın ışığı yüzümü aydınlatıyor. Beni en çok o görüyor galiba. Gün boyu yazıyorum, siliyorum, yeniden yazıyorum. E-postalar, raporlar, kısa cevaplar… Hiçbiri bana ait değil. Hepsi görev. Ben aralarında kaybolmuş, kimsenin dönüp okumadığı küçük bir not gibiyim.

Öğle arasında herkes bir yerlere gidiyor. Gruplar hâlinde. Kahkahalar, planlar, paylaşılan masalar. Ben bazen çıkmıyorum. Ofiste kalıyorum. Sessizlik kalabalıktan daha az yalnız hissettiriyor. En azından neyle baş başa olduğumu biliyorum. Pencereden aşağı bakıyorum. İnsanlar yürüyor. Koşanlar, duranlar, telefonda konuşanlar… Hepsi bir yere yetişiyor gibi. Benim acelem yok. Acelem olmadığı için hayattan biraz geri düşmüşüm gibi hissediyorum.

Bir gün, masamın karşısındaki sandalyeye biri oturdu. Adını biliyordum ama sesini ilk kez duydum. Bana bir şey sordu. Basit bir soru. Cevap verdim. Gülümsedi. O an, içimde küçük bir yerin titrediğini hissettim. Uzun zamandır açılmamış bir odanın kapısı aralanmış gibi. Toz kalktı. Işık girdi. Sonra toplantıya çağrıldı, gitti. Sandalye yine boş kaldı. Kapı kapandı. O titreme yerini daha derin bir sessizliğe bıraktı.

İnsan bazen kısa temaslardan bile umut çıkarıyor. Bir gülümsemeden, bir bakıştan, yarım kalmış bir cümleden. Çünkü uzun zamandır kimse durup dinlememiş oluyor. Uzun zamandır biri “Nasılsın?” diye sorup cevabını beklememiş oluyor.

Akşamları eve dönerken kalabalık daha da artıyor. Herkes günün ağırlığını taşıyor. Yorgun yüzler, düşmüş omuzlar. Bazen birinin bana bakmasını bekliyorum. Gerçekten bakmasını. Gözlerimin içine değil belki ama beni fark edecek kadar. Olmuyor. Kimse kimseyi taşıyamıyor artık; herkes kendi yüküne zor yetiyor.

Eve geldiğimde ışığı açmadan duruyorum bir süre. Karanlıkta eşyaların siluetleri var. Hepsi tanıdık. Hepsi yerli yerinde. Ben de öyleyim aslında. Ama sanki bir fazlalık gibi duruyorum odanın ortasında. Sonra ışığı açıyorum. Karanlık dağılıyor. Yalnızlık dağılmıyor. O, ışıkla kavga etmiyor. Sessizce benimle kalıyor.

Aynaya bakıyorum. Gün boyunca taktığım ifadeyi çıkarıyorum yüzümden. Daha sade bir hâlim kalıyor geriye. Daha çıplak. Daha gerçek. Kendime bakıp “Buradayım” diyorum içimden. Sesim çıkmıyor. Çıkarsa da kimse duymayacak gibi. Belki de en çok kendim duymuyorum.

Bazen düşünüyorum: Yalnızlık, insanın etrafında kimse olmaması değil. Yalnızlık, anlatacak çok şeyinin olması ama anlatacak kimse bulamamak. İçimde anlatılmayı bekleyen anlar var. Küçük şeyler. Otobüste camdan görünen bir çocuk, asansörde düşen bir anahtar, yağmurun tam duracağı anda yağan son damla… Bunlar benim. Ama kimse bilmiyor. Ben söylemedikçe var olmuyorlar.

Gece yatağa uzandığımda telefonuma bakıyorum. Bildirim yok. Sessiz. O sessizlikte kendimi dinliyorum. Kalbimin atışı, nefesim, düşüncelerim… Hepsi burada. Gitmemişim. Kaybolmamışım. Sadece görünmez olmuşum biraz. Görünmez olmak acıtıyor ama bir yandan da koruyor. Kimse seni incitemiyor çünkü kimse sana dokunmuyor.

Yatağın içinde dönüp dururken şunu fark ediyorum: Belki de kalabalıkların içinde yalnız hissetmemin sebebi, kendimle de kalabalık olmam. İçimde çok ses var. Hangisi benim, hangisi başkalarının beklentisi, ayırt edemiyorum. Sustukça karışıyorlar.

Yarın yine aynı durağa gideceğim. Yine aynı bankta bekleyeceğim. Yine cam kenarına oturacağım. Hayat değişmeyecek belki. Ama içimde küçük bir düşünce büyüyor: Belki biri durup gerçekten bakacak. Belki ben durup bakacağım önce. İnsan bazen kendini görmeden başkasını da göremiyor.

Uykuya dalmadan önce bunu düşünüyorum: Yalnızlık geçmek zorunda değil. Ama paylaşılabilir. Anlaşıldığı an, ağırlığından biraz kaybediyor

Gözlerimi kapatıyorum. Kalabalık susuyor.


İlk kez, yalnız değilim.

 

Ayşegül ÖZDEMİR

 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow